Yaşlı hoca, fakültedeki odasında kitapların arasında oturmuştu. Oda bir arşiv değil, bir mabet gibiydi. Duvar dipten tavana kadar kitap. Osmanlıca iktisat risaleleri, Tanpınar’ın ilk baskıları, İngilizceden kendi notlarıyla kenarı çizilmiş Mandeville’in Arıların Masalı vardı.
Hoca şıktı. Seksenine yakın ama kamburu gururdan doğrulmuş gibiydi. Üstünde lacivert, ince yünlü bir ceket vardı; gömleğinin yakası ütülüydü, mendili cebindeydi. Gümüş saplı gözlüğünü alnına atmış, parmak uçlarıyla sayfayı çevirirdi. Konuşurken sesi alçak, vakarı yüksekti. Acele etmezdi. Çünkü kırk yıl beklemeyi bilen adam, kelimeyi de bekletirdi.
Kapı çaldı. İçeri pejmurde bir genç doçent girdi. Gömleği buruşuk, sakalı iki günlük, sırtında bilgisayar çantası. Gözleri ekrandan yorgun, uykusuz. Hızlı konuşan, hızlı düşünen, hızlı cevap veren cinsten. Odanın tozuna kaşlarını çattı. Kitaplara değil, Wi-Fi’ye baktı önce.
Sohbet uzadı. Genç sordu: “Hocam ne yazıyorsunuz, neler okuyorsunuz?”
Yaşlı hoca gülümsedi. Kırk yıllık bir hevesi anlattı:
“Kırk yıldır kafamda bir yazı var, evladım. Edebî metinlerden iktisadî metinlere doğru. Geçen ay Mandeville’in Arıların Masalı’nı İngilizceden Türkçeye çevirdim. O şiirdeki mısralarla, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Hayri İrdal, Halit Ayarca, Muvakkid Nuri arasında bir bağ kuracağım. İktisadı hicveden, taşlama boyutuna taşıyan bir yazı. Kırk yıl arşiv topladım bunun için.”
Genç doçent kaşlarını kaldırdı. “Hocam, kırk yıl yazık olmuş. Siz bana iki paragraf gönderin yazdıklarınızdan. Ben size 24 saat sonra Scopus’ta Q1, Q2’de yayınlanacak, Turnitin’den geçecek makaleyi göndereyim.”
Yaşlı hoca şaşırdı. Sonra merak etti. “Peki evladım, göndereyim bakalım.”
40 Yıl ile 40 Saniye Arasında
Akşam eve geldi. Sallanan koltuğuna oturdu. Şarap kadehine koyduğu çayı yudumlarken, kırk yılın özetini 7-8 cümleye indirdi. Dipnotlarını da ekledi. Tanpınar, Mandeville, Hayri İrdal… Hepsi birkaç satırda. Genç adama WhatsApp’tan attı. Yatsı namazını kıldı, yattı.
Gece üç buçukta uyandı. Kitaplara bakma vaktiydi. Telefon titredi. Genç doçentten mesaj: “Hocam bitti.”
Açtı. Ekranda 20 sayfalık makale. Giriş, literatür, yöntem, tartışma, sonuç. Hepsi yerli yerinde. Kırk yılda yazamadığını, genç adam kırk saniyede yapay zekaya yazdırmıştı.
Yaşlı hoca şaşkınlıktan konuşamadı. “Bakayım ne olacak” deyip makaleyi gencin adıyla Scopus’ta bir dergiye gönderdi.
Üç ay sonra kabul. Sekiz ay sonra yayın. Makale eline geçti. Genç adamı çağırdı. “Al evladım, senin yazdığın makale burada.”
Genç şaşırdı: “Hocam niye kendi isminizi yazmadınız?”
Hoca dedi ki: “Bunu yazan sensin. Onun için.”
Genç adam makaleyle üniversitesine koştu. Scopus Q1 makalesi için 300 bin lira akademik teşvik aldı. Ertesi gün paranın yarısını, 150 bin lirayı, bir zarfa koyup hocaya getirdi.
“Hak sizindi hocam. Fikir terbiyesi bu. Alın.”
Tanpınar okumamış, Mandeville bilmeyen, iktisat bilmeyen işletme doçenti genç, yapay zekayla yazıp para aldı. Daha Türkçesi Tanpınar’ın adını duymamış, Mandeville’i “yabancı bir influencer” sanan, iktisatla işletmeciliği karıştıran genç, yapay zekaya iki paragraf verdi. “Q1” diye bir dergi sandı, 300 bin lirayı cebe indirdi. Kırk yıl kitap koklayan hoca ise “Q1” diye bir ömür okudu, aynı paranın yarısını “iade makbuzu gibi” geri verdi.
Bir hafta sonra dergiden gence teklif geldi: “Editör ol. Ayda 2-3 makale gelsin.” Genç kabul etti. Aylık 2500 dolar bağlandı.
Tam o günlerde yaşlı hocaya rektörlükten yazı:
“Üniversiteye giriş-çıkış kartınızı basmıyorsunuz. Fakülteye gelmiyorsunuz. Açıklayınız.”
Soruşturma açılmıştı. Hoca oturdu, tek cümle yazdı:
“Ben bir, iki, üç, beş yıldır kart basmadım. Tespit ettiğiniz gün de gelmedim. İstediğiniz cezayı verin.”
Savunmasını verdiği gün istifa etti. Kapıdan çıktı, bir daha dönmedi. Ceketinin düğmesini ilikleyerek çıktı.
Genç adam kampüste kaldı. Hocalar sordu: “Yaşlı hoca nereye gitti?”
Biri dedi: “Gaziantep’te vakıf üniversitesine.”
Biri dedi: “İzmir’de özel bir yere.”
Biri: “Silivri’de bir üniversiteye.”
Biri: “Maltepe’ye.”
Biri; ”Trabzon’da bir ünivesiteye”
Kemal’e ermiş yaşlı bir hoca, en sakin sesiyle şöyle dedi:
“Hiçbiriniz bilemediniz. Muhetemelen hoca kendine bir at aldı. Kazdağları’na gitti. Her gün atına biniyor. Ormanlarda, ovalarda, “gümrah akan ırmaklarda”. Yılanlarla, çıyanlarla, akreplerle, güllerle, sümbüllerle, zambaklarla” konuştu. Bülbüllerle, serçelerle, kargalarla, leyleklerle, yusufçuk kuşlarıyla dertleşti. Doğa Hoca için konferans salonu, anfi olmuştur. Kah o konuşuyor doğa dinliyor kah doğa konuşuyor hoca dinliyordur. Ömrünü öyle dolduruyor.
Kemal’e ermiş hoca bunları söylerken odada fonda bir ses çalıyordu. İnce, eski bir ses:
“Kuş dili bilmezdim, şakıdım bülbül oldum…”
Bir tarafta 40 saniyede yazılan makale, 300 bin lira, editörlük, dolar.
Bir tarafta 40 yıl okumuş, “şık” bir hoca, kart basmayan, istifa edip atına binen bir hoca.
Biri, sistemi kazandı.
Öteki, sistemden kurtuldu.
Kazdağları’nda rüzgârın söylediğini bülbül anlar, bülbül şakımalarını rüzgâr tamamlardı.