Kasabanın ortasında eski bir demirci dükkânı vardı. Dükkânın tam ortasında, babadan kalma büyük bir terazi dururdu. Bir kefesinde “olması gereken”, ötekinde “olan” yazılıydı. Ustalar değişir, çıraklar büyür, demir dövülür, örs eskir, ama terazi hep oradaydı. Kimse kaldırmaya cesaret edemezdi. Çünkü o terazi, kasabanın vicdanıydı.
Kasabanın adı yoktu. Her yer olabilirdi. Anadolu’nun herhangi bir yerinde, zamanın herhangi bir diliminde. İnsanlar sabah “olması gereken”e uyanır, akşam “olan”la yatağa girerdi. Aradaki fark, uykularını kaçırırdı.
I. Olması Gereken
Belediye başkanı gençti. Ankara’da okumuş, plan-proje bilirdi. “Kasaba kalkınacak,” derdi. “Kooperatif kuracağız. Herkes üretecek, herkes kazanacak. İsraf yok, tembellik yok. Sabah altıda iş başı, akşam bereket.”
Bu, normdu. Zihinde kurulan nizam. Kağıtta kusursuz, dilde parlak. Başkan, odasının duvarına çizelgeler asardı. Üretim hedefleri, tasarruf planları, beş yıllık takvim. Gelen giden, “ne güzel düşünmüş” derdi. Çünkü düşünmek, yormazdı.
İmam da aynı şeyi vaaz ederdi. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir. Tarlayı boş bırakmak günahtır. Çalışmak ibadettir.” Cemaat başını sallar, “doğru” derdi. Norm, minberdeydi, kürsüdeydi, kitaptaydı. Herkesin dilindeydi.
II. Olan
Ama tarlaya gidince iş değişirdi. Mehmet Emmi, “Bu sene gübre pahalı,” der, tarlanın yarısını boş bırakırdı. “Seneye ekeriz,” derdi. Seneye de bir bahane bulunurdu. Ahmet Usta, dükkânı öğlene doğru açar, “müşteri yok” diye erkenden kapatırdı. Gençler kahvede oturur, “iş yok” diye hayıflanırdı. Ama iş, davetiye göndermezdi. Kapıyı çalmak gerekirdi.
Bu, reeldi. Hayatın kendisi. Alışkanlık, yorgunluk, mazeret, korku, “bize mi kaldı” cümlesi. Herkes ne yapılması gerektiğini bilirdi. Ama yapan azdı. Çünkü yapmak, terletirdi. Düşünmek bedavaydı, yapmak masraflı.
Kasabada iki zaman vardı. Biri takvimde, biri hayatta. Takvim, ileri giderdi. Hayat, yerinde sayardı.
III. Terazi Şaşınca
Yıllar geçti. Norm ile reel arasındaki mesafe açıldı. Başkan hâlâ plan anlatıyordu, ama kimse dinlemiyordu. Çünkü plan ile tencere arasında köprü kurulmamıştı. İmam hâlâ “çalışın” diyordu, ama cemaat “neyle” diye soruyordu. Soru cevapsız kalınca, vaaz havada kalıyordu.
Kasaba yoruldu. Enerjisi çekildi. Dükkânlar birer birer kapandı. Gençler şehre göçtü. Geride kalanlar, “kader” dedi. Oysa kader, çalışmayana değil, çalışıp da olmayana denirdi. Burada çalışılmamıştı bile.
Bu, iktisadi ihmaldi. Zihin vardı, fiil yoktu. Niyet vardı, yapı yoktu. Herkes doğruyu biliyor, ama doğruyu yaşamıyordu. Ve yaşanmayan doğru, zamanla yalan olurdu.
Devlet, kasabaya fabrika sözü verdi. Geldi, temel atıldı. Ama işletecek adam bulunamadı. Çünkü zihniyet, duvardan önce kurulmalıydı. Duvar, zihniyeti taşımaz. Zihniyet, duvarı ayakta tutar.
IV. Terazi Dengelenince
Sonra bir gün, tersine göç başladı. Şehirde tutunamayan Hasan döndü. Yanında defter, kitap değil, tecrübe getirdi. “Başkan,” dedi, “plan güzel. Ama planı benle yap. Ben tarlayı bilirim. Sen sayıyı bilirsin.” Başkan şaşırdı. İlk defa norm, reele “gel” demiyordu. Reel, norma “gel” diyordu.
Hasan, tarlasını sürdü. Komşusunu çağırdı. “İmece” dedi. Gübreyi ortak aldılar. Maliyet düştü. Ahmet Usta, dükkânı sabah ezanıyla açtı. “Müşteri yoksa, ben müşteri ararım,” dedi. Kapı kapı dolaştı. İmam, vaazı değiştirdi. “Çalışmak ibadettir” demedi. “Gel, beraber sürelim” dedi. Cübbeyi çıkardı, çapayı aldı.
Bir yıl geçti. Terazi kımıldadı. “Olması gereken” ile “olan”, ilk defa birbirine göz kırptı. Hasat bereketli oldu. Para, kasada durmadı. Yatırıma döndü. Gençler, “burada da hayat varmış” dedi. Geri döndü.
Çünkü norm ile reel barışınca, kasaba nefes aldı. Zihin ile el birleşince, toprak dile geldi. Düşünmek, yapmaya dönüştü. Yapmak, düşünceyi büyüttü.
V. Terazinin Sırrı
Yaşlı demirci, bir akşam terazinin başına geçti. Çırağına döndü: “Bak evlat,” dedi. “Bu terazi, sadece demir tartmaz. Milleti tartar. Bir kefesi akıl, öteki hayat. Akıl, hayatı geçerse, hayal olur. Hayat, aklı geçerse, yaban olur. Denk gelirse, medeniyet olur.”
“Kalkınma nedir?” diye sordu çırak.
Usta, örsü gösterdi: “Bak. Ben ‘demir dövülecek’ diye bin kere söylerim. Ama dövmeyince, demir şekil almaz. Söylemek norm, dövmek reel. İkisi bir araya gelmeyince, ne kapı olur, ne saban.”
“Peki denge nasıl kurulur?”
“Dürüstlükle,” dedi usta. “Kendine yalan söylemeyeceksin. Yapmadığını ‘yaptım’ demeyeceksin. Yapamadığını ‘neden’ diye soracaksın. Tenkit edeceksin, ama yıkmak için değil, yapmak için. İşte o zaman terazi, kendiliğinden dengeye gelir.”
O günden sonra kasabanın çocukları, okula giderken terazinin önünden geçerdi. Öğretmenleri tembihlerdi: “Çocuklar, zihninizde kurduğunuzla, elinizle yaptığınız bir olsun. Yoksa ömür, iki yaka arasında yırtılır.”
Ve kasaba öğrendi: Norm, gökteki yıldızdır. Yol gösterir. Reel, bastığın topraktır. Ayakta tutar. Yıldız yoksa, yön şaşar. Toprak yoksa, düşersin.
İktisadi zihniyet, işte bu ikisinin arasını dolduran harçtır. Ne sadece hayal, ne sadece hesap. İkisi birden. Biri olmadan, diğeri çöker.
Terazi, bugün hâlâ orada durur. Bir kefesinde “olması gereken”, ötekinde “olan”. Kasaba ne zaman şaşırsa, ustalar teraziye bakar. Kefe oynadı mı, bilirler: Ya hayal fazla kaçmış, ya gayret eksik kalmış.
Denge, işte o zaman kurulur. Ve denge kurulunca, bir millet sadece yaşamaz. Kendini yeniden kurar.