Röportaj: Prof. Dr. Deniz Özyakışır

Röportajı Yapan: Ahmet Avcı
Türkiye’de iktisat tartışmaları çoğu zaman rakamların, büyüme oranlarının ve teknik göstergelerin dar çerçevesine sıkışıyor. Oysa ekonomiyi yalnızca tablolar ve grafikler üzerinden değil; göçten yoksulluğa, bölgesel eşitsizliklerden toplumsal adalete kadar uzanan geniş bir toplumsal bağlam içinde okumak gerekiyor. Bu söyleşide, iktisadı sadece teknik bir disiplin olarak değil, aynı zamanda insanı, toplumu ve kalkınmayı merkeze alan bir düşünme biçimi olarak ele alan genç bir akademisyenin perspektifine yer veriyoruz.
Röportaj boyunca küreselleşmenin dönüşümünden Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarına, Anadolu şehirlerinin kalkınma potansiyelinden beyin göçüne kadar pek çok başlık etrafında kapsamlı değerlendirmeler yapılıyor. Özellikle “rant ekonomisi”, “istihdamsız büyüme” ve “yoksullaştıran büyüme” kavramları üzerinden Türkiye’nin son yıllardaki ekonomik seyrine dair dikkat çekici bir çerçeve sunuluyor. Bunun yanında kalkınmanın yalnızca niceliksel büyümeden ibaret olmadığı; demokrasi, hukuk, eğitim, gelir dağılımı ve yaşam kalitesiyle birlikte düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor.
Kars örneği üzerinden periferide kalan şehirlerin sorunlarına dair yapılan analizler ise röportajın en dikkat çekici bölümlerinden birini oluşturuyor. Teşvik politikalarının neden çoğu zaman yetersiz kaldığı, göçün nasıl yapısal bir döngüye dönüştüğü ve kamunun neden daha öncü bir rol üstlenmesi gerektiği üzerine yapılan değerlendirmeler, yalnızca bir bölgenin değil, Türkiye’nin genel kalkınma paradigmasının da eleştirisini içeriyor. Bu yönüyle söyleşi, iktisadı soyut modellerden çıkarıp toplumsal gerçeklikle buluşturan güçlü bir düşünsel zemine sahip.
İktisatla kurduğunuz ilişkinin başlangıç noktasını nasıl tanımlarsınız? Sizi özellikle uluslararası iktisat alanına yönelten ne oldu?
İktisatla ilk tanışmamız arz-talep grafikleriyle oldu. İlk başlarda anlamaya çalışırken zorlanıyordum, mühendislik gibi karmaşık geliyordu bana. 1.sınıfta motivasyonum epey azalmıştı. Ancak 2.sınıfta Makro İktisat başta olmak üzere Para Politikası ve Kalkınma Ekonomisi derslerimize giren Prof. Dr. Yakup Küçükkale hocamızın muhteşem ders anlatımı sayesinde iktisat derslerine ciddi bir ilgim olmaya başladı. Birinci sınıfta grafikleri ve denklemleri anlamakta zorlanırken 2.sınıfta Yakup hocanın gündelik örneklere anlattığı derslerde konuları rahatlıkla anlıyor ve motivasyonum giderek artıyordu. Kısacası Başlangıç noktam, Yakup hocamızla ilk karşılaştığım makro dersiydi diyebilirim.
Akademik kariyeriniz boyunca düşünsel olarak en çok etkilendiğiniz iktisatçılar veya teorik gelenekler hangileri oldu?
En çok etkilendiğim iktisatçı J. M. Keynes ve onun geliştirdiği Keynesyen yaklaşımdır. Özellikle piyasaların kendiliğinden dengeye geleceğine dair iddiaları reddedip daha gerçekli bir yaklaşım sergilemiştir.
Türkiye’de iktisat eğitiminin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
İktisat eğitimi gerek Türkiye’de gerek dünyada çok teknik anlatılmakta ve neredeyse tek bir iktisadi geleneği veya yaklaşımı esas almaktadır. Neoklasik iktisat yaklaşımının egemenliğinde sürdürülen mevcut iktisat eğitimi bu yüzden otistik iktisat tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Yoğun matematiksel model ve tekniklerin kullanıldığı ve kavram ve olguların felsefik, ahlaki ve sosyolojik arka planına dair gerçeklerin ötelendiği bir eğitim modelinden söz edebiliriz. Bu yüzden anlatılan önce teori, kavram ve olgu öğrenciler açısından havada kalmakta ve anlaşılamamaktadır.
