Münir Kutluata ve Ahmet Gökçen’e İthafen
İki bin yirmi altı yılının Hıdırellez’den sonraki berrak sabahlarından biriydi. İstanbul, baharın en güzel hâllerinden birini yaşıyordu. Boğaz’ın üzerinden geçen rüzgâr, sanki eski zamanlardan kalmış hatıraları taşıyor; denizin tuzlu kokusuna yılların içli sessizliğini karıştırıyordu.
O sabah içimde tuhaf bir heyecan vardı. Sanki yalnızca bir yolculuğa değil, zamanın içinde saklı kalmış bir dostluğun yeniden dirilişine şahitlik edecektim.
Birbirleriyle altmış yıllık dostlukları bulunan, kırk yıl komşuluk etmiş, fakat son yirmi yılda hayatın farklı istikametlerine savrulmuş iki İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi hocasını buluşturacaktım.
Yanıma içli köfte ve kek aldım.
Çünkü bazı buluşmalar yalnızca sözle değil, gönülle hazırlanırdı.
Harem’den Üsküdar’a doğru ilerlerken sabah ışıkları Boğaz’ın üzerine ince bir tül gibi yayılıyordu. Vapur sesleri, martı çığlıkları, köprülerin altından ağır ağır geçen gemiler… İstanbul, sanki o gün kendi hafızasını bize göstermek ister gibiydi.
Birlikte yola çıktığım muhterem hocam Münir Kutluata idi. Arabada yanı başımda oturuyordu ama ben onu sanki omuzumda taşıyor gibiydim. Çünkü bazı insanlar yalnızca bedenleriyle değil, temsil ettikleri ahlak, terbiye ve hatıralarla da ağırlık taşırlar. O ağırlık insana yük değil, haysiyet verir.
Köprüyü geçerken İstanbul’un silueti arkamızda kaldı. Minareler, kubbeler ve eski taş binalar, geçmiş zamanın içli bir duası gibi ufukta yavaş yavaş küçülüyordu.
Yol boyunca hocamla uzun uzun konuştuk.
Söz dönüp dolaşıp Milliyetçi Hareket Partisi’nin iç meselelerine geldi. Hocam, yıllarını siyasetin içinde geçirmiş bir insanın sükûnetiyle konuşuyordu. Sesinde öfke değil tecrübe vardı. Cümlelerini kurarken acele etmiyor, her kelimeyi tartarak söylüyordu. Dikkatle dinledim. Çünkü bazen bir insanın söylediklerinden çok, söyleyiş biçimi öğreticidir.
Yol uzundu. Trafik ağırdı. Fakat sohbetin derinliği zamanın ağırlığını eritiyordu.
Silivri’ye yaklaştığımızda yol kenarlarında sarı sarı hardal çiçekleri görünmeye başladı. Rüzgâr onların arasından geçerken sanki toprağın üstünde sessiz bir dalga dolaşıyordu. Baharın bu sarı dili, bana Anadolu’nun sabrını hatırlattı. Gökyüzü açıktı. Güneş toprağın üzerine altın gibi yayılmıştı.
Ve nihayet Rumeli Üniversitesi’ne vardık.
Bizi karşılayan muhterem hoca ise Ahmet Gökçen Beyefendi idi.
Onu görünce hocamın yüzünde yılların içinden gelen tarifsiz bir tebessüm belirdi. Bir an için zaman durdu sanki.
Ben yol boyunca Münir Hocamı omuzumda taşımış gibiydim; Ahmet Hocamız ise bizi adeta kucağına almış gibi karşıladı.
Sonra birbirlerine sarıldılar.
O sarılışı anlatmak mümkün değildir.
Bu, iki insanın kavuşması değildi yalnızca. Bir devrin, bir terbiyenin, bir akademi ahlakının yeniden birbirine dokunmasıydı. Yüzlerinde hem çocukça bir sevinç, hem yaşlı bir hüzün vardı. Gözlerinin içinde geçen zamanın gölgesi dolaşıyordu.
Oturduk.
İçli köfteleri çıkardım. Hataylı olan Ahmet Hocam, memleket kokusu taşıyan o yemeği büyük bir iştahla yedi. Sonra eski günlerden konuşmaya başladılar.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin koridorları yeniden canlandı sanki.
İsimlerini andıkları eski hocalar, birer hayalet gibi masanın etrafında dolaşıyordu. Kimi sert mizacıyla, kimi nüktedanlığıyla, kimi ilmî vakarının ağırlığıyla yeniden diriliyordu konuşmalarında.
Ben o isimlerin birçoğunu kitaplardan tanıyordum. Bazılarının eserleriyle büyümüş, bazılarının fikirleriyle düşünmeyi öğrenmiştim. Fakat onları, öğrencilerinin ve dostlarının dilinden dinlemek bambaşka bir şeydi.
Her hocanın adı anıldığında yüzlerinde aynı ifade beliriyordu:
Derin bir saygı…
İnce bir hüzün…
Sessiz bir özlem…
Sanki hocalarını anlatırken yalnızca insanlardan değil, kaybolmuş bir ahlak ikliminden söz ediyorlardı.
Bir ara Ahmet Hocam, müsteşarlık döneminden bahsetti. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndaki çalışmalarını anlatırken, eski devlet adamlarının ciddiyetini ve kalite anlayışını uzun uzun dile getirdi. Küçücük bir hatırayı bile anlatırken gözlerinde gençlik heyecanı beliriyordu.
Derken Münir Hocam gülümseyerek Trabzon hatırasını anlattı.
Ahmet Hocanın tereyağlı kuymak yiyip, ardından Sümela Manastırı yolunda rahatsız oluşunu öyle tatlı bir ironiyle anlattı ki hepimiz güldük.
Sonra bana dönüp:
“Zekai,” dedi, “içli köfteyi fazla yersek yine kuymak yemiş gibi olurum, ona göre…”
Bu cümlede bile eski İstanbul beyefendilerine mahsus ince bir zarafet vardı. Şaka yapıyor ama şakanın içine bile ölçü koyuyordu.
Saatler geçti.
Fakat biz zamanı hissetmedik.
Çünkü bazı sohbetler insanı dünyanın dışına çıkarır. İnsan o anlarda yalnızca konuşmaz; bir medeniyetin hafızasına dokunur.
Dönüş yolunda içimde derin bir sessizlik vardı.
Şunu düşündüm:
Bugünün dünyasında insanlar birbirini tanıyor ama tanımıyor. Aynı masada oturuyor ama birbirinin ruhuna değemiyor. Oysa ben o gün iki hocanın dostluğunda başka bir şey gördüm.
Sadakatin zaman karşısındaki direnişini gördüm.
Terbiyenin insan yaşlandıkça bile nasıl güzelleştiğini gördüm.
Ve en çok da şunu hissettim:
Gerçek hocalar yalnızca ders anlatmaz. Onlar yürüyüşleriyle, hitaplarıyla, eski dostlarını anış biçimleriyle bile talebelerine insan olmanın ahlakını öğretirler.
Bu satırları, bana böylesine güzel bir gün yaşatan muhterem hocalarım Münir Kutluata ve Ahmet Gökçen Beyefendilere hürmet ve muhabbetle ithaf ediyorum.