Hasan Yaylı*
Karl Jaspers’in “Felsefe yolda olmaktır” düsturu, durağanlığı reddeden, sürekli bir oluş ve tekâmül sürecini ifade eder. Türk modernleşme tarihi ve tefekkürü, bu “yolda olma” halinin; kadim değerler ile muasır medeniyet seviyesi arasında kurulan köprülerin tarihidir.
Jaspers’e göre felsefe, varılan bir menzil değil, o menzile doğru kesintisiz bir yürüyüştür. “Yolda olmak“, insanın kendi hakikatini ararken durağanlığın konforuna teslim olmamasıdır.
Bu metafor, sadece bir yer değiştirme değil, insanın kendi varlığını her adımda yeniden inşa etme çabasıdır. Jaspers’e göre yolda olmak, bir tamamlanmışlık iddiasına karşı en onurlu başkaldırıdır. Jaspers’in bu “yol” tasavvuru, üç temel hakikat üzerine kuruludur:
1. Liman Konforuna Karşı Açık Denizler: Jaspers için hakikat, ele geçirilen ve bir kenara konulan bir nesne değildir. Eğer bir düşünce “ben artık her şeyi çözdüm” diyerek durursa, o noktada felsefe biter ve yerini donmuş dogmalara bırakır. Yolda olmak, her cevabın içinde yeni bir soru bulmak, zihni her daim uyanık tutmaktır. Bu, düşüncenin güvenli limanları terk edip hakikatin fırtınalı denizlerine talip olmasıdır.
2. Sarsılış ve Uyanış (Sınır Durumlar): Yolculuk her zaman pürüzsüz değildir. İnsan; acı, ölüm, suç veya çaresizlik gibi “sınır durumlarla” karşılaştığında sarsılır. Ancak Jaspers’e göre bu sarsılış, yolun bittiği yer değil, insanın kendi derinliğiyle yüzleştiği gerçek uyanış anıdır. Sarsılan insan, sıradanlığın uykusundan uyanır ve yolun ciddiyetini kavrar. Durmak çürümekse, bu sarsıntılara rağmen yürümek, kendi benliğini bulmaktır.
3. Birlikte Yürümek ve Ufka Bakmak: Yolda olmak, tek başına bir inziva değildir. Jaspers’e göre insan, ancak “öteki” ile kurduğu dürüst ve samimi iletişimle yol alabilir. Hakikat, iki yolcunun birbiriyle dürüstçe karşılaştığı o ortak güzergâhta parıldar. Ve bu yolun sonu yoktur; çünkü yolun ucu daima “Aşkınlık” dediğimiz sonsuz ufka bakar. Yolcu bilir ki ufka varılamaz, ama o ufuk çizgisi yolcuya her daim doğru istikameti gösteren bir pusuladır.
Jaspers’in bu bitimsiz yürüyüşü, bizim topraklarımızda da yankı bulmuş; medeniyet krizlerimizin yaşandığı o ‘sınır durumlarda’ Türk aydını, milli ruhu ve aklı rehber edinerek yeni yollar açmanın derdine düşmüştür. İşte Ziya Gökalp’ten Mümtaz Turhan’a uzanan o büyük yolculuk, bu iradenin tezahürüdür Bizim medeniyet tasavvurumuzda bu yol, sadece bireysel bir arayış değil; aynı zamanda Ziya Gökalp’in “Hars” (kültür) zemininde yükselen bir “Medeniyet” davasıdır. Yolun istikameti muasırlaşma, azığı ise milli ruh kökümüzdür.
1. Zihniyet Dönüşümü ve İlim Yolu: Turhan, Küçükömer ve Mardin
Modernleşme yolculuğumuzun en kritik kavşağı, taklitçilik ile hakiki ilerleme arasındaki ayrımdır. Mümtaz Turhan, bu yoldaki en büyük engelin “şekil taklitçiliği” olduğunu vurgulayarak, asıl ihtiyacın bir “zihniyet dönüşümü” ve bilimsel metot olduğunu belirtir.
Turhan’a göre, bir toplumun sadece dış unsurlarını, yani kıyafetini, mimarisini veya tüketim alışkanlıklarını değiştirmesi onu muasırlaştırmaz; aksine onu kendi özünden kopmuş bir “karikatür” haline getirme riski taşır. Ona göre asıl mesele, Batı’yı Batı yapan teknik ve ilmi disiplini, milli bünyenin ihtiyaçlarıyla harmanlayabilmektir.
Bu bağlamda, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanı, Turhan’ın işaret ettiği zihniyet uçurumunun en somut ve trajik örneğidir. Ahmet Celal’in temsil ettiği “aydın” ile köylü arasındaki o aşılmaz duvar, aslında şekilsel bir modernleşmenin halkın ruh köküne inemeyişinin kanıtıdır. Köylünün gözünde aydın bir “yaban”dır; çünkü aydın, Batı’nın sadece kabuğuna talip olmuş, ancak o bilgiyi milli bir harsla yoğurup halkın idrakine sunamamıştır.
Dönemin “Garpçılık-Şarkçılık” tartışmalarında Turhan, ne Batı’nın mutlak reddine ne de köksüz bir taklitçiliğe savrulur. O, Japon modernleşmesini sıkça örnek göstererek; tekniğin Batı’dan, ruhun ise yerli kaynaklardan beslenmesi gerektiğini savunan bir sentezin peşindedir.
Bu tartışma, aynı zamanda Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” ekseninde dile getirdiği mekânsal ve ruhsal bölünmüşlükle de paralellik arz eder. Turhan için modernleşme, bir moda akımı değil, üniversite kürsülerinden fabrikalara kadar sirayet edecek bir “bilimsel rasyonalite” meselesidir. Eğer bu rasyonalite kurulamazsa, Ahmet Celal gibi aydınların köylüyle konuşacak ortak bir dili, Turhan’ın hayalini kurduğu “yüksek kültür” seviyesine çıkacak bir merdiveni asla olmayacaktır.
Mümtaz Turhan’ın işaret ettiği bu zihniyet uçurumu, İdris Küçükömer’in sarsıcı analiziyle daha da derin bir anlam kazanır. Küçükömer, Türkiye’deki modernleşme serüvenini bir “yabancılaşma” süreci olarak görür ve bu yoldaki en büyük engelin, halkın değerlerini dışlayan bürokratik elitizmin yarattığı tıkanıklık olduğunu savunur. Ona göre, halkın taleplerinden kopuk, sadece yukarıdan aşağıya dayatılan bir “modernlik” tasarımı, toplumu gerçek bir ilerlemeden mahrum bırakmıştır.
Bu noktada Şerif Mardin, modernleşme yolculuğumuzu meşhur “Merkez-Çevre” kuramıyla somutlaştırır. Mardin’e göre merkez (devlet ve bürokrasi), çevreyi (halk ve yerel değerler) medenileştirilmesi gereken bir unsur olarak görmüş; çevre ise merkeze karşı kendi kültürel ve dini kodlarına tutunarak bir direnç geliştirmiştir. Bu durum, toplumda bir “kültürel yarılma” meydana getirmiştir. Tıpkı Yaban romanındaki Ahmet Celal’in köylülerle olan iletişim kazası gibi, merkez ile çevre de aynı dili konuşamaz hale gelmiştir.
Mardin, bu tıkanıklığın aşılmasının yolunu, çevrenin sahip olduğu o sessiz “mahalli irfanın” rasyonel ve demokratik bir zeminde merkeze taşınmasında görür. Bu, Jaspers’in “birlikte yürümek” olarak tanımladığı sahici iletişimin sosyolojik bir zorunluluğudur. Eğer yolculukta çevre yolda bırakılırsa, varılan yer muasır bir medeniyet değil, sadece ruhunu yitirmiş bir bürokratik mekanizma olacaktır.
