Giriş
Anadolu Alevî-Bektaşî geleneği, bağdaştırmacı yapısı, heterodoks teolojik yorumları, bütünleştirici-birleştirici toplumsal rolü, derin bâtıni felsefesi ve edebi zenginliği ile İslam düşünce tarihinin en özgün ve dinamik havzalarından birini teşkil eder. Bu zengin ve çok katmanlı gelenek içinde, 16. veya 17. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Virânî Baba, hem kimliğindeki tarihsel belirsizlik ve menkıbevî kişiliği hem de şiirlerindeki doktrinal yoğunluk ile ayrıksı ve provokatif bir konumda durur.
Virânî’nin divanı, salt bir tasavvufî lirizm örneği değil, aynı zamanda karmaşık bir teolojik sistemin poetik (Yaratıcı) manifestosudur. O, Bektaşîliğin temel ritüel, sembol ve yol (tarikat) yapısını, 14. yüzyılda Fazlallah Esterâbâdî tarafından kurulan Hurufîliğin radikal teolojik önermeleriyle sarsılmaz bir biçimde harmanlamıştır. Bu sentezde Virânî, ruhun ilahi kaynağına dönüş yolculuğunu yeniden tanımlamıştır.
Onun mısraları, salt bir aşıkın (seven) maşuka (sevilen) lirik seslenişinin çok ötesinde, varlığın şifrelerini harflerde ve bu harflerin mükemmel tecelligâhı olan insan yüzünde (cemâl) arayan karmaşık bir mistik sistemin ilanıdır. Virânî, Bektaşîliğin muhabbet eksenli yol anlayışını, Hurufîliğin bilgi (marifet) eksenli teşhis (insan-tanrı) doktrini için bir araç ve bir zemin olarak kullanır.
Bu çalışma, Virânî Baba’nın şiirlerindeki ruhun yolculuğu (seyr-i sülûk) temasını, onun inşa ettiği bu özgün Bektaşî-Hurufî sentezi bağlamında analiz etmeyi amaçlamaktadır. Makale, bu yolculuğun üç temel dinamik üzerine kurulu olduğunu iddia etmektedir: 1) Yolculuğun psikolojik ve ontolojik itici gücü olarak İlahi Aşk (Aşk-ı İlahi); 2) Yolculuğun metafiziksel ufku ve nihai hedefi olarak Mutlak Birlik (Vahdet-i Vücud’dan Vahdet-i Mevcud’a); ve 3) Bu hedefe ulaşmanın yegâne yöntemsel zorunluluğu olarak Mürşid-i Kâmil’e Mutlak Teslimiyet.
Virânî’nin divanı, bu üç sacayağının, Hurufîliğin insan-tanrı (teşhis), harf ilmi (ilm-i hurûf) ve Konuşan Kur’an (Kitab-ı Natık) perspektifinden nasıl radikal bir biçimde yeniden yorumlandığını gösteren teo-poetik (Tanrı’yı şiirle, sembolle, imgeyle ve estetik sezgiyle anlamaya çalışan bir düşünce biçimidir.) bir laboratuvar niteliğindedir.
Bektaşî Yolu, Hurufî Bilgisi: Sentezin Zemin Katmanları
Virânî’nin düşünce dünyasını ve şiirindeki sembolik katmanları çözebilmek için, üzerine bastığı iki ana zemini, Bektaşîlik ve Hurufîliği ve bu ikisinin nasıl birbiri içine geçtiğini doğru konumlandırmak gerekir. Bektaşîlik, Hacı Bektaş-ı Veli’ye atfedilen, Dört Kapı Kırk Makam (Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat) esasına dayalı eğitsel bir yol sistemidir.
Bu sistem, Hz. Ali ve On İki İmam kültünü (tevellâ) ve Ehl-i Beyt’in hasımlarına karşıtlığı (teberrâ) merkeze alan, Şeriat’ın zâhirî (dışsal, biçimsel) yorumlarından ziyade bâtıni (içsel, ezoterik) anlamlara odaklanan bir tasavvuf mektebidir. Bu yolda temel amaç, talip (arayıcı) olan ham ruhun, bir mürşid (rehber) aracılığıyla manevi bir eğitimden (sülûk) geçerek nefs-i emmâre’den kurtulup İnsan-ı Kâmil (Olgun İnsan) mertebesine ulaşmasıdır. Yolun temeli muhabbet ve teslimiyettir.
