Gece, İstanbul’un üzerine ağır ağır inerken pencerenin önünde duruyorum. Şehrin ışıkları gözlerime değil, sanki doğrudan içime vuruyor. Bir zamanlar bu ışıklar bana ihtimal gibi görünürdü; şimdi ise her biri, gerçekleşmemiş bir ihtimalin sönük hatırası gibi.
İstanbul… benim yenilgimi hazırlayan şehir.
Bunu ilk başta anlamadım. Yenilgi dediğim şeyin aslında sessiz bir birikim olduğunu fark etmem zaman aldı. İnsan burada bir anda kaybetmiyor; azar azar eksiliyor. Bir kalabalığın içinde yürürken, fark etmeden kendinden vazgeçiyorsun. Her gün biraz daha başkalarının hayatına karışıyor, kendi hayatından çekiliyorsun.
Burada çok şey oldum ama kendim olamadım.
Sokaklar bana ait değildi; ben de kendime ait değildim. Her köşe başı bir ihtimali başlatıyor ama hiçbirini tamamlamıyordu. İstanbul bana sürekli bir hareket hissi verdi ama o hareketin içinde ben yerimde sayıyordum. Yoruldum… ama bu yorgunluk bedenimde değil, yönünü kaybetmiş bir ruhun yorgunluğuydu.
Sonra bir gün gittim.
Uzaklaştım.
Ve kendimi Bişkek’te buldum.
İlk başta tuhaftı. İstanbul’un gürültüsünden sonra buranın sessizliği neredeyse ürkütücüydü. İnsan, alıştığı karmaşayı kaybedince bir boşluğa düşüyor. Ama o boşluk… düşündüğüm gibi bir kayıp değilmiş.
Orada kimse beni tanımıyordu.
Kimse benden bir şey beklemiyordu.
Ve ilk defa, bu beklentisizlik içinde kendimi duymaya başladım.
Bişkek benim zaferimi hazırlayan şehir oldu. Ama bu zafer, dışarıdan görünen bir başarı değildi. Kimse alkışlamadı. Kimse fark etmedi. Çünkü bu zafer, içimde gerçekleşti.
İstanbul’da kaybettiklerimi burada tek tek hatırladım. Ama bu sefer onları geri almak için değil… neden kaybettiğimi anlamak için. Meğer ben kendimi kaybetmemişim; sadece kendimden uzaklaşmışım.
Bişkek bana şunu öğretti:
İnsan bazen bir yere varmak için değil, kendine dönmek için yola çıkar.
Geniş caddelerinde yürürken, içimde ilk defa bir sakinlik hissettim. Bu sakinlik, bir şeylerin bittiğini değil; ilk defa doğru yerden başladığını söylüyordu. İstanbul’da sürekli bir şey olmaya çalışırken, burada sadece “olmayı” öğrendim.
İki şehir, iki ayrı hayat gibi değil artık benim için.
İki şehir, tek bir hakikatin iki durağı.
Biri beni dağıttı.
Diğeri topladı.
Ama şimdi anlıyorum ki, o dağılma olmasaydı bu toplanma mümkün olmayacaktı.
Pencereden geri çekiliyorum. İçimde bir kesinlik var artık. Yenilgi dediğim şeyin aslında bir hazırlık, bir eşik olduğunu görüyorum. İnsan bazen düştüğü yeri suçlar; oysa asıl mesele, neden düştüğünü anlayamamaktır.
Ve şimdi kendime şunu söyleyebiliyorum:
İstanbul beni bitirmedi.
Beni, Bişkek’e hazırladı.
Ve ben… ilk defa, kendime varıyorum.