Bu nedenle aydınların, bürokratların, siyasetçilerin, toplumsal gelişmeye katkısının en temel düsturu olan “milletin muhtevası ile barışık olma” hali gerçekleş/e/meyince aydın halk gerilimi madernleşme sürecinin de en önemli engellerinden birisine dönüşür.
2. Kültürel Süreklilik ve Şahsiyet: Erol Güngör ve Cemil Meriç
Mümtaz Turhan’ın işaret ettiği zihniyet dönüşümü ve Mardin’in merkez-çevre analizi, bizi şu hayati soruya götürür: Değişirken “kendimiz” olarak nasıl kalacağız? Bu noktada Erol Güngör, modernleşmeyi bir “hafıza kaybı” olarak değil, bir “şahsiyet inşası” olarak tanımlar. Güngör’e göre kültür, müzede sergilenen cansız bir obje değil, gündelik hayatta nefes alan bir organizmadır.
Güngör’ün yaklaşımını bugün bir şehrin mimarisinde görebiliriz. Eskiyi aynen tekrar etmek bir “donma”, tamamen yıkıp kimliksiz cam binalar dikmek ise bir “yabancılaşma”dır. Güngör’ün “yolculuğu”, tıpkı restorasyonu iyi yapılmış bir konak gibi, içindeki teknolojik donanımı (ısıtma, internet) modern dünyanın imkânlarından alan ama ruhunu, estetiğini ve mahremiyetini geleneksel Türk evinden muhafaza eden bir sürekliliktir. O, “kökü mazide olan ati” fikrini, evimizdeki sofradan üniversitedeki kürsüye kadar her yere taşır. Milli kimlik, Güngör için bir pranga değil, fırtınalı küresel dünyada yolumuzu kaybetmemizi engelleyen bir pusuladır.
Bu şahsiyet inşasının entelektüel mimarı ise Cemil Meriç’tir. Meriç, “yolda olmayı” bir kütüphanede kaybolmak değil, tüm kütüphaneleri yutup kendi cümlesini kurmak olarak görür. Onun meşhur “İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir” uyarısı, aslında bugünün sosyal medya yankı odalarında, kendi mahallesine hapsolmuş modern insan için hayati bir çağrıdır.
Meriç’in “irfan” dediği şey, gündelik hayatta karşımıza “farklı olana tahammül” ve “merak” olarak çıkar. O, bizi Batı’nın düşüncesiyle (kültür) Doğu’nun hikmetini (irfan) aynı sofrada buluşturmaya davet eder. Meriç için yolda olmak; bir sabah Fransız edebiyatının rasyonalitesinde gezinirken, öğleden sonra bir Itrî bestesinin huşusunda dinlenebilme genişliğidir. Bu genişlik, insanı “yaban” olmaktan kurtaran tek şeydir. Eğer bir genç, elindeki son model akıllı telefonla (teknik) kendi dedesinin mezar taşını ya da bir yazma eserin estetiğini (hars) aynı ilgiyle merak edebiliyorsa, Meriç’in hayalini kurduğu o “muhteşem köprü” kurulmuş demektir.
3. Aksiyon ve İdeal: Asım’ın Nesli ve İlim Aşkı
Jaspers’in felsefi arayışı ve Türk düşünürlerinin kültürel analizleri, nihayetinde bir “fail” arar. Yolun tozuna talip olacak, o köprüyü inşa edecek olan bir özneye ihtiyaç vardır. İşte Mehmet Akif, bu özneyi “Asım” karakteriyle ete kemiğe büründürür. Asım, sadece bir şiir kahramanı değil; Mümtaz Turhan’ın “zihniyet dönüşümünü” ve Cemil Meriç’in “irfan” idealini şahsında birleştiren, yoldaki en dinamik karakterdir.
