Yeni Küresel Feodalizmde Türkiye’nin Yeri

By Mehmet Dikkaya

Yeni Küresel Feodalizmde Türkiye’nin Yeri

By: Mehmet Dikkaya

Trump’ın ikinci dönemini yaşadığımız günümüzde dünyanın içine girdiği çılgınlıklar yumağı vesilesiyle II. Dünya Savaşı sonrası oluşan küresel düzenin feodalizm benzeri bir okumasını yapmak gittikçe önemli hale gelmiştir. 1945 sonrasında şekillenen uluslararası ekonomik ve politik düzen, Ortaçağ feodalizmine benzer bir hiyerarşik yapı üzerinden ABD ve Çin‘in küresel sistemin “lord” aktörleri olarak konumlandırılırken, Avrupa vassal konumunu üstlenmiş; Küresel Güney ise serf statüsünde kaderine razı bir pozisyona sürükleniyor görünmektedir.

Bu yazıda Amerikanizm kavramı yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik, askerî ve teknolojik bir tahakküm rejimi olarak ele alınacak ve bu çılgın düzenin sürdürülebilirliğini sorgulanacaktır. Son olarak Türkiye’nin bu küresel feodalist düzendeki rolü değerlendirilecektir.

Giriş: Feodalizm Bir Metafor mu, Analitik Bir Araç mı?

Feodalizm, klasik tarih yazımında Ortaçağ Avrupa’sına özgü bir üretim ve iktidar biçimi olarak tanımlanır. Ancak ekonomi politik literatürde feodalizm, yalnızca tarihsel bir dönem değil; asimetrik bağımlılık ilişkilerinin kurumsallaştığı bir düzen olarak da ele alınmaktadır.

Gerçekten II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası ekonomik ve politik sistem, biçimsel olarak egemen ulus-devletlerden oluşmasına rağmen fiilî güç ilişkileri bakımından gittikçe feodal hiyerarşileri hatırlatmaktadır.

Bu noktada “Amerikanizm”, yalnızca ABD’ye özgü bir kültürel ideoloji değil; küresel sistemin normatif ve maddi omurgası olarak okunmalıdır. Sorulması gereken sorular şunlardır: Bu düzen ne kadar sürdürülebilir? Feodal roller nasıl oluşmuştur? Türkiye’nin pozisyonu nedir?

1. Lordlar: ABD ve Çin’in Çifte Hegemonyası

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, askerî üs ağının küresel pozisyonu, doların rezerv para statüsünün hala devam etmesi, bu statünün doğal bir uzantısı olarak IMF–Dünya Bankası sistemi üzerindeki etkin gücünü sürdürmesi ve NATO gibi en büyük küresel askeri ittifakı kontrol etmesi gibi faktörlere dayalı olarak küresel düzenin başat lordu haline gelmiştir. Feodal analojiyle ifade edilecek olursa, ABD; güvenlik, finans ve norm üretimi alanlarında koruma karşılığı sadakat talep eden bir senyör konumundadır.

Sol kulvardan atağa kalkan ve milenyumun başından beri gücü dizginlenemeyen bir ejder olarak Çin ise ABD kültürünün gelmiş olduğu tarihsel arka plandan farklı bir feodal strateji izlemektedir. Kuşak ve Yol Girişimi, dijital altyapı yatırımları ve üretim zincirlerindeki merkezi rolüyle Çin, pek çok çevre ülke için ekonomik vassallıklar üretmektedir. ABD daha çok askerî ve finansal bir feodalizm inşa ederken, Çin üretim ve borç temelli bir feodal ağ kurmaya çabalamaktadır. Bunu gerçekleştirirken daha esnek bir iletişim ağı üzerinden hareket etmekte, anti-Amerikancı bir geçmişe sahip üçüncü dünya üzerinde nüfuz alanını genişletmektedir.

Tekno feodal kapitalizm* bağlamlı tartışmalarda da yeni küresel feodal kapitalizmin iki ana kalesini ABD ve Çin’in oluşturması bu iki güç merkezinin sistem kurma potansiyelini ifade etmektedir. Bu düzleme diğer unsurların eklenmesiyle, küresel sistemde iki lordlu (dual-feudal) bir yapının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Ancak bu yeni ikili yapı, Soğuk Savaş dönemindekinden farklı bir merkezde ilerlemekte ve rekabetten ziyade çoğu zaman örtük bir işbölümüne dayalı olarak varlığını sürdürmektedir.

