Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da okullarımıza düşen ateş, sadece eğitim camiasını değil, bu ülkenin geleceğine dair umudu olan herkesi derinden sarstı. Peş peşe gelen saldırılar karşısında toplum olarak bir infial halindeyiz. Ancak öfkemizi doğru yere yöneltmez, bu tablonun altındaki derin sosyolojik ve ekonomik fay hatlarını görmezden gelirsek, yarın başka bir okulun, başka bir sokağın yasını tutmaya devam ederiz.
Bugün yaşadığımız şiddet, birer sebep değil, acı birer sonuçtur. Türkiye, TÜİK’in 2025 verilerine göre en zengin %20’lik kesimin toplam gelirin %48’ini aldığı, en yoksul %20’nin ise %6,4 ile hayata tutunmaya çalıştığı devasa bir uçurumun eşiğindedir. Gelir dağılımındaki bu kronik adaletsizlik, toplumsal huzuru bir lüks haline getirmiştir. Şiddet sarmalı bugün iki uçtan besleniyor: Bir tarafta yoksulluğun, yoksunluğun ve dışlanmışlığın getirdiği bir hınç diğer tarafta zenginliğin verdiği şımarıklık, doyumsuzluk ve “her şeyi yapabilirim” fantezisi.
Şiddeti sadece TV dizilerine veya bilgisayar oyunlarına bağlayarak yasakçı bir zihniyetle çözüm aramak, aslında bu çarpık tabloyu örtbas etmekten başka bir işe yaramıyor. Sorunu sadece ekranlarda arayanlar, sokağın ve sofranın gerçeğinden kaçanlardır. Hukukun yaptırım gücünün zayıfladığı, adalete güvenin yerlerde olduğu bir iklimde, insanlar suç işlemekten çekinmez hale gelmiş, şiddet bir hak arama aracı olarak meşrulaşmıştır.
Daha da vahimi, toplumun en güvenli kalesi olan aile kurumu temelinden sarsılmıştır. Geleneksel dayanışmacı yapısını kaybeden, ekonomik ve sosyal çözülmenin pençesindeki “güçsüz aile”, beraberinde “güçsüz çocuğu” ve nihayetinde “güçsüz toplumu” getiriyor. Karakterin şekillendiği o ilk yuvadan mahrum kalan çocuk, kamusal alana çıktığında elinde tutunacak tek bir değer buluyor: Şiddet.
Rakel Dink’in yıllar önce o unutulmaz cenaze töreninde dediği noktadayız: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz.” Biz bu karanlıkla ahlaki çürümeyle, hukuksuzlukla ve ekonomik adaletsizlikle mücadele etmedikçe, her suskunluğumuz yeni bir saldırıya davetiye çıkaracaktır.
Okullardaki şiddet, aslında her köşesi zehirlenmiş bir toplumsal sarmalın aynasıdır. Evde, sokakta, trafikte ve ekranda şiddetle büyüyen çocuk için, Hannah Arendt’in o isabetli tespitiyle; suç artık ahlaki bir sorun olmaktan çıkıp teknik bir “iş” haline gelmiş, şiddet normalleşmiştir.
Bu noktada saldırganın hangi mahalleden, hangi dinden ya da hangi siyasi görüşten olduğunun hiçbir önemi yoktur. Bu suç mahallinde artık hepimiz suçluyuz. Sorunu laik-seküler, Türk-Kürt ya da zengin-fakir ayrımı üzerinden siyasi malzeme yapmak, sadece gerçeğin üstünü örtmektir.
Gençlerimizin önündeki rol modellerine bir bakın: Kısa yoldan para kazanan, lüks içinde yaşayan karanlık figürler “güçlü” olarak pazarlanıyor. Eğitimin ve eğitimli insanın değersizleştirildiği bir iklimde gençlerin fuhuş, uyuşturucu ve sanal kumar bağımlılığı kıskacında kıvranması şaşırtıcı mıdır?
Ahlaki çöküşün bu denli derinleştiği bir yerde, şiddet kendisine mutlaka bir mekan bulacaktır.
Bugün okul olur, yarın stadyum, öbür gün aile içi…
Eğer bugün okullarımızı korumak istiyorsak, önce vicdanımızı ve adaletimizi onarmak zorundayız.
Bu karanlığı sorgulamaya, bebekleri katile dönüştüren bu sistemi kökten eleştirmeye cesaretimiz var mı?
Asıl soru budur.