Newton mekaniğinde eylemsizlik, bir cismin üzerine dış bir kuvvet etki etmediği sürece mevcut hareket durumunu koruması anlamına gelir. Newton’un kurduğu klasik mekanik sisteminde eylemsizlik, bir nesnenin dışarıdan müdahale olmadığı müddetçe bulunduğu durumu değiştirmemesi ilkesidir.
Bu durum iki şekilde tezahür eder: cisim ya duruyordur ya da sabit hızla doğrusal hareketini sürdürüyordur.
Bu ilke, hem durgunluğu hem de değişmeyen hareketi aynı ontolojik kategori içinde değerlendirir.
Her iki hâl de fiziksel anlamda “değişim yokluğu” üzerinden tanımlanır. Yani burada belirleyici olan şey hareketin varlığı ya da yokluğu değil, hareketin ivmesiz ve sabit oluşudur.
Dolayısıyla eylemsizlik, hareketin yokluğu değil, değişimin yokluğu ilkesidir. Bu nedenle eylemsizlik kavramı, sanıldığı gibi pasiflik değil, dinamik ama sabit bir durumun tanımıdır.
Bu bilimsel çerçeve, kavramsal olarak oldukça net ve kapalı bir sistem içinde işler. Newton mekaniği, kendi içinde tutarlı ve matematiksel olarak sınırları belirlenmiş bir açıklama sistemi kurar.
Fakat kavramın sosyal bilimler ve felsefe alanına taşınması, çoğu zaman anlam kaymalarına ve metaforik genişletmelere yol açar. Doğa bilimlerine ait kavramlar insan ve toplum alanına taşındığında zorunlu olarak yorum ağırlıklı bir yapıya bürünür.
Nitekim burada da benzer bir durum söz konusudur. Eylemsizlik kavramı, fiziksel bağlamından koparılarak düşünsel ve kurumsal bir nitelendirme aracına dönüştürülmektedir.
Nurettin Topçu için kullanılan “eylemsiz doçent” ifadesi, görünüşte akademik bir unvanı tanımlasa da, içerik bakımından Newtoncu eylemsizlik kavramıyla örtüşen bir yanlış analojiye dayanmaktadır. Bu ifade, bilimsel bir kavramı doğrudan bir düşünürün entelektüel kimliğine uyarlama iddiası taşır.
Çünkü Newton’un eylemsizliği, pasiflik değil, dış etkilerin yokluğunda durumun korunmasıdır. Dolayısıyla burada pasiflik ima etmek, kavramın bilimsel anlamını daraltmak anlamına gelir.
Bu nedenle söz konusu kavramı bir düşünürün entelektüel üretkenliğine veya düşünsel hareketliliğine karşıt bir anlamda kullanmak, bilimsel kavramın felsefî bağlamından koparılması anlamına gelir. Kavramsal bir terimin bağlamından koparılarak normatif bir yargıya dönüştürülmesi, epistemolojik bir sorun doğurur.
Oysa Topçu’nun düşünsel dünyası, durağanlıkla değil hareket fikriyle karakterize edilir. Onun düşünce sistemi, sabit bir tekrar değil, sürekli bir içsel gerilim ve arayış üzerine kuruludur.
Onun yazı üretimi, ahlâk merkezli düşünce sistemi ve süreklilik arz eden eleştirel yaklaşımı dikkate alındığında, “eylemsizlik” değil “hareket” kavramı çok daha uygun bir analitik karşılık üretmektedir. Bu yönüyle onun entelektüel pratiği, durağanlıktan çok sürekli bir yeniden kurma etkinliği olarak okunmalıdır.
Bu nedenle, kullanılan “eylemsiz doçent” ifadesi hem fiziksel kavramın yanlış aktarımını hem de düşünsel üretkenliğin yanlış sınıflandırılmasını içermektedir. Bu tür bir adlandırma, hem bilimsel hassasiyeti hem de düşünsel tutarlılığı zayıflatmaktadır.
Bu bağlamda, eğer Newtoncu analoji tutarlı bir şekilde sürdürülecekse, burada asıl uygun tanımlama “hareketli doçent” veya daha yerinde bir ifadeyle “hareket doçenti” olmalıdır. Çünkü sabitlik değil, süreklilik ve üretim burada belirleyici özelliktir.
Çünkü hareket, burada yalnızca fiziksel yer değiştirme değil; düşünsel üretim, sürekli yazma, eleştirme ve yeniden kurma faaliyeti anlamına gelir. Bu bağlamda hareket, zihinsel ve ahlâkî bir dinamizm olarak anlaşılmalıdır.
Bu yönüyle Topçu’nun entelektüel varlığı, sabitlikten ziyade süreklilik ve dinamizm üretir. Onun düşünce hattı, kapanan değil sürekli açılan bir yapı gösterir.
Bu noktada asıl problem, bir akademik kürsünün kavramları metaforik düzeyde kullanırken bilimsel tutarlılığı göz ardı etmesidir. Kavramsal aktarımın metafora dönüşmesi, disipliner sınırların bulanıklaşmasına yol açmaktadır.
İstanbul Üniversitesi Felsefe Kürsüsü’nün bu tür bir nitelendirmeyi benimsemesi, felsefî kavram üretimi açısından tartışmalı bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu durum, felsefenin kavram kurma disiplinini zayıflatan bir örnek olarak okunabilir.
Çünkü felsefe, kavramları geliştirirken onları keyfî metaforlara indirgemez; aksine kavramın tarihsel ve epistemolojik sınırlarını dikkate alarak yeniden anlamlandırır. Felsefî düşünce, analojiyi üretken bir araç olarak kullanır fakat onu keyfî bir yargıya dönüştürmez.
Dolayısıyla burada eleştirilmesi gereken husus, yalnızca bir unvan meselesi değil, kavramsal disiplinin zayıflatılmasıdır. Bu mesele, doğrudan doğruya düşünsel titizlik ve yöntem sorunudur.
Newton mekaniğinden ödünç alınan bir terimin, düşünsel üretkenliği tanımlamak için yüzeysel biçimde kullanılması, hem fiziksel kavramın bağlamını hem de felsefî düşüncenin derinliğini gölgeler. Bu tür bir aktarım, iki farklı bilgi alanını birbirine indirgeme riskini taşır.
Sonuç olarak, eylemsizlik kavramı üzerinden kurulan bu yanlış analoji yerine, hareket fikrini merkeze alan daha tutarlı bir akademik tanımlama gereklidir. Çünkü kavramın doğru kullanımı, düşüncenin kendisini de doğru konumlandırır.
Çünkü düşünce, doğası gereği sabitlik değil süreklilik üretir; ve bu sürekliliğin adı, ancak “hareket” olabilir.