1990’lardan bu yana küreselleşme ciddi bir dönüşüm geçirdi. Sizce bugün “küreselleşme” hâlâ geçerli bir kavram mı, yoksa yeni bir evreye mi girdik?
Küreselleşmenin tarihsel süreci daha eskilere dayansa da asıl sıçramayı 1990’larda özellikle SSCB’nin dağılması, Berlin Duvarının yıkılması gibi siyasal gelişmelerin yanı sıra iletişim, bilişim ve üretim teknolojilerindeki muazzam gelişmelerle günümüze kadar ciddi bir dönüşüm geçirdi. Küreselleşme olgusu form değiştirmekle birlikte elbette hala geçerli bir fenomen. Ancak son dönemlerde özellikle yapay zekâ teknolojisindeki gelişmelerle birlikte küreselleşme açısından yeni bir aşamaya geçtiğimizi söyleyebiliriz.
Uluslararası ticaret sisteminde artan korumacılık eğilimlerini nasıl okuyorsunuz?
Günümüz dünyasında her ne kadar neoliberal yaklaşımla engellerin ortadan kaldırıldığı bir dış ticaret sisteminden söz edilse de aslında her ülke sınırlı olsa olsa korumacı politikalara başvuruyor veya başvurmak zorunda kalıyor. En neoliberal olduğu iddia edilen Amerika bile yeri ve zamanı geldiğinde belli ürünlerde özellikle Çin ve Hindistan gibi güçlü rakiplerine karşı ciddi manada korumacı davranabiliyor. Dünya’da özellikle COVİD-19’la birlikte başlayan yeni süreçte korumacı politikalara daha sık başvurulduğu görülmektedir. Ülkeler arasında rekabetin artmasıyla birlikte özellikle stratejik dış ticaret politikalarına doğru bir yönelim olduğu söylenebilir. Bu durum aslında sınırsız dış ticareti savunan küresel ekonomi yaklaşımı açısından ciddi bir çelişkiyi ifade etmektedir.
Çok uluslu şirketlerin ulus-devletler üzerindeki etkisini nasıl konumlandırıyorsunuz? Bu güç dengesi sürdürülebilir mi?
Çok uluslu şirketler, küreselleşmeyle birlikte önemli ekonomik büyüklüklere ulaştıkları için ulus-devletler üzerinde önemli bir ekonomik ve politik güç/kazanım elde ettiler. Bu güç dengesi şirketlerin lehine olmakla birlikte şirket devlet çatışmasının zaman zaman uluslararası tahkim mekanizmasının devreye girmesiyle devletlerin lehine değiştiğine de şahit olabiliyoruz. Ancak özellikle teknoloji odaklı şirketlerin devasa karları karşısından devletlerin milli gelirleri (GSMH)
Türkiye ekonomisinin son 20 yıldaki dönüşümünü üç temel kavramla özetlemeniz gerekse bunlar ne olurdu?
Türkiye ekonomisi yapısal reformlara muhtaç bir ekonomidir. Son 20 yılda istikrarsız da olsa görece bir büyüme sağlansa da kalıcı, istihdam yaratan ve gelir dağılımını iyileştirici bir ekonomik dönüşüm yaşanmamıştır. Bu anlamda üç temel kavram olarak; rant ekonomisi, istihdamsız büyüme ve yoksullaştıran büyüme.
Türkiye’nin kronik sorunları (cari açık, enflasyon, dışa bağımlılık) yapısal mı yoksa yönetimsel mi?
Türkiye ekonomisinin kronik sorunları hem kısmen yönetimsel ama önemli ölçüde yapısaldır. En önemli sorun gelir dağılımında yaşanan dengesizliktir. TÜİK Gelir Dağılımı İstatistikleri 2025’egöre nüfusun en zengin %20’sinin gelirden aldığı pay %48 olurken en düşük gelire sahip %20’lik grubun aldığı pay ise %6,4 olarak kaydedilmiştir. Böylesine bir gelir dağılımı adaletsizliği ortadayken toplumsal huzur ve refahın olması elbette beklenemez. Hatta son dönemlerde Türkiye’de yaşanan şiddet, hırsızlık, işsizlik, yoksulluk gibi pek çok sosyal ve ekonomik problemin kaynağı bizzat bu bölüşüm adaletsizliğidir. Ülkemizde bir yandan lüks ve şatafatla şekillenen bir tüketim ekonomisi söz konusuyken öte yandan bu tüketim ritminin dışında kalan kalan oldukça geniş bir kitle söz konusudur. Öte yandan üretim yerine tüketimin mitleştirildiği toplumlarda enflasyon probleminin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Türkiye ekonomisi, üretmediğinden çok daha fazlasını tüketen bir ekonomidir. Bu durum elbette dışa bağımlılığı beraberinde getirmektedir. Ara malı ithalatının çok yüksek olduğu ülkemizde bu durum kaçınılmaz olarak döviz kuru talebini de arttırmakta ve cari açık sorununun kronikleşmesine yol açmaktadır.
