Türkiye’de akademisyenlik mesleği, yüksek bir zihnî emek ve uzun bir ilmî yolculuk gerektirmesine rağmen, mesleğe geçiş süreci bakımından şaşırtıcı derecede hazırlıksız yürümektedir. Bugün bir araştırma görevlisi çoğu zaman herhangi bir pedagojik, kurumsal veya meslekî formasyon sürecinden geçmeden göreve başlamakta; doktora mezunu bir akademisyen ertesi gün amfiye girerek öğretim sorumluluğunu üstlenmektedir.
Devletin pek çok kritik mesleği — kaymakamlıktan vergi müfettişliğine, banka uzmanlığından adlî stajlara kadar — aylar süren yoğun eğitim programlarıyla desteklenirken, üniversitenin omurgasını taşıyan akademisyenlik için böylesi kurumsal bir hazırlık mekanizmasının bulunmaması, yükseköğretimin yapısal zafiyetlerinden biridir.
Tam da bu noktada, yükseköğretimde nitelik krizini tersine çevirecek köklü bir adım olarak Yükseköğretim Eğitim Akademisi modelinin kurulması zaruri görünmektedir. Bu akademi, araştırma görevliliğine yeni atanan her adayın zorunlu olarak tabi tutulacağı üç ila beş aylık yoğun bir hazırlık sürecini içermelidