“Allah seni bana vermekle, bana vermediği her şeyi telafi etmiştir.“— Ali Şeriati
Aşkı tanımlamak için insanlık tarihi boyunca sayısız cümle kurulmuştur. Kimi onu bir tutku olarak görmüş, kimi onu bir fedakârlık, kimi de insanın kendi hakikatini başka bir insanda bulma çabası olarak tarif etmiştir. Fakat bazı cümleler vardır ki aşkı açıklamaya çalışmaz; doğrudan doğruya yaşanmış bir hakikatin dili hâline gelir. Ali Şeriati’ye atfedilen bu söz de böyledir: “Allah seni bana vermekle, bana vermediği her şeyi telafi etmiştir.”
Bu cümlede aşk, sıradan bir beğeni veya geçici bir duygusal yakınlık değildir. Burada sevilen kişi, insanın hayatında eksik kalan bütün parçaların anlam kazandığı bir merkez hâline gelir. İnsan hayatı daima yarım kalmış arzuların, gerçekleşmemiş ihtimallerin ve elde edilememiş şeylerin toplamıdır.
Her insan, bir bakıma sahip olamadıklarının ve kaybettiklerinin hikâyesini taşır. Ancak aşk, bazen bütün bu eksiklikleri ortadan kaldırmasa bile onların ağırlığını anlamsızlaştıracak kadar büyük bir anlam sunar.
Bu yüzden gerçek aşk, sahip olunanların çokluğundan değil, sevilen kişinin varlığının bütün yoklukları gölgede bırakabilmesinden anlaşılır. İnsan bazen servete ulaşamaz, bazen makam elde edemez, bazen hayal ettiği hayatı yaşayamaz. Fakat öyle bir insan çıkar ki karşısına, onun varlığı bütün mahrumiyetlerin muhasebesini susturur. Artık mesele neyin eksik olduğu değil, kimin var olduğudur.
Aşkın en derin tarafı da burada saklıdır. Çünkü aşk, matematiksel bir tamamlanma değil, varoluşsal bir doyumdur. İnsan eksik kalmaya devam eder; fakat eksikliğini hissetme biçimi değişir. Hayatın yükü aynı olabilir, fakat o yükü taşıyan kalp artık yalnız değildir. Bu nedenle aşk bazen bir kazanımdan çok, bütün kayıpların yeniden yorumlanmasıdır.
Belki de aşkı en iyi anlatan cümlelerden biri gerçekten budur. Çünkü bu sözde aşk, bir insanı sevmekten daha büyük bir anlam taşır: Hayatın vermediklerine rağmen şükredebilmeyi, eksikliklerin içinden bir bütünlük duygusu çıkarabilmeyi ve kaderin içindeki hikmeti sevilen kişinin yüzünde görebilmeyi anlatır.
Bu cümle, klasik “aşk” tanımlarının ötesinde, aşkı bir “eksiklik telafisi” değil, varoluşun yeniden anlamlandırılması olarak kuruyor.
Cümlenin çekirdeğinde şu düşünce var: İnsan hayatı doğası gereği eksik, kırılgan ve tamamlanmamış bir yapıdadır. Bu eksiklik bazen imkânlardan, bazen kayıplardan, bazen de hiç sahip olunmayan şeylerden oluşur. Fakat burada aşk, bu eksikliklerin üstünü örten geçici bir teselli değil; eksikliği dönüştüren bir anlam rejimi gibi konumlanıyor.
“Allah seni bana vermekle…” ifadesi, aşkı yalnızca iki insan arasındaki duygusal bir bağ olmaktan çıkarıp metafizik bir düzleme taşıyor. Burada ilişki, kader ve ilahi takdir diliyle ele alınıyor. Sevilen kişi, sıradan bir “varlık” değil; eksik kalan bütün parçaların anlam kazandığı bir merkez haline geliyor.
“Asıl kırılma noktası” ise ikinci bölümde: “Bana vermediği her şeyi telafi etmiştir.” Bu ifade, modern psikolojinin “eksikliklerin ilişkilerle kapatılması” fikrine benzer görünse de, ondan daha derin bir iddia içerir. Çünkü burada telafi edilen şey sadece maddi ya da sosyal eksiklikler değil; insanın bütün bir kader deneyimi. Yani kayıplar, yoksunluklar, gecikmeler, gerçekleşmemiş ihtimaller… Hepsi tek bir varlıkta anlamını bulmuş gibi sunuluyor.
Fakat bu aynı zamanda riskli bir yoğunluk da taşır: Sevilen kişiyi “tüm eksiklerin cevabı” hâline getirmek, aşkı kolayca mutlaklaştırmaya dönüştürebilir. Bu durumda aşk, hem kurtuluş hem de bağımlılık potansiyeli taşır. Çünkü artık sevilen kişi sadece bir insan değil, bütün bir hayatın anlam yükünün taşıyıcısıdır.
Bu yüzden bu cümle, bir yandan aşkın en yüksek yüceltmelerinden birini ifade ederken, diğer yandan insanın kırılganlığını da görünür kılar: Eksikliği tamamen bir kişiye emanet etmek.
Ama yine de cümlenin şiirsel gücü burada saklıdır. Aşk, burada bir “sahip olma” değil, eksik dünyanın bir anlığına tamamlanmış gibi hissedilmesidir.
Bu his, gerçeklikten çok bir yorumdur; fakat insan hayatında en kalıcı olan şeyler çoğu zaman tam da bu yorumlardır.