Bölgesel kalkınma açısından baktığınızda Anadolu şehirlerinin ekonomik potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bölgesel kalkınma, esasında bölgeler arasındaki sosyoekonomik dengesizlikleri ortadan kaldırma veya en aza indirmeye yönelik politikalar demetidir. Bu açıdan baktığımızda Anadolu şehirlerinin neredeyse tamamının (Denizli, Gaziantep gibi nispeten sanayisi gelişmiş illeri saymazsak) hem kendileri arasında hem de Batıdaki illerle kıyasladığımızda ciddi sosyoekonomik farklılıklar/dengesizlikler mevcuttur. Her birinin karşılaştırmalı olarak üstün oldukları yönler ve kendi özgün potansiyeli elbette vardır. Kimi tarım ve hayvancılıkta öne çıkarken kimi turizmde, kimi gastronomide öne çıkmaktadır. Ancak bu potansiyel yeterince değerlendirilemediği için bu şehirler Batı illerine sürekli göç vermekte, beşeri sermayelerini o illere kaptırmakta ve böylece adeta az gelişmişlik kısır döngüsüyle karşı karşıya kalmaktadırlar.
Kars gibi periferide yer alan bölgeler için nasıl bir kalkınma modeli önerirsiniz?
Kars Türkiye’nin en doğusunda yer alan bir sınır kentidir. Tarım ve hayvancılık temel ekonomik faaliyet olarak öne çıksa da son dönmelerde özellikle kış turizmi ve Doğu Ekspresi özelinde turizm alanında ciddi bir ivme kazanmıştır. Ancak kentin sanayisi oldukça yetersiz olduğu için aktif işgücünün önemli bölümü tüketime dayalı hizmetler sektöründe istihdam imkânı bulabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında işsizlik ve yoksulluk gibi temel ekonomik sorunların yanı sıra yaşam kalitesini arttırmaya dönük bir sosyal ekosistemin olmayışı da kentteki insanları Batı illerine göç etmeye zorlamaktadır. Kars’ta her yıl ortalama 7-8 bin civarında bir göçten söz etmek mümkündür. Merkezi hükümet, Kars gibi Anadolu şehirlerinin mevcut durumlarını düzletmeye dönük birtakım destekleyici politikayı hayata geçirmesine rağmen uygulamaya konulan teşvik ve hibe programları yeterli ve etkin olamamaktadır. Bunca teşvik ve desteklere rağmen Kars’ın hala göç vermesi ve ciddi anlamda nüfus kaybetmesinin başlıca sebepleri; işsizlik, eğitim, sağlık, sosyal yaşam ve alt yapı gibi alanlarda nitelikli hizmet alınamaması sayılabilir. Kars’ın içinde bulunduğu bu durumu aslında Sivas’tan öte geçtiğinizde pek çok Anadolu şehrinde görmek mümkündür. Bu bölgelerin kalkınabilmeleri hem merkezi hükümet hem de yerel yönetimlerin ciddi ve popülizmden uzak politikaları hayata geçirmesiyle mümkün olacaktır. Batı illerinin Anadolu’dan bu kadar nüfus çekebilmesi o illerin sahip oldukları pozitif dışsallıklardır. Avantajlı ekonomik imkanlardan rekabetçi alanlara, eğitimden sağlığa, altyapıdan kentleşmeye kadar pek çok alanda pozitif dışsallık söz konusudur. Dolayısıyla Kars gibi periferideki bölgelerde kamu olarak söz konusu bu alanlarda pozitif dışsallık sağlayamadığınızda (yani üreticinin ve vatandaşın hayatını kolaylaştırıcı, imkanlarını arttırıcı, maliyetlerini düşürücü uygulamalar) milyarlarca teşvik ve hibe verseniz de yeterince sonuç alamazsınız. Zaten bunca hibe ve teşviğe rağmen henüz etkili bir sonuç alınamaması ve bu illerin sürekli kan kaybetmesi bunun en açık ispatıdır. Özel sektörün cesaret edemediği veya karlı görmediği için bilerek yatırım yapmadığı bu bölgelerde kamunun bizzat öncü olması ve her ilin özgün potansiyeline göre yatırımları kendisinin hayata geçirmesi gerekir. Örneğin süt ve peynir endüstrisi açısından karşılaştırmalı olarak üstün olan Kars’ta Organize Sanayi Bölgesinde süt işleme tesisleri sütü işleyip peynir yaptıktan sonra peynir altı suyunu Kars çayına akıtmaktadır. Böylece peynir altı suyu hem katma değerli bir ürüne dönüşememekte hem de çevre tahribatı yaşanmaktadır. Özel sektör böylesi bir yatırımı karlı görmediği veya yüksek maliyetli olduğu için girişmiyor. Çünkü özel sektör kar odaklı düşünüp hareket eder. Ancak kamu bu noktada inisiyatif alıp sosyal karı öncelemeli ve bu yöndeki yatırımları kendisi yapıp belli bir aşamadan sonra özel sektöre devredebilir. Böylece hem çevre korunmuş olur hem katma değerli bir ürün ortaya çıkmış olur. Ancak mevcut durumda bu yaklaşımın yerine kamu otoritesi, çevre kirliliğine yol açtığı için her bir firmaya hatırı sayılır cezalar yazmaktan öte bir rol üstlenmemektedir.
