Bir Gönüllü Sürgünün Anatomisi: Mehmet Akif Ersoy

By Özgür Kanbir

Bir Gönüllü Sürgünün Anatomisi: Mehmet Akif Ersoy

By: Özgür Kanbir

Tarihin bazen en acı ironileri, vatan için çarpan en saf yüreklerin payına düşer. İstiklal Marşı gibi bir şaheseri bu millete hediye eden Mehmet Akif Ersoy’un, 1925 yılında Mısır’a gidişi ve orada geçirdiği 11 uzun yıl, basit bir seyahat değil; bir “gönüllü sürgün,” derin bir kırgınlık ve hüzünlü bir inziva hikâyesidir.

Peki, Milli Mücadele’nin manevi mimarlarından biri olan Akif, neden kendi vatanında nefes alamaz hale geldi?

Bir Vatanperverin En Ağır İmtihanı: Takip Edilmek

Akif’in Mısır kararı, sadece siyasi bir görüş ayrılığının sonucu değildi. Onu asıl yaralayan, yeni kurulan devletin bazı mekanizmaları tarafından “şüpheli” sıfatıyla izlenmesiydi. Düşünsenize; bu milletin bağımsızlık sembolünü yazan kalemin sahibi, arkasında sivil polislerin gölgesiyle yürümek zorunda kalıyor. “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatan haini miyim?” feryadı, aslında bir devrin ruhundaki çatlağı gösterir.

Cumhuriyet’in ilanından sonraki köklü sekülerleşme hamleleri ve hilafetin kaldırılması, Akif’in İslamcı dünya görüşüyle taban tabana zıttı. Ancak o, devlete küsmek yerine sessizce geri çekilmeyi, tercih etti.

Ekonomik zorluklar ve Kur’an meali gibi devasa bir sorumluluğun getirdiği inziva ihtiyacı da eklenince, Mısır’ın sıcak kumları ona Türkiye’nin o dönemki siyasi atmosferinden daha ferah göründü. Türkiye’de kalsaydı kuvvetle muhtemel İstiklal Mahkemelerinde yargılanabilirdi.  Nitekim Eşref Edip’le birlikte yayınladıkları Sebillürreşad kapatılmış ve Edip yargılanmış, yayıncılığı bırakması şartıyla serbest bırakılmıştı.

Abdülhamid Muhalefeti: Bir Aydın Yanılgısı mı?

Akif’in hayatındaki en büyük paradokslardan biri, II. Abdülhamid’e olan sert muhalefetidir. Safahat’ı açtığınızda karşınıza çıkan “Yıldız’daki Baykuş” ya da “müstebit” gibi ifadeler, kişisel bir nefretin değil, hürriyet aşkıyla yanan bir aydının feryadıdır.

Akif, o dönemdeki pek çok İslamcı entelektüel gibi, kurtuluşu Meşrutiyet’te ve meşverette (danışma) görüyordu. Ona göre Abdülhamid’in idaresi, İslam dünyasını uyuşturan bir baskı rejimiydi.

Ancak tarih, Akif’e ve dönemdaşlarına acı bir ders verdi. Yıkılmasın diye uğraştıkları imparatorluğun dağılması ve ardından gelen fırtınalar, “istibdat” dedikleri dönemin aslında ne kadar hassas bir denge üzerine kurulu olduğunu gösterdi. Akif 2. Abdülhamid’e, o dönemde en sert eleştirileri dahi yapabiliyordu.

Oysa ki Cumhuriyet devrinde ülkesini terk etmek zorunda kalıyordu. Sanki yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş gibidir. Akif’in bu konuda açık bir pişmanlık metni yoktur; ama Mısır’daki o meşhur vatan hasretiyle dolu “Gölgeler” şiirinde, eskiyle yeni arasındaki o derin uçurumun sızısı her satırda hissedilir.

Son Durak: Vatan Toprağı

1936 yılına gelindiğinde, ağır bir siroz hastalığının pençesinde olan Akif için tek bir arzu kalmıştı: “Hiç olmazsa toprağım vatanımda olsun.”

Mısır’a gidişi bir kaçış değil, bir derviş sabrıyla köşesine çekilme haliydi. Akif, hiçbir zaman devletine isyan etmedi, ama kendisine reva görülen muameleye de boyun eğmedi. O, vatanını en çok sevenlerin, bazen vatanında en garip kalanlar olduğunun en somut, en hüzünlü örneğidir.

Bugün Akif’i anarken sadece mısralarını değil, o mısraları yazdıran kırgınlıkları ve “gönüllü sürgünlüğü” de hatırlamak, ona olan vefa borcumuzun bir gereğidir.

Çünkü Akif sadece bir şair değil; vicdanı ile bağlılığı arasında sıkışmış bir neslin dürüst sesidir.

Yorum yapın