Hurufîlik ise, Fazlallah Esterâbâdî’nin (ö. 1394) geliştirdiği, varlığın temelinin harflerden (hurûf) oluştuğu fikrine dayanan radikal bir bâtınî sistemdir. Hurufî evren anlayışına göre Tanrı, gizli bir hazine iken bilinmek istemiş ve bu bilinme iradesi, ilk olarak ses (kelâm) ve ardından bu seslerin somutlaşmış formu olan harfler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Evren, bu ilahi harflerin bir terkibidir. Kutsal metinler (özellikle Kur’an), bu harflerin samed (sessiz) bir dizilimidir. Ancak bu harflerin en mükemmel, en kâmil ve en canlı tezahür ettiği yer, İnsan-ı Kâmil’in, yani Natık Kur’anın (Konuşan Kur’an) yüzüdür.
Fazlallah, insanın yüzündeki yedi ana hat (saç, kaşlar, kirpikler, gözler, yanaklar, burun, dudaklar)- ki bunlara Hatt-ı İstivâ denir- ile Arap/Fars alfabesindeki 28 ve 32 harflik sistemler arasında doğrudan Yaratılış inancı ve Ruhani bir bağ kurar. Farsça 32 harf, insanın yüzündeki 32 hattın tam karşılığıdır. Tanrı, zâtı itibarıyla gayb (gizli) iken, tecellîsi (görünümü) itibarıyla insanda, özellikle insanın yüzünde teşhis (belirginleşme, somutlaşma) etmiştir.
Virânî Baba, tam da bu noktada devreye girer. O, bu iki sistemi birleştirir. Bektaşî yolunun ritüellerini (örneğin cem, görgü, musahiplik) ve temel kavramlarını (örneğin tevella ve teberra, Mürşid) alır, ancak bunlara salt geleneksel tasavvufî anlamlar değil, doğrudan Hurufî bir içerik ve terminoloji yükler. Virânî için Bektaşîlik yoldur (pratik, tarikat), Hurufîlik ise bu yolun bilgisidir (teori, marifet). Biri olmadan diğeri eksiktir.
1. Yolculuğun İtici Gücü: Aşk (Mazhar-ı Hak Olarak İnsan)
Virânî’nin şiirinde ruhun ataletten kurtulup seyr-i sülûk’a başlamasının yegânesi aşktır. Ancak bu aşk, Sünnî-klasik tasavvuftaki gibi mücerret (soyut), tenzihî (aşkın) bir Tanrı’ya yönelik platonik bir özlem değildir. Hurufî doktrininin teşhis (antropomorfizm/insan-biçimcilik) temelli etkisiyle Virânî’nin aşkı, somut, görünür ve tecessüm etmiş (cisimleşmiş) olana yöneliktir. Çünkü Hurufîlikte Tanrı’nın en kâmil mazharı (görünüm yeri) insandır. Tanrı zâtıyla değil, tecellîsiyle mevcuddur ve bu mevcudiyetin zirvesi İnsan-ı Kâmil’dir.
“Yüzündür görünen âyet-i Rahmân
Yüzündür okunan heft-seb’a Kur’ân”
Bu meşhur mısralarda Virânî, sevdiğinin (ki bu genellikle Mürşid-i Kâmil veya İmam Ali formunda belirir) yüzünün, Rahman’ın ayetinin ve Yedi Ayet (Fatiha Suresi) olan Kur’an’ın ta kendisi olduğunu ilan eder. “Heft-seb’a” (yediye yedi) aynı zamanda hem Fatiha’ya hem de yüzdeki yedi hatta karşılık gelir. Dolayısıyla ruhun yolculuğu, Tanrı’yı soyut bir vahdet içinde, bilinmez bir gaybda aramak yerine, O’nu insan formunda okumakla başlar.
