Felsefi düşüncenin önemli temsilcilerinden biri olan Farabi, “El Medinetü’l-Fazıla” (Erdemli Şehir) eseriyle erdemli bir toplumun nasıl olması gerektiği üzerine derinlemesine düşünmüştür. Farabi’ye göre, erdemli şehir; adalet, bilgi, ahlak ve erdem üzerine kurulu bir düzendir ve bu düzen içinde yaşayan vatandaşlar, erdemleriyle topluma katkı sağlayan bireyler olmalıdır.
Bu bağlamda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Halit Ayarcı ve Peyami Safa’nın Yalnızız adlı eserindeki vatandaşlar, Farabi’nin hayal ettiği erdemli şehirdeki mümtaz bireyler olarak değerlendirilebilir. Bu yazıda, bu karakterlerin erdemli şehrin özelliklerini nasıl yansıttığı üzerinde durulacaktır.
İnsanlık tarihi boyunca şehir yalnızca taşın, toprağın, sokağın ve mimarinin birleştiği bir mekân olmamıştır. Şehir; aynı zamanda bir ruhun, bir medeniyet tasavvurunun ve ahlâk anlayışının görünür hâle gelmiş şeklidir. Bu sebeple büyük düşünürler şehir üzerine konuşurken aslında insan üzerine konuşmuşlardır. Çünkü insanın ahlâkı bozulduğunda şehir çürür; insanın iradesi kuvvetlendiğinde ise şehir medeniyet olur. İşte bu hakikati en derin şekilde kavrayanlardan biri de Farabi olmuştur.
Onun “El-Medînetü’l-Fâzıla” isimli eseri yalnızca siyasî bir düzen teorisi değil; aynı zamanda insan ruhunun kemale erişme yolculuğunu anlatan büyük bir ahlâk ve hikmet kitabıdır. Farabi’nin bu yaklaşımı, yalnızca kendi çağının siyasî meselelerine cevap vermek için yazılmış dar bir düşünce sistemi değildir; aksine insanlığın müşterek vicdanına hitap eden büyük bir medeniyet manifestosudur. Çünkü o, devletin kudretini orduların gücünde değil; insan ruhunun olgunluğunda aramıştır.
Bir şehrin yolları ne kadar geniş olursa olsun, eğer o şehirde vicdan daralmışsa, orada medeniyetin yaşayamayacağını düşünmüştür. Bu nedenle Farabi’nin erdemli şehri, yalnızca kanunlarla yönetilen bir düzen değil; kalplerin aynı hakikat etrafında birleştiği manevî bir nizamdır. Bu şehirde taş bile yalnızca taş değildir; her yapı, her sokak, her meydan bir ahlâk fikrinin mimariye dönüşmüş hâlidir. İnsanların birbirine bakışı bile bir medeniyet ölçüsüdür. Çünkü erdemli şehirde insan, yalnızca yaşayan bir varlık değil; hakikati taşıyan bir emanettir.
Farabi’nin erdemli şehri, bireylerin birbirleriyle uyum içinde yaşadığı, yüksek ahlaki standartlara sahip, bilgiye, eğitime ve bilgelikten beslenen bir toplumdur. Bu şehirde vatandaşlar, yalnızca kendi mutluluklarını değil, toplumsal mutluluğu da gözetirler. Adalet, fazilet ve hikmet, bu şehrin temel taşlarını oluştururken, aydınlar ve yöneticiler bu erdemleri temsil eden bireyler olmalıdır. Farabi, erdemli bir şehirdeki vatandaşların sürekli bir eğitim sürecine tabi tutulması gerektiğini vurgulamaktadır.
Farabi’ye göre erdemli şehir, insanların yalnızca birlikte yaşadığı bir topluluk değildir. O şehirde insanlar birbirlerini tamamlayan organlar gibidir. Nasıl ki insan bedeninde kalp, akıl, göz ve el birbirine bağlıysa; erdemli şehirde de fertler aynı hakikat etrafında birleşirler. Bu şehirde menfaat değil fazilet; gösteriş değil hikmet; ihtiras değil irade hâkimdir. İnsanlar birbirlerini tüketmek için değil, birbirlerini kemale ulaştırmak için yaşarlar. Çünkü erdemli şehirde asıl mesele refah değil ruhun olgunlaşmasıdır.