Ayrıca ileri geri bağlantısı sektörlerin harekete geçirilmesiyle, tarıma dayalı sanayilerin oluşturulmasıyla, güçlü alt yapı sistemlerinin sağlanmasıyla, nitelikli iş alanlarının yaratılarak beşeri sermayesi yüksek kişilerin buralarda tutulmasıyla sosyoekonomik kalkınma sağlanabilir. Bu illere dönük kalkınma modeli ancak bu çerçevede olursa başarıya ulaşılır. Örneğin ileri geri bağlantılı sektörler açısından Kars’a baktığımızda kaşar peyniri üretiminde sadece peynir üretilmekte onun dışındaki ambalaj, paketleme, pazarlama gibi diğer tüm alanlarda dışa bağımlılık söz konusudur. Kısacası kaşar peyniri üretiliyor ama o peynirin sarıldığı kâğıttan hediyelik bez çantasına, poşetine kadar diğer her şey dışarıdan ithal ediliyor.
Göç ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Türkiye bu süreçte avantaj mı yaşıyor yoksa risk mi taşıyor?
Göç ve ekonomik kalkınma birbirini hem besleyen hem de tehdit eden iki önemli olgudur. Nitekim ekonomik kalkınma gerçekleşmediğinde göç üretilirken göçün gerçekleşmesi ekonomik kalkınmayı tehdit etmektedir.
Nitelikli iş gücü göçü (beyin göçü) Türkiye için nasıl bir kırılma yaratıyor?
Nitelikli işgücünün niteliğine göre iş bulamadığında göç etmesi elbette kaçınılmaz olur. Türkiye ekonomisinde özellikle son dönemlerde eğitim ve istihdam arasında ciddi bir dengesizlik söz konusudur. Bir yandan her ile üniversite açarak gençleri kampüslere doldurmak bir yandan da nitelikli iş alanları yaratamamak! Bu çelişki ve plansızlığın sonucu olarak reyon görevlisi atanamayan öğretmenler, tarih mezunu polisler, iktisat mezunu kuryeler, inşaat mühendisi kasiyerler karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunların arasından sıyrılıp nitelikli bir eğitim sürecini tamamlayanlar ise niteliklerine göre iş imkânları bulamayınca çareyi göç etmekte buluyorlar. Oysa Türkiye’nin hem ekonomik büyümesi hem de kalkınması açısından nitelikli insan kaynağı son derece önemlidir. Bu insan kaynağının beyin göçüyle erimesi Türkiye’nin geleceği açısından hem bir tehdit hem de ciddi bir kırılmadır.
Modern iktisat disiplininin en büyük kör noktası sizce nedir?
Hem piyasanın kendisini hem de piyasaya dayalı her şeyi fetişleştiren, mitleştiren anlayış.
Kalkınma söylemi çoğu zaman nicel büyümeye indirgeniyor. Sizce “gerçek kalkınma” nasıl tanımlanmalı?
Bana göre kalkınma kısaca nitelikli bir yaşam için sosyal ve ekonomik seçeneklerin arttırılmasıdır. Özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel insan hakları, eğitim, sağlık, rekabet, çevre, gelir dağılımı, istihdam gibi pek çok alanda insanı merkeze alan ve niteliği önceleyen politika demetidir.
Ekonomik büyüme ile toplumsal adalet arasında kurulan ilişki sizce yeterince tartışılıyor mu?
