Giriş
Türkiye’de vakıf üniversiteleri meselesi, yalnızca bir eğitim politikası konusu değil; aynı zamanda bilgi, piyasa, iktidar ve ahlâk arasındaki ilişkinin yeniden tanımlandığı bir alandır. Bu üniversiteler ne tamamen kamusal bir misyonun taşıyıcısıdır ne de salt özel sektör mantığıyla işletilebilecek ticari kuruluşlardır. Tam da bu aradalık hâli, vakıf üniversitelerini hem imkânlarla hem de risklerle yüklü kılar.
Piyasaya Kapalı ve Piyasaya Teslim Üniversite Yanılsaması
Piyasaya kapalı bir üniversite, zamanla kendi içine çöken, güncel üretimden ve toplumsal ihtiyaçlardan kopan bir yapıya dönüşür. Böyle bir üniversite, bilgi üretir gibi görünse de ürettiği bilginin dolaşımı sınırlıdır; mezunları piyasada karşılık bulmakta zorlanır. Ancak bu durumun karşısına, piyasayla bütünüyle bütünleşmeyi koymak da aynı ölçüde sorunludur.
Piyasayla bütünleşme iddiasını merkeze alan üniversite, kısa sürede akademik önceliklerini gelir kalemlerine göre belirlemeye başlar. Bu noktada üniversite, bilginin üretildiği bir mekân olmaktan çıkar; bilginin pazarlanabilirliğine göre şekillenen bir kuruma dönüşür. Her iki uç da —piyasaya kapanma ve piyasaya teslimiyet— üniversiteyi verimsiz ve olumsuz bir yola sürükler.
Üniversite Bir Hizmet Kurumu mudur?
Üniversite elbette bir hizmet üretir; fakat bu hizmet, PTT’nin, demiryollarının ya da herhangi bir kamu kurumunun sunduğu hizmetle aynı kategoride değerlendirilemez. Daha da önemlisi, üniversite bir özel sektör şirketi gibi kapitalist bir ruh ve anlayışla işletildiğinde, eğitimin özü ilk zarar gören alan olur.
Kâr maksimizasyonu ile akademik kalite, aynı düzlemde hareket etmez. Bu iki unsur arasında hassas bir denge kurulabilir; ancak biri diğerinin yerine geçtiğinde üniversite, kimliğini yavaş yavaş kaybeder. Üniversiteyi ayakta tutan şey finansal tablolar değil, entelektüel itibardır.
Kurumsal Piyasalaşma mı, Bireysel Temsil mi?
Vakıf üniversiteleri açısından temel soru şudur: Üniversite mi piyasaya açılmalıdır, yoksa öğrenci mi piyasaya hazırlanmalıdır? Kurumsal piyasalaşma, üniversitenin kendisini bir marka ve ticari aktör olarak konumlandırması anlamına gelir. Bu yaklaşım kısa vadede gelir sağlayabilir; ancak uzun vadede akademik itibarı aşındırır.
Buna karşılık, bireysel temsile dayalı bir modelde üniversite, öğrencisini piyasanın aktörü hâline getirir. Burada amaç, üniversiteyi pazarlamak değil; üniversitede yetişmiş bireyin piyasada üniversiteyi temsil edebilmesini sağlamaktır. Mezun, bilgisiyle, yetkinliğiyle ve düşünme kapasitesiyle “ben bu üniversiteden mezunum” diyebildiği ölçüde üniversite değer kazanır.
Kaliteli Öğrenci Meselesi
Öğrenciyi üniversiteye çekmek elbette önemlidir; fakat kaliteli öğrenciyi çekmek çok daha kritiktir. Daha da önemlisi, kaliteli öğrenciyi kaliteli yetiştirebilmektir. Üniversitenin piyasayla gerçek anlamda bütünleşmesi, reklam ve tanıtımla değil; mezun kalitesiyle mümkündür.
Bu bağlamda üniversitelerin temel hedefi, niceliksel büyüme değil; niteliksel derinlik olmalıdır. Kontenjanları doldurmak, üniversiteyi büyütmez; üniversiteyi büyüten şey, mezunlarının piyasa ve akademi nezdindeki itibarıdır.
Proje, Teknopark ve Patent Üçgeni
Üniversitenin piyasa ile sağlıklı temas kurduğu alanların başında, öğrenciler aracılığıyla yürütülen projeler gelir. Öğrencilerin piyasa için proje üretmesi, teknoparkların öğrenci merkezli bir dinamizm kazanması ve patentlerin ortaya çıkması, üniversiteyi piyasa açısından güçlü kılan unsurlardır.
Bu süreçte üniversite, piyasanın doğrudan aktörü olmaktan ziyade, piyasanın nitelikli insan kaynağını ve fikrî üretimini besleyen bir merkez hâline gelir. Bu, hem akademik kimliği koruyan hem de ekonomik değeri olan bir bütünleşme biçimidir.
Uluslararası Görünürlük ve Akademik Yayın
Üniversitelerin uluslararası alanda öne çıkmasının temel yolu, akademisyenlerin ürettiği bilimsel çalışmalardır. Yayınlanan makaleler, atıflar ve araştırma projeleri, üniversitenin küresel akademik hiyerarşideki yerini belirler. Bu alan, piyasa mantığıyla değil; akademik liyakat ve entelektüel emekle şekillenir.
Lisansüstü Eğitim ve Piyasa Riski
En hassas alanlardan biri lisansüstü eğitimdir. Master ve doktora programlarını piyasa kurumlarına pazarlamak, kısa vadede cazip bir gelir modeli gibi görülebilir. Ancak bu yaklaşım, üniversite açısından ciddi riskler barındırır.
Esas olan, doktora yapan kişi sayısını artırmak değil; doktoranın niteliğini yükseltmektir. Bankalarla, holdinglerle ve büyük şirketlerle yapılan anlaşmalar yoluyla, üst düzey yöneticilere doktora kapılarını açmak mümkündür. Ancak bu kişilerin nitelikli bir doktora yapabilmesi için, üniversitede piyasadaki bilgi ve tecrübenin çok üzerinde teorik derinliğe sahip akademisyenlerin bulunması şarttır.
Aksi hâlde, uygulama gücü yüksek fakat teorik donanımı sınırlı yöneticiler ile teorik seviyesi daha düşük akademisyenlerin bir araya geldiği bir ortam, üniversiteyi güçlendirmez; tam tersine üniversitenin kimliğini ve itibarını zedeler.
Sonuç
Vakıf üniversiteleri için esas mesele, piyasayla ilişki kurup kurmamak değil; bu ilişkinin nasıl kurulduğudur.
Üniversite piyasayla temas etmeli; ancak onun diline teslim olmamalıdır. Temsil, teslimiyet değildir.
Kalite, niceliğin; derinlik, hızın; akademik haysiyet, gelirin önüne geçtiği sürece üniversite üniversite olarak kalır.
Aksi takdirde geriye, üzerinde üniversite yazan fakat ruhunu yitirmiş bir yapıdan başka bir şey kalmaz.