Burada insanın değeri servetiyle değil, şahsiyetiyle ölçülür. Hiç kimse yalnızca makam sahibi olduğu için üstün sayılmaz; bilakis herkes cemiyete kattığı ahlâkî derinlik ölçüsünde kıymet kazanır. Bu şehirde ilim, insanı kibirli yapan bir güç değil; tevazuya ulaştıran bir hikmet kapısıdır. Çünkü erdemli şehirde bilgi, ruhunu kaybetmiş teknik bir yığından ibaret değildir. Bilgi, insanı hakikate yaklaştırdığı ölçüde değerlidir. İnsanların birbirine yaklaşımı da çıkar ilişkisine dayanmaz. Dostluklar menfaat üzerine kurulmaz; samimiyet ve hakikat üzerine yükselir. İnsanlar birbirlerini aşmak için değil, birbirlerini tamamlamak için yaşarlar. Böylece cemiyet rekabetin sertliğiyle parçalanmaz; ahlâkın merhametiyle birleşir. Bu yüzden Farabi’nin şehri, yalnızca bir siyasî ütopya değil; aynı zamanda insan ruhunun huzur bulduğu büyük bir vicdan coğrafyasıdır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ndeki Halit Ayarcı, çağının karmaşasından ve içsel huzursuzluklarından uzak durmaya çalışan bir karakterdir. Halit’in huzur arayışı, Farabi’nin erdemli şehrine yerleşen bir bireyin kalp huzurunu simgeler. Ancak Halit, yalnızca kişisel huzuru değil, aynı zamanda toplumsal huzuru da önemseyen bir bireydir.
Huzuru, sadece suskun bir yaşam tarzı değil, başkalarına iyi gelmek, onlara yardım etmek ve bu şekilde bir toplumsal ihsan göstermek olarak algılar. Halit, toplumun karmaşasında kaybolmuş, içsel sıkıntılarla boğuşan bireyleri yalnızca kendi huzurunu düşünmeyen, sosyal sorumluluk bilincine sahip bir insan olarak temsil eder. Onun hayatında sık sık karşılaştığı sorunlar, onu derin bir içsel dönüşüme iter; bu dönüşüm, onu erdemli bir vatandaş yapar ve kendisi gibi yalnız olan bireylerin de yardımına koşma sorumluluğunu üstlenir. Halit’in bu özellikleri, Farabi’nin erdemli şehir anlayışına tamamen uygundur ve onun karakterinde huzur ile ihsanın bir araya geldiği görülmektedir.
Farabi’nin tahayyül ettiği bu şehir, Türk edebiyatının büyük kahramanlarıyla yeniden kurulsaydı, hiç şüphesiz bu şehrin sokaklarında önce Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kahramanları dolaşırdı. Çünkü Tanpınar’ın insanları yalnızca yaşayan insanlar değil; zamanın, hafızanın ve medeniyet kırılmasının içinde savrulan ruhlardır. Erdemli şehirde ilk dikkati çeken kişi belki de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün unutulmaz şahsiyeti Halit Ayarcı olurdu. Çünkü Halit Ayarcı yalnızca bir roman karakteri değildir; modernleşmenin hızına kapılmış bir cemiyetin ironik bir portresidir.
Onun şahsında bir milletin zamana yetişme telaşı, köklerinden kopma korkusu ve Batılılaşma karşısındaki ruhsal savruluşu görülür. Fakat erdemli şehir, insanı olduğu yerde bırakmaz; onu dönüştürür. Bu sebeple Halit Ayarcı burada yalnızca pragmatik bir zihin olarak kalmaz. O, zekâsını hikmetle buluşturan bir şahsiyet hâline gelir. Modern dünyanın hızını taşısa da artık o hızın içinde kaybolmaz. Çünkü erdemli şehirde zaman, yalnızca mekanik saatlerle ölçülen bir kavram değildir; insanın ruhuyla anlam kazanan metafizik bir akışkanlıktır. Tanpınar’ın zaman fikri burada Farabi’nin hikmet anlayışıyla birleşir. Böylece şehirde yaşayan her fert, geçmiş ile gelecek arasında parçalanmadan yaşayabilmeyi öğrenir.