Akif için yolda olmak, statik bir bekleyişe karşı verilmiş bir savaştır. Onun “terakki” (ilerleme) anlayışı, bugün bir teknofest gencinin heyecanında veya bir tıp doktorunun gece yarısı nöbetindeki titizliğinde gizlidir. Akif, Batı’nın sömürgeci siyasetine ne kadar karşıysa, onun laboratuvarındaki disipline, hastanesindeki hıza ve fabrikasındaki tekniğe o kadar hayrandır.
Asım’ın nesli için ilim aşkı, gündelik hayatta “işini en iyi yapmak” demektir. Bu nesil, sabah namazının huşusunu kalbinde taşırken, öğleden sonra bir mühendislik problemini en rasyonel şekilde çözebilenlerin neslidir. Akif’in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” çağrısı, bugün geleneksel değerlerimizi modern veri analitiğiyle, yapay zekayla ya da çevre etiğiyle yeniden konuşmaya cesaret etmektir.
Bu noktada Asım, Yaban romanındaki Ahmet Celal’in düştüğü o trajik hataya düşmez. Ahmet Celal, köylüye tepeden bakan, Batı’yı sadece bir dekor gibi kullanan bir “yabancı” iken; Asım, halkın sinesinden kopup gelen, onun derdiyle dertlenen ama çözüm için Batı’nın fennini kuşanmış bir “yerli”dir. O, köylüyle aynı dili konuşur ama ona yeni dünyanın imkânlarını taşır. Akif’in hayalindeki yolculuk, üniversite kütüphanelerinden çıkıp Anadolu’nun en ücra köyündeki bir tarlanın verimini artırmaya kadar uzanan bir “hizmet” yolculuğudur.
Netice itibarıyla Asım’ın Nesli; köklerine sadakatle bağlı olmanın, ilerici olmaya engel olmadığını, aksine ilerlemenin ancak sağlam bir kökle mümkün olduğunu kanıtlayan bir aksiyon modelidir. Jaspers’in “bitimsiz yürüyüşü”, Akif’in ellerinde; yorulmayı reddeden, aklını ve ahlakını kuşanmış bir neslin şerefli yürüyüşüne dönüşür.
Sonuç
Jaspers’ten Akif’e, Gökalp’ten Meriç’e uzanan bu fikri yolculuk bize tek bir gerçeği fısıldamaktadır: Modernleşme ve ilerleme, bir vitrin düzenlemesi veya görünüşte bir tazelenme değil; bilakis bir öz ve ahlak davasıdır. Hakikat, binaların görkeminde ya da teknolojinin hızında değil; o binaların içinde yaşayan ve o teknolojiyi üreten insanın adaletinde, dürüstlüğünde ve şahsiyetinde gizlidir.
Medeniyetimizin kültür kodlarını ihya etmek, sadece geçmişi yad etmekle değil, o kodların özünde yer alan kadim değerleri gündelik hayatın ve devlet idaresinin merkezine yerleştirmekle mümkündür. Bugün “yolda olmanın” en çetin sınavı; adaletin herkese, her zaman ve her şartta lazım olduğu bilincini kuşanmaktır.
Adaletle taçlanmamış bir ilerleme, temeli çürük bir yapıdır. Bu yolda menzile varmak; adam kayırmacılığın karanlığından sakınıp, liyakat meşalesini her şeyin üzerinde tutmakla mümkündür. Zira emeğe saygı duyulmayan, hakkın teslim edilmediği ve dürüstlüğün prim yapmadığı hiçbir zemin, “Asım’ın Nesli”ni yetiştirmeye muktedir olamaz.
Dürüstlük, adalet ve emeğe saygı; sadece bireysel erdemler değil, bir milletin varoluş enerjisidir. Mümtaz Turhan’ın hayal ettiği “zihniyet inkılâbı” da Erol Güngör’ün arzuladığı “kültürel şahsiyet” de ancak çalışkanlığı ibadet vecdiyle yaşayan ahlaklı bireylerin omuzlarında yükselecektir. Bizim yolumuz; emeği kutsal bilen, liyakati namus sayan ve değerlerini sadece dilinde değil, her davranışında yaşatanların yoludur.