Aşk, bu okuma eyleminin, yani ilahi cemâl (güzellik) olarak beliren harfleri ve hatları temaşa etmenin (seyretmenin) getirdiği cezb (çekim) ve vecd (kendinden geçme) halidir. Virânî’de aşk, bir idrak biçimidir. Talip (ruhu yolculukta olan kişi), Mürşid’in yüzüne nazar ettiğinde (baktığında), orada sadece et ve kemik değil, varlığın sırrını taşıyan 32 ilahi harfi görür. Bu harfler Kelâmullah’tır (Tanrı’nın Sözü). Dolayısıyla aşk, Konuşan Kur’an’a, yani İnsan-ı Kâmil’e duyulan karşı konulmaz ontolojik bir çekimdir. Bu çekim, ruhu kesret (çokluk) alemindeki uykusundan uyandırır ve onu kendi aslı olan Birlik arayışına sevk eder.
2. Yolculuğun Ufku: Birlik (Vahdet-i Hurûf ve Vahdet-i Mevcud)
Ruhun yolculuğunun nihai hedefi, fenâ (yok olma) mertebesinden geçerek Birlike (Vahdet) ulaşmaktır. Klasik tasavvufun ana akımında bu genellikle Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) olarak yorumlanır; Zât-ı Mutlak (Mutlak Varlık) tektir, evren O’nun tecellîlerinin (yansımalarının) bir gölgesidir. Her şey O’ndandır; ama her şey O değildir.
Virânî, İbn Arabî’nin bu anlayışını Hurufî bir potada eriterek çok daha radikal bir noktaya, Vahdet-i Mevcud (Mevcud Olanın Birliği) anlayışına taşır. Virânî için yansıma (tecellî) ile yansıyan (Zât) arasındaki ayrım neredeyse ortadan kalkar. Mazhar (görünüm yeri) ile Zâhir (görünen) özdeşleşir. Eğer Tanrı’nın kelamı harflerse ve bu harfler insanın yüzünde mevcutsa, o halde insan (özellikle İnsan-ı Kâmil) mecâzî (sembolik) olarak değil, hakikî (gerçek) olarak Tanrı’nın kendisidir. Bu, Bektaşî geleneğinde zaten örtük olarak var olan “Ali-Allah” veya “Hak-Muhammed-Ali” birleşiminin Hurufî terminolojiyle felsefîleştirilmesi ilanıdır.
“Secde eyler âdeme çünkim melek
Secdegâhıdır anın arş u felek
Âdem ol candır ki Hak’tır şüphesiz
Bil bu sırrı olma iblis-i laîn”
Burada Virânî, Kur’an’daki meleklerin Âdem’e (insana) secde etmesi emrini tev’il (bâtınî yorum) eder. Bu secdenin nedeni, Âdem’in (insanın) şüphesiz Hak (Tanrı) olmasıdır. Bu sırrı bilmeyenin, yani insanın bu ilahi mazhariyetini inkâr edenin İblis olacağını söyleyerek, insanın kutsallığına iman etmeyen zâhirî anlayışı ve ulemâyı (din bilginlerini) reddeder. İblis, burada mitolojik bir figürden ziyade, zâhirde (görünüşte) kalan ve bâtındaki (içerideki) Hakk’ı, yani İnsan’ı göremeyen kör aklın sembolüdür.
Ruhun yolculuğu, işte bu Birliği idrak etme yolculuğudur. Talip, başlangıçta kesret (çokluk) aleminde kendini Tanrı’dan, Mürşid’den ve evrenden ayrı bir cüz (parça) olarak görür. Aşk (cezbe) ve marifet (Hurufî ilmi) ile ilerledikçe, gördüğü her şeyin (dağ, taş, ağaç, insan) o ilahi harflerden oluştuğunu fark eder. Nihayetinde kendi varlığının da o harflerin bir terkibi olduğunu anlar. Bu, En-el Hak (Ben Hakk’ım) sırrına ermektir. Virânî’ye göre ruhun yolculuğu, ruhun kendi Hak (veya kendi ilahi harfleri) olduğunu keşfetme sürecidir.
3. Yolculuğun Yöntemi: Teslimiyet (Mürşid’de Fânî Olmak)
Bu radikal Birlik anlayışına nasıl ulaşılacaktır? Talip, kesret yanılsamasından vahdet hakikatine nasıl geçecektir? Virânî’nin cevabı, Bektaşî yolunun temel direği olan bir kavramda yatar: Mutlak Teslimiyet. Ancak bu teslimiyet, yine soyut bir Tanrı iradesine değil, O’nun yeryüzündeki konuşan ve görünen formu olan Mürşid-i Kâmil’edir.