İlk bakışta Halit Ayarcı’nın pragmatik, modernleşmeci ve hatta zaman zaman hilekâr tavrı, Farabi’nin erdemli şehir anlayışıyla çelişiyor gibi görünür. Ancak erdemli şehir tam da insanın dönüşüm imkânına inanan şehirdir. Halit Ayarcı burada artık yapay bir modernleşmenin temsilcisi değil; zamanı yalnızca saatlerle değil, vicdanla da ayarlamayı öğrenmiş bir şahsiyet hâline gelir. Çünkü erdemli şehirde teknik akıl tek başına üstün sayılmaz; hikmetle birleşmeyen bilgi eksik kabul edilir. Halit Ayarcı’nın zekâsı burada ahlâk ile terbiye edilir. Onun enerjisi artık gösterişe değil, cemiyetin ruhunu ihya etmeye yönelir.
Böylece modern insanın da kurtuluşunun mümkün olduğu gösterilir. Bu dönüşüm aynı zamanda modernleşmenin bütünüyle reddedilmesi anlamına da gelmez. Bilakis burada esas mesele, modern dünyanın araçlarını insan ruhunu yok etmeden kullanabilmektir. Halit Ayarcı artık zamanı tüketen bir insan değildir; zamanı anlamlandıran bir şahsiyet olur. İnsanların dikkatini yalnızca dış görünüşe ve kurumsal gösterişe yönelten bir figür olmaktan çıkar; cemiyetin iç ahengini kurmaya çalışan bir irade adamına dönüşür. Böylece onun şahsında modern insanın trajedisi sona erer. Çünkü erdemli şehirde hiçbir insan bütünüyle mahkûm edilmez; her insanın içindeki iyilik cevherinin ortaya çıkabileceğine inanılır. Bu, Farabi’nin insan anlayışındaki en büyük derinliklerden biridir.
Bu şehrin başka bir sokağında ise Tanpınar’ın “Huzur” romanındaki Mümtaz ve İhsan yürür. Mümtaz, medeniyetin kaybolan musikisini arayan bir ruh adamıdır. O, yalnızca bir roman kahramanı değil; Doğu ile Batı arasında parçalanan Türk aydınının metafizik vicdanıdır. İhsan ise bu medeniyet muhasebesinin irfan tarafını temsil eder. O, yalnızca bilgi sahibi bir insan değil; bilgiyi hikmetle yoğurmuş bir münevverdir. Mümtaz’ın iç dünyasında yaşanan tereddütler ve medeniyet sancıları, İhsan’ın olgunluğu ve derin düşüncesiyle dengeye kavuşur.
Erdemli şehirde Mümtaz’ın arayışı nihayet huzura kavuşur. Çünkü Farabi’nin şehrinde medeniyet parçalanmaz; zaman bölünmez; insan kendi ruhundan koparılmaz. Mümtaz burada ne geçmişe bütünüyle mahkûmdur ne de geleceğin kör taklitçisidir. O, geleneği dirilterek yaşayan bir medeniyet şuuru hâline gelir. Musikiyi, şiiri, mimariyi ve aşkı aynı ahlâk bütünlüğü içinde idrak eder. İhsan ise bu estetik ve metafizik dünyanın aklını temsil eder. Onun şahsında ilim, kibir üreten bir üstünlük değil; insanı derinleştiren bir irfan kapısıdır.
Böylece erdemli şehir yalnızca siyasî bir düzen değil, estetik ve irfanî bir nizam da olur. Çünkü estetikten mahrum bir medeniyet, ruhunu kaybetmiş bir bedene benzer. Mümtaz’ın varlığı bu şehirde insanlara yalnız düşünmeyi değil, hissetmeyi de öğretirken; İhsan’ın varlığı düşüncenin vakarını ve medeniyet fikrinin derinliğini temsil eder. O, medeniyetin yalnızca fabrikalarla, binalarla ve teknik ilerlemeyle kurulamayacağını gösterir. Gerçek medeniyet, insan ruhunun incelmesiyle mümkündür. Bu nedenle erdemli şehirde musikinin sesi yalnızca kulağa değil, vicdana da hitap eder. Şiir yalnızca edebî bir sanat değil; insanın metafizik derinliğini koruyan bir hafıza hâline gelir. Mümtaz’ın iç dünyasında yaşanan medeniyet muhasebesi, İhsan’ın irfanıyla böylece bütün şehrin ortak vicdanına dönüşür.