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır,” düsturu, Jaspers’in “yolda olma” felsefesinin Türk devlet hayatındaki en somut karşılığıdır. Atatürk’ün işaret ettiği “muasır medeniyet” hedefi, köksüz bir taklitçilik değil; aklın, bilimin ve yüksek ahlakın rehberliğinde şahsiyetli bir yükseliştir.
Neticede yolumuz; mazinin irfanını, bugünün fenniyle birleştiren; adaleti pusula, çalışkanlığı karakter edinen bir istikbal yürüyüşüdür. Bu yolun sonunda varılacak en büyük hakikat, kendi ruh köküne bağlı kalarak dünyayı kucaklayan o büyük Türk medeniyetinin yeniden ihyasıdır.
Tüm bu yolculuğun sonunda unutulmamalıdır ki; hakikat, formun içinde değil ruhun derinliğindedir. Yolculuğumuzun sıhhati, sadece ne kadar mesafe katettiğimizle değil, bu yolu hangi niyetle yürüdüğümüzle ölçülür. Koca Yunus’un asırlar öncesinden günümüze seslenen o sarsıcı ihtarı, bugün modernleşme ve ilerleme iddiamızın tam kalbine bir ayna tutmaktadır:
Bir kez gönül yıktınısa
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
Eğer adaletimiz sadece dilde kalıyor, dürüstlüğümüz çıkarlarımızla sınırlanıyor, çalışkanlığımız bir gösterişten ibaret kalıyor ve halkla münasebetimizde doğruluktan sapıyorsak; yürüdüğümüz yol bizi hakikate değil, büyük bir yanılsamaya götürür. Yunus’un ifadesiyle “halk ile dürüst olmayan“, değerlerin sadece kabuğunda kalmış demektir. Sahici bir ilerleme; gösterişin ve riyanın karanlık dehlizlerinden sıyrılıp, değerlerin özüne ve “dürüstlüğe” tam bir sadakatle teslim olmaktır.
Medeniyetimiz; vitrinlere oynayanların veya makamını adam kayırmacılıkla tahkim edenlerin değil; sessizce, dürüstçe ve liyakatle emeğini taşa nakşedenlerin omuzlarında yükselecektir. Yolumuz, dışın tezyinatıyla değil, gönlün ve amelin tasfiyesiyle; yani özdeki hakikate ve dürüstlüğe sadık kalarak yürünmesi gereken mukaddes bir yoldur.
Jaspers’in felsefi derinliği, Türk düşünürlerinin yerli hassasiyetleriyle birleştiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Yolumuz, tarihin derinliklerinden gelen ancak istikbali hedefleyen bir daimî tekâmül yoludur.
Bugün yolda olmak; demokrat, milli değerlerine bağlı, aklı rehber edinen ve yapısal sorunlarını ilmin ışığında aşan bir Türkiye idealidir. Hakikat bir durak değil, bu asil yürüyüşün kendisidir.
Fikir Sofrasında Bir “Yol” Mülakatı (Kurgusal Ek)

İstanbul’un yedi tepesine nazır, kadim bir çınarın gölgesinde bir fikir sofrası kurulmuştur. Masada Jaspers’in “Felsefe yolda olmaktır” düsturu yankılanırken, her bir mütefekkir kendi meşrebi ve davasınca bu bitimsiz yürüyüşü şerh etmektedir.
Ziya Gökalp, taze demlenmiş çayından bir yudum alarak söze başlar: “Dostlar, yol dediğiniz şey bir milletin ruhudur. Ama dikkat buyurulsun; bu ruh, asrın kalıplarına girmeden tecelli edemez. Bizim yolumuz harsımızı (kültürümüzü) yani özümüzü muhafaza ederek, Batı’nın tekniğine kendi milli şahsiyetimizle eklemlenmektir. Yolun pusulası mefkûre, azığı ise milli harsımızdır.”
Mümtaz Turhan araya girer, önündeki notlara vakur bir edayla bakarak: “Üstadım haklısınız ancak o yolun zeminini sağlam kurmalıyız. Sadece şekil taklitçiliğiyle, Batılı gibi giyinip kuşanmakla yol alınmaz. Yaban romanındaki o trajik uçurumu hatırlayın; aydın halkına, halk aydınına yabancıysa o yol bizi bir yere götürmez. Bizim asıl ihtiyacımız bir zihniyet inkılâbıdır. Yolun motoru bilimsel rasyonalite, liyakat ve lüzumlu ilim olmalıdır. Liyakatin olmadığı yerde yol ancak çorak bir araziye çıkar.”
Cemil Meriç, görmeyen gözlerini ufka dikmiş, sesi bir fırtına gibi masada yankılanmaktadır: “Liyakat dediniz de Mümtaz Bey… İdeolojilerin ‘deli gömleklerini’ giyenler liyakati ne bilsin? Yolculuk her şeyden evvel hürriyet ister. Biz ne Doğu’nun kölesi ne Batı’nın mukallidi olmalıyız. Yol, iki dünyayı birbirine bağlayan o muhteşem köprüdür; o köprü de irfandır. Ama bu irfan, gösteriş ve riyadan arınmış, hakikatin özüne talip olan hür zihinlerin kârıdır. Kendi kitabımızı yazmadıkça, başkasının haritasıyla yola çıkılmaz.”
Erol Güngör, nezaketle söze girer: “Cemil Bey’in irfanı, bizim gündelik hayatımızın namusu olmalı. Modernleşmek, kökünden kopup rüzgârın önünde savrulmak değildir. Değişmek zorunluluktur lakin bu değişim bir ‘şahsiyet inşası’ şeklinde tezahür etmelidir. Adalet, dürüstlük ve emeğe saygı bu yolun ahlaki nirengi noktalarıdır. Eğer biz bir cam binayı en modern teknikle dikip, içine adaleti ve liyakati yerleştiremiyorsak, yolda değiliz; sadece bir seraptayız demektir.”
Masadaki sessizliği, kolları sıvalı, alnındaki ter henüz kurumamış olan Mehmet Akif bozar. Ayağa kalkar ve her birinin gözlerinin içine bakarak konuşur: “Söylediklerinizin hepsi haktır beyler, lakin vakit kelam vakti değil, aksiyon vaktidir! Bakınız, dünya koşuyor; gökte melekler terakki namına bekleşirken biz hala burada duracak mıyız? Asım’ın nesli yola çıktı bile. Onlar laboratuvarda, fabrikada, tarlada Batı’nın fennini kuşandılar ama kalplerinde Kur’an’ın nuru, ellerinde adaletin terazisi var. Yol, duranların değil, ter dökenlerindir! Ama sakın ola riyaya kapılmayasınız. Yunus’un dediği gibi:
Bir kez gönül yıktınısa, bu kıldığın namaz değil!’
Siz adil olmazsanız, adam kayırırsanız, liyakati çiğneyip geçerseniz; kıldığınız namaz da yürüdüğünüz yol da hakikate varmaz. Bu yol ancak dürüstlükle, çalışkanlıkla ve hakiki bir öz disipliniyle yürünür.”
Sofradakiler, Akif’in bu vicdani sarsıntısıyla derin bir muhasebeye dalar. Jaspers’in “yolda olma” felsefesi, bu masada Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” düsturuyla birleşmiş; bir “ahlak ve terakki” manifestosuna dönüşmüştür.
*: Prof. Dr., Kırıkkale Üniversitesi, SBKY Bölümü