2. Eski Lordun Vassalleşmesi: Avrupa’nın Güvenlik Karşılığında Egemenlik Devri

Avrupa, hukuken egemen devletlerden oluşmasına rağmen stratejik düzeyde ABD’ye bir çok noktadan bağımlı bir vassal yapı görüntüsü sergilemektedir. NATO şemsiyesi altında oluşturulmuş olan güvenlik mimarisi, bu bölgenin askerî özerkliğini sınırlamaktadır. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası yaşadığı derin enerji krizleri, Trump döneminde yaşadığı baskı ile oluşan savunma harcamaları ve dış politikada yaşadığı belirsizlikle bu vassallık ilişkisinin güncel tezahürleridir.

Avrupa’nın bu bölünmüşlüğü ve belirsizliği, İsrail’in Gazze’de izlediği vahşet stratejisine karşı gösterilen farklı tepkilerde gayet iyi gözlemlenmiştir. Büyük ölçüde çaresizlik sonucu oluşan bu pragmatik tavır hem “Avrupa değerleri” adı verilen Savaş sonrası ilkelerden bir kopuşu sergilemekte hem de gerçek bir birlik olma yolunda yaşadığı zaafları gün yüzüne çıkarmaktadır.

Feodal düzende vassallar, toprağın mülkiyetine değil; kullanım hakkına sahiplerdi. Bu tarihsel tecrübeye benzer biçimde Avrupa, siyasal alanın yönetiminde belirli bir özerkliğe sahipken, jeopolitik karar alma süreçlerinde sınırlı bir manevra alanına sahip konumda bulunmaktadır. Rusya-Ukrayna Savaşında Biden politikalarına uyum sürecine mahkum olmaları bu bağımlılığın en görünür örneklerinden biri olmuştur.

Diğer yandan Avrupa küresel teknoloji üretme kapasitesinde de vassal pozisyonuna razı görünmekte ABD ve Çin’in dev teknolojik lordlarına vassal olma rolünü sürdürmektedir. Bölgesel sermaye, Savaş Sonrası (II. Dünya Savaşı elbette) dönemde oldukça kısa bir zamanda ABD merkezli çok uluslu şirketlerle rekabet edebilme gücüne sahip olabilmişken milenyumdan itibaren teknolojik devler arasında hiç bir Avrupalı şirketin bulunmaması ile vassallik rolü pekişmiş görünmektedir.

3. Serfler: Küresel Güney ve Bağımlılığın Yeni Biçimleri

Feodal analojinin en çarpıcı boyutu, Küresel Güney ülkelerinin konumudur. Afrika, Latin Amerika ve Güney Asya ülkeleri; borç, düşük katma değerli üretim ve teknoloji bağımlılığı yoluyla gittikçe sistemin serfleri olma rollerini benimsemeye başlamıştır.

Bu ülkeler, i) Küresel değer zincirlerinde alt basamaklarda yer almakta, ii) Finansal krizlere karşı kırılgan konumlarını sürdürmekte, iii) Teknoloji transferinde lordlara ve vassallere bağımlılıklarını sürdürmekte ve iv) Siyasal olarak dış müdahalelere açık bir pozisyona sahip bulunmaktadırlar.

Serf, feodal düzende toprağa bağlıdır; modern küresel sistemde ise bu ülkeler borca, ihracata ve dış yatırıma bağlıdır. Daha önemlisi teknoloji geliştirme kapasiteleri çok sınırlıdır, adeta Nurkse’ün bir zamanlar ifade ettiği gibi “bu ülkelerin fakirlikleri fakir olmalarının bir sonucu” olarak ortaya çıkmıştır. Elbette dar bir alanda hareket serbestileri bulunmaktadır ancak sistem dışına çıkma imkânları söz konusu değildir.

4. Amerikanizm: İdeolojiden Yapısal Tahakküme

Amerikanizm, liberal demokrasi, serbest piyasa ve bireysel özgürlük söylemiyle meşrulaştırılan bir hegemonya biçimi olarak çıkmıştır. Ancak fiiliyatta bu ideolojinin dayandığı gerçekler şunlar olmuştur;

  • Finansal disiplin içinde doların merkezi rolünü sürdürmek arzusuna sahip olması,
  • Askerî müdahaleye sıkça başvuran bir derebeyi görüntüsü arz etmesi,
  • Teknolojik tekellere sahip olan ve bütün muslukları tutmuş bir Tepegöz rolünü üstlenmesi,
  • Kaynaklarını kültürel homojenleşme amacına yöneltme işlevine önem vermesi.

Bu sistem ve argümanlar ekseninde işleyen ABD merkezli yeni-feodal düzenin adı olarak ifade edilebilecek Amerikanizm, klasik emperyalizmden farklı olarak rıza üretimine dayalı bir feodalizm biçimini ifade etmektedir. Söz konusu rıza ya doğrudan üretilmekte veya üretilmesi için uygun ortamlar oluşturularak yaşama geçirilmektedir.

Amerikanizm adını verdiğimiz bu yeni feodal düzen nereye kadar gidecektir? Bir çözülme ile mi karşılaşacak ve dönüşüme mi maruz kalacaktır?

Bu kompleks ve tekelci düzenin sürdürülebilirliği üç temel faktöre bağlı görünmektedir. Bunların ilki ekonomik dayanıklılık olarak ifade edilebilir. Doların rezerv para statüsünün aşınması suretiyle bu duvarın aşınma olasılığı büyüyecektir. Trump döneminde izlenen korumacı politikalar hem ABD’ye altın çağını yaşatacak bir alt yapı inşasına neden olabilir hem de aynı zamanda ABD’nin küresel rekabetteki zayıflığının bir göstergesi olarak okunabilir.

İkinci unsur ise kapitalizmin sonunu bizatihi kendisinin getireceği ileri sürülen tekno-feodal kapitalizm tartışmalarında ifade edildiği gibi teknolojik rekabet merkezli gelişmelerde gizlidir. Şimdilik tek bir rakip tarafından temsil edilen Çin merkezli alternatif ekosistemlerin güçlenmesi bu bağlamda gittikçe daha önemli hale gelebilir. Bu noktada yaşanacak rekabet yeni küresel feadalizmi güçlendirebilir ama Amerikanizm çağını sona erdirerek Dragonizm devrini başlatabilir.

Son önemli unsuru siyasal meşruiyet alanında görmek mümkündür. Küresel eşitsizliklerin derinleşmesi ile ortaya çıkabilecek bu durum küresel feodalizmi ve bu metaforun günümüzdeki en büyük temsilcisi olan ABD lordunun gücünü kaybetmesine neden olabilir.

5. Türkiye Yeni Küresel Feodalizmin Neresindedir?

Feodal sistemler tarihsel olarak ya iç isyanlarla ya da dış şoklarla çözülmüştür. Günümüz küresel feodal düzeni de benzer bir eşiğe doğru yol almaktadır. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrası oluşan düzen, biçimsel olarak modern olmasına karşın içerik olarak feodal bir yapıya sahiptir.

ABD ve Çin’in lordluğu, Avrupa’nın vassallığı ve Küresel Güney’in serfliği üzerine kurulu bu sistem, eşitsiz ama istikrarlı, istikrarlı ama adaletsiz bir dünyanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. “Amerikanizm”in veya yeni Küresel Feodalizmin nereye kadar gidebileceği sorusu, yalnızca ABD hegemonyasının sınırlarını değil; modernliğin küresel vaadinin tükenip tükenmediğini de sorgulamamıza yardımcı olmaktadır.

Bu feodal analoji içinde Türkiye, klasik kategorilere (lord–vassal–serf) net biçimde sığmayan, bu nedenle de teorik olarak en ilginç aktörlerden biridir. Türkiye’yi tek bir sınıfa yerleştirmek yerine, “melez / geçişsel bir feodal aktör” olarak konumlandırmak daha isabetli görünmektedir. Öncelikle Türkiye, otonomi arayan bir vassal (rebel vassal) rolüne daha yakın konumdadır. Feodal denklemde Türkiye’yi en iyi tanımlayan kavram Otonomi arayan vassal olabilir.

Zira Türkiye, ABD merkezli güvenlik mimarisinin (NATO) içinde ancak bu mimarinin disiplinine tam boyun eğmeyen bir karakteristiğe sahip görünmektedir. Nitekim zaman zaman lord ile pazarlık yapan, hatta itaatsizlik eden bir vassal profili sergilemektedir. Bu yönüyle Avrupa’dan temel olarak ayrışmaktadır. Avrupa ise güvenlik konularında itaatkâr, stratejik konularda lord ile oldukça uyumlu ve normatif olarak lordun çizdiği çerçeveye bağımlıdır.

Türkiye gelirsek güvenlik düzleminde daha fazla içe dönük, stratejik konularda eleştirel ve zaman zaman aykırı bir görünümde, normatif olarak da lordun sınırlarıyla çelişkili yönlere sahiptir.

Türkiye’nin denklemin neresinde olduğunu anlamak için önce yanlış cevapların elenmesi yöntemine başvurulabilir. Örneğin Türkiye özellikle güvenlik konularında bir serf görüntüsü çizmemekte kendi askeri kapasitesine sahip olması, dış politika üretme kapasitesi ile temayüz etmesi ve bölgesel müdahale kabiliyetine sahip olması (Suriye, Libya, Kafkasya) açısından Avrupa’nın tamamında ayrışmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin Küresel Güney tipi yapısal bir serfliğe indirgenmesi düşünülemez.

Diğer yandan Türkiye’nin tam bir vassal olarak da değerlendirilemeyeceği ileri sürülebilir. Zira Avrupa gibi otomatik biçimde hizaya geçmeme, ABD’nin her stratejik talebini kabul etmeme, alternatif güçlerle (Rusya, Çin) denge siyaseti yürütme kapasitesine sahip olma gibi açılardan farklılaşmaktadır.

Peki o halde Türkiye bir lord sayılabilir mi? Bu sorunun cevabı da ne yazık ki evet olarak verilemez. Zira memleket-i şahane küresel norm koyucu bir değildir. Finansal/teknolojik bir merkez olamamıştır. Tersine kendi finansal sistemi oldukça kırılgan bir yapıdadır. Son olarak sistem kurucu bir unsur değil, sistem içinde manevra yapan bir aktör olma özelliklerine sahiptir.

Sonuç

Türkiye’nin gerçek konumunun neresi olduğu sorusuna hala cevap vermediğimin farkındayım. Kestirmeden belirteyim: Bu ülke ara-feodal bir güç (semi-peripheral lordship) olma özelliğine yakın pozisyondadır. Dünya-sistemleri literatürüyle Türkiye merkez–çevre arasına sıkışmış bölgesel feodal bir güç olma yolundadır. Feodal analojiyle yeniden ifade edilirse;

  • Küresel ölçekte → Vassal
  • Bölgesel ölçekte → Mini bir lord
  • Zayıf komşuları açısından → Senyör

Bu tanımlamaları pekiştirmek için objektif kanıtlara muhtaç olduğumun farkındayım. Şöyle ki Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu’da Türkiye koruma + nüfuz + ekonomik bağ sunmaktadır. Bunun karşılığında siyasi etki, askeri erişim ve yumuşak güç elde etmektedir. Bu, feodal sistemde alt lordluk (sub-lordship) olarak tanımlanabilecek bir özelliği temsil etmektedir.

Türkiye’nin stratejik avantajı olarak çoklu sadakat oyunu oynaması yeni küresel feodal sistemde tehlikeli ama güçlü bir konum elde etmesini sağlamaktadır. Ülkeye birden fazla lordla pazarlık yapabilen vassal olma hüviyeti kazandıran bu durum ABD ile güvenlik, Rusya ile enerji ve jeopolitik denge, Çin ile ticaret ve finansman kanallarını eş zamanlı yürütmesine olanak sağlamaktadır. Bu durum klasik feodalizmde “iki senyöre birden bağlı şövalye” durumu ile örtüşmekte ve tarihsel olarak ya yükseliş ya da sert tasfiye ile sonuçlanan tecrübeleri hatıra getirmektedir.

Türkiye için asıl risk alanı ise feodal sıkışma suretinde ortaya çıkabilir. Ülkenin karşı karşıya olduğu temel risk ne tam lord olabilmek, ne de güvenli vassal kalabilmek biçiminde bir paradoksal hal ile ilişkilidir. Bu durumda ya disipline edilen vassal haline gelebilir ki Avrupa’ya benzer hizalanma ve stratejik otonomisinin törpülenmesi ile sonuçlanan bir haldir bu. İkinci senaryoda bölgesel lordlaşma konumumu pekiştirebilir. Orta ölçekli bağımsız bir güç haline gelmesinin bir maliyeti olarak sürekli ekonomik kırılganlık riski yaşaması ile bu senaryo gerçekleşebilir. Son senaryoda ise en sevimsiz manzara ortaya çıkabilir ki feodalin tasfiyesi olarak adlandırılabilecek bu durum aşırı gerilime maruz kalma, ekonomik ve diplomatik yalnızlaşma ile temsil edilir.

Gelinen noktada Türkiye feodal sistemin kararsız aktörü olma özelliğini daha iyi yansıtmaktadır. Son günlerde ABD-Rusya dengesini yeniden kurma çabalarından anlaşılabileceği gibi bu durum da önemli ölçüde riskler barındırmaktadır. Çıkan kısmı pratikte riskli ama teorik olarak zengin bir cümle ile özetlersek:

Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrası feodal küresel düzende ne serf, ne tam vassal, ne de lord olan; bölgesel lordluk iddiası taşıyan, fakat küresel vassallıktan bütünüyle kopamayan kararsız bir ara-feodal aktördür.

*: Tekno Feodal Kapitalizm hakkında bir değerlendirme için bkz. https://akademiyet.com/tekno-feodal-kapitalizme-dogru/

Yorum yapın