Bir toplumda ekonomik büyüme gelir dağılımında adaletsizlik pahasına sağlanırsa toplumsal adaletten söz etmek mümkün olamaz. Dolayısıyla günümüzde pek çok ülkedeki ekonomik büyüme hikâyesi demokrasi, hukuk, gelir dağılımı, üretim, kalkınma, refah ve nitelikli yaşam koşullarını beraberinde getirmemektedir. Örneğin silah üreterek veya kanser ilacı üreterek ekonomik büyüme sağlayabilirsiniz. Çünkü en nihayetinde büyüme GSMH’de niceliksel artışı ifade eder. Ancak bu şekilde büyüyen bir ekonomi kalkınmış müreffeh bir toplum olamayacağı gibi toplumsal adaletin sağlandığı bir toplum da olamaz.
Önümüzdeki 10–20 yılda küresel ekonomik düzeni belirleyecek ana dinamikler neler olacak?
Ana dinamikler olarak; yapay zekâ teknolojileri, enerji ve güvenlik gibi stratejik alanları sayabiliriz.
Türkiye ekonomisi için iyimser ve kötümser senaryolarınız nelerdir?
Türkiye ekonomisi için iyimser senaryom demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve yapısal reformlarla desteklenen bir ekonomik yapı. Kötümser senaryom ise bu alanlarda daha da olumsuz gelişmelerin yaşanmasına bağlı olarak işsizlik, yoksulluk ve beyin göçünün yaşandığı, kronik sorunlarla biçimlenen ve kısır döngüden çıkamayan bir ekonomik yapı.
Genç iktisatçılara ve akademisyen adaylarına ne önerirsiniz?
Yaptıkları faaliyetlerde bireysel tatmin, motivasyon ve başarının yanı sıra toplumsal katkı ve faydayı ihmal etmemeleridir.
Akademik üretim sürecinizde sizi motive eden temel unsur nedir?
Her defasında yeni bir şeyler öğrenmek ve bununla tatmin olup mutlu olmak.
Bugün yeniden başlasaydınız yine iktisat mı seçerdiniz?
Kesinlikle evet. Özellikle sosyoekonomik meselelere olan ilgim, iktisadı benim açımdan tercih edilebilir kılmaktadır.
“Türkiye’nin ekonomik hikâyesi”ni tek bir cümleyle nasıl anlatırdınız?
Türkiye ekonomisini bir otobüs metaforuyla ifade etmek isterim. Bu otobüs dönemsel olarak şoför ve yolcu değiştirmekte (hatta bazen askerler otobüsün önünü kesip şoför koltuğuna biraz da biz oturalım diyorlar) ama sorun arabanın motorunu değiştirmekte. Yani eski motorla yeni yola devam ederseniz iki ileri bir geri gidersiniz!
Hocam bize zaman ayırdığınız için ve kıymetli analizleriniz için teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. Deniz Özyakışır Kimdir?
1983 yılında Kars’ta doğdu. İlköğrenimini Kars’ta, orta ve lise eğitimini ise İstanbul’da tamamladı. Yükseköğrenim hayatına On dokuz Mayıs Üniversitesi Ünye İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nde başladı ve 2004 yılında buradan mezun oldu. Yüksek lisans derecesini Kafkas Üniversitesi’nde, doktora unvanını ise 2012 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Bölümü’nde tamamladı. Sosyal bilimlere olan disiplinler arası ilgisini, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ndeki eğitimiyle sürdürmektedir. Akademik kariyerine 2006 yılında Kafkas Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak başlayan Özyakışır; 2013 yılında yardımcı doçent, 2018 yılında doçent ve 2023 yılında profesör unvanını aldı. Şu anda Kafkas Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı, İktisat Bölüm Başkanı ve Uluslararası İktisat ve İktisadi Gelişme Anabilim Dalı Başkanı olarak idari ve bilimsel görevlerini sürdürmektedir. Göç ekonomisi, bölgesel kalkınma, küreselleşmenin ekonomi-politiği, beşerî sermaye ve Türkiye ekonomisinin makroekonomik dinamikleri üzerine derinleşen Prof. Dr. Deniz Özyakışır’ın ulusal ve uluslararası alanda çok sayıda bilimsel makalesi bulunmaktadır. Ayrıca akademik dünyada kaynak eser olarak kabul gören “Küreselleşmenin Ekonomi-Politiği”, “Türkiye’nin Ekonomik Tarihi: Osmanlı’dan İki binli Yıllara” ve “Ekonominin Temelleri” gibi önemli kitapların yazarı ve editörüdür. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Kaynak: https://www.notlar.net.tr/tu rkiye-ekonomisinin-anatomisi/