Bektaşî yolunda “el ele, el Hakk’a” düsturu esastır. Mürşid’in eli, mecâzen değil, hakikaten Hakk’ın elidir. Talip, Mürşid’e biat ettiğinde (ikrar verdiğinde), aslında Hakk’a biat etmiş olur. Virânî, bu kilit ilkeyi Hurufîlik ile güçlendirir ve ona yeni bir ontolojik boyut katar. Mürşid, sadece bir rehber (yol gösterici) değil, aynı zamanda ilm-i hurûfun (harf ilminin) canlı taşıyıcısıdır. O, kitab-ı natıktır (konuşan kitaptır). Ruhun yolculuğundaki talip (salik), samed (yazılı kitap, Kur’an) ile natıkı (konuşan kitap, Mürşid) birleştirmek zorundadır. Zâhir ehli sadece samedi (sessiz kitabı) okur ve yanılır; bâtın ehli ise samedin gerçek anlamını natıktan (konuşan kitaptan) öğrenir.
“Gel Virânî olma bu yolda cüdâ
Dâmenin tut, sana oldur rehnümâ
Hâk-i pâyine yüzün sür dâimâ
Gör ne lütfeder sana ol Zül-celâl”
Virânî, talibe Mürşid’in eteğini tutmasını (dâmenin tut) ve ayrılmamasını (cüdâ olma) öğütler. Daha da ileri giderek, ayağının toprağına (hâk-i pây) yüz sürmesini ister. Bu, fenâ fi’ş-şeyh (Şeyh’te/Mürşid’de yok olma) makamının şiirsel ifadesidir. Neden Mürşid’in ayağının toprağı bu kadar kutsaldır? Çünkü Hurufî inancına göre insan yüzü Tanrı’nın tecellî ettiği Arş (En Yüce Taht) ise, insan bedeni Kürsî’dir (Taht). Mürşid’in ayağının toprağına yüz sürmek, onun temsil ettiği ilahi Kürsî’ye secde etmektir.
Ruh, bu mutlak teslimiyet mekanizmasıyla kendi bireysel benliğini, enâniyetini (egosu) eritir. Ayrı bir varlık, ayrı bir harf olma iddiasından vazgeçer. Kendi harflerini Mürşid’in harfleri denizinde yok eder. Bu yok oluş (fenâ), aslında bekâdır (ebedileşme); ruh, artık bireysel bir ruh değil, Mürşid’in şahsında temsil edilen Mutlak Birlik’e (Hakk’a) ulaşır. Yolculuk, başladığı yerde, yani İnsanda biter.
Sonuç
Virânî Baba’nın mısraları, Anadolu batınî düşüncesinin ve heterodoks İslam yorumunun en cüretkâr ve karmaşık zirvelerinden birini temsil eder. O, Bektaşîliğin muhabbet (sevgi), teslimiyet ve yol (tarikat) anlayışını, Hurufîliğin radikal teşhis (insan-tanrı), tev’il (ezoterik yorum) ve ilm-i hurûf (harf ilmi) doktriniyle sentezleyerek, ruhun yolculuğuna dair sofistike bir harita çizer.
Bu yolculuk, Aşk ile ateşlenir; bu aşk, Tanrı’nın Zât’ının değil, O’nun Sıfatlarının ve Kelamının (harflerinin) tecessüm ettiği İnsan-ı Kâmil’e (Mürşid’e) duyulan cezbî bir hayranlıktır. Yolculuğun hedefi Birliktir; bu birlik, evrendeki ve talibin kendi varlığındaki ilahi harfleri okuyarak, çokluk yanılsamasından kurtulup Vahdet-i Mevcud’a (var olanın mutlak birliği) ermektir.
Bu hedefe ulaşmanın tek yöntemi ise Teslimiyettir; bu teslimiyet, Konuşan Kitap (Kitab-ı Natık) olan Mürşid’de fânî olarak, samed (sessiz) olan ruhun kendi ilahi aslını bulması ve yolculuğunu tamamlamasıdır. Virânî’nin dizelerinde ruh, evreni ve Tanrı’yı okumak için yola çıkar, ancak yolculuğun sonunda okuduğu ve idrak ettiği tek şeyin, bizzat insanın yüzü ve hakikati olduğunu anlar.
*: Bu yazı, bir Alevi dedesinin verdiği bilgiler doğrultusunda yazılmıştır.