Peyami Safa’nın “Yalnızız” adlı eserinde ise, toplumun farklı kesimlerini temsil eden samimi bireyler görülmektedir. Bu karakterler, Farabi’nin yalnızca kendi başarısını düşünen bir birey yerine, toplumsal bilinçle hareket eden vatandaşlar olarak şekillendirilmiştir. Bu karakterler, bireysel sıkıntıların ötesinde, toplumsal sorunlara çözüm arayışında bulunarak, erdemli yaşamanın ve birlikte hareket etmenin önemini vurgularlar. “Yalnızız”daki karakterler, Farabi’nin Erdemli Şehir’inde aydın bireyler olarak, ilkeli ve ahlaki araçlarla toplumu bilinçlendirmeye çalışan kişilerdir. Onların davranışları, erdemi, bilgelik ve dayanışmayı ön planda tutarak, toplumda farkındalık yaratma çabalarıyla şekillenmiştir. Bu, erdemli bir yaşam tarzını benimseyen ve başkalarının iyiliğine katkı sağlama mücadelesi veren bir bireyin anlayışını yansıtır.
Bu şehrin en derin insanlarından biri ise Peyami Safa’nın “Yalnızız” romanındaki Samim olurdu. Çünkü Samim, hakikatin peşinde yaşayan ahlâkî bir vicdanı temsil eder. O, modern insanın ruhî dağınıklığını gören ve buna karşı metafizik bir diriliş arayan bir karakterdir. Erdemli şehirde Samim yalnız kalmaz. Çünkü Farabi’nin toplumunda hakikati arayan insan yabancı değildir. Orada insanı yalnızlaştıran rekabet, çıkar ve ruhsuzluk yerine müşterek bir hikmet atmosferi vardır. Samim’in düşünceleri bu şehirde yankı bulur; onun ahlâkî arayışı cemiyetin ortak dili hâline gelir. Çünkü Samim’in aradığı şey yalnızca bireysel kurtuluş değildir. O, insanlığın yeniden manevî bir dengeye kavuşmasını istemektedir.
Modern dünyanın insanı yalnızlaştıran yapısı karşısında Samim, ruhun yeniden merkez hâline gelmesini savunur. Erdemli şehirde onun bu düşünceleri bir ütopya gibi görülmez; aksine toplumun yaşama biçimine dönüşür. İnsanlar burada birbirlerini yalnızca tanımaz; birbirlerinin ruhunu da anlamaya çalışırlar. Böylece cemiyet, kalabalıkların birbirine yabancılaştığı mekanik bir topluluk olmaktan çıkar; aynı hakikat etrafında birleşmiş bir vicdan topluluğu hâline gelir. Samim’in metafizik hassasiyeti de bu nedenle erdemli şehrin ruhunu besleyen ana damarlardan biri olur.
Bu şehirdeki aydınlar da bugünün kuru entelektüelleri gibi değildir. Onlar bilgiyle kibirlenen değil, bilgiyle derinleşen insanlardır. Konuşmayı bir üstünlük aracı değil, hakikati paylaşma mesuliyeti olarak görürler. Çünkü erdemli şehirde aydın olmak; yalnızca okumak değil, aynı zamanda ahlâk sahibi olmaktır. Bu nedenle bu şehirde hiçbir fikir insanı halktan kopuk değildir. Bilakis her aydın, toplumun ruhuna karşı sorumluluk hisseder. Mümtaz’ın estetik duyarlılığı, Samim’in metafizik arayışı, İhsan’ın irfanı ve Halit Ayarcı’nın hareket kabiliyeti aynı medeniyet dairesinde birleşir.
Burada aydın, yalnızca eleştiren insan değildir; aynı zamanda inşa eden insandır. Çünkü yıkmak kolaydır, fakat hakikat üzere yeni bir dünya kurmak büyük bir irade ister. Erdemli şehirde fikir adamları halkın üstünde dolaşan yabancı figürler değil; cemiyetin ruhunu yoğuran vicdan öncüleridir. Onlar konuşurken halkın dilinden kopmazlar. Bilgiyi anlaşılmaz hâle getirerek üstünlük kurmaya çalışmazlar. Aksine ilmi, hikmete dönüştürerek insanların ruhuna ulaştırırlar. Bu nedenle şehirde ilim ile ahlâk arasında kopukluk yoktur. Üniversite ile sokak, düşünce ile hayat, kitap ile vicdan aynı hakikat içinde birleşmiştir.
İşte bu noktada Farabi’nin erdemli şehri ile Nurettin Topçu’nun ahlâk anlayışı aynı istikamette buluşur. Çünkü Topçu’ya göre de medeniyetin özü teknik ilerleme değil, ahlâk inkılâbıdır. Onun “Ahlâk Nizamı” ve “Maarif Davası” eserlerinde savunduğu temel fikir, insanın önce iradesini terbiye etmesi gerektiğidir. İradesi olmayan toplumların bilgisi olsa bile şahsiyeti olmaz. Şahsiyeti olmayan milletler medeniyet kuramaz. Topçu’nun düşüncesinde irade, insanın yalnızca isteme gücü değildir; hakikate yönelme cesaretidir. İnsan nefsinin arzularına teslim oldukça küçülür; hakikat uğruna mücadele ettikçe büyür.
Bu yüzden Topçu’nun ahlâk anlayışı pasif bir iyilik öğretisi değildir. O, hareketin, fedakârlığın ve şahsiyet mücadelesinin ahlâkıdır. Farabi’nin erdemli şehri de tam olarak böyle insanların omuzlarında yükselir. Çünkü fazilet, yalnızca teorik olarak savunulan bir kavram değildir; yaşayış hâline geldiğinde anlam kazanır. Bu nedenle erdemli şehirde her insan kendi nefsine karşı mücadele eden bir ahlâk savaşçısıdır.
Nurettin Topçu, ahlak nizamı ve maarif davasıyla, bireylerin yalnızca yüzeysel bir eğitim değil, derin bir içsel dönüşüm sürecinden geçmeleri gerektiğini savunur. Onun yaklaşımında, eğitim bir varoluş biçimi değil, bireyin erdemli bir hayat sürdürmesi için bir gerekliliktir. Halit Ayarcı ve Yalnızız’ın vatandaşları, Topçu’nun maarif davasıyla şekillenmiş ve irade davasıyla olgunlaşmış bireyler olarak karşımıza çıkmakta; bu durum, Farabi’nin erdemli şehrinin faziletli vatandaşları olarak tanımlanabilir.
Topçu’nun maarif anlayışı yalnızca okul sistemi değildir; insan yetiştirme meselesidir. Ona göre eğitim, meslek sahibi insan üretmekten önce karakter sahibi insan yetiştirmelidir. İşte Farabi’nin erdemli şehrindeki bütün kahramanlar tam da bu maarif anlayışıyla yetişmiştir. Halit Ayarcı zekâsını iradeyle disipline etmiş; Mümtaz estetik hassasiyetini ahlâkî derinlikle birleştirmiş; İhsan ilmi hikmetle yoğurmuş; Samim ise metafizik arayışını cemiyetin vicdanına dönüştürmüştür.
Böylece onlar yalnızca roman kahramanı olmaktan çıkarak erdemli şehrin faziletli vatandaşlarına dönüşmüşlerdir. Çünkü gerçek eğitim, insana yalnızca bilgi yüklemek değildir; ona vicdan kazandırmaktır. Maarif, insanın ruhunda bir karakter mimarisi kurabilmektir. Topçu’nun hayal ettiği insan tipi, makam tutkusu taşıyan değil; hakikat sorumluluğu taşıyan insandır. Erdemli şehirde yetişen nesiller de tam olarak bu anlayışın ürünüdür. Onlar başarıyı yalnızca maddî bir yükseliş olarak görmezler. İnsan olmanın ağırlığını taşımayı öğrenirler. Bu nedenle bu şehirde yetişen gençler yalnızca kariyer sahibi değil, şahsiyet sahibi insanlardır.
Ve belki de gerçek medeniyet tam burada başlar: İnsanların birbirine üstün gelmeye değil, birbirini kemale erdirmeye çalıştığı yerde…
Sonuç olarak, Farabi’nin “El Medinetü’l-Fazıla”sında tasvir ettiği erdemli şehir, Halit Ayarcı ve Yalnızız’ın vatandaşları tarafından somutlaştırılmaktadır. Bu bireyler, ahlaki değerlere bağlı kalarak topluma katkı sağlamaktadır.
Aynı zamanda, Nurettin Topçu’nun yaklaşımı doğrultusunda, söz konusu karakterler yalnızca kendileri için değil, içinde bulundukları toplum için de erdemli bir yaşam sürme sorumluluğunu taşımaktadır.
Farabi’nin erdemli şehri, bu vatandaşların ahlaki, sosyal ve entelektüel gelişimleri ile şekillenir.
Erdemli bireyler ancak içsel ve toplumsal dönüşümle bu şehirde tam anlamıyla yer bulabilirler.
Huzur ve ihsan anlayışının buluşturduğu bu yapı, gerçek erdemli bir toplumun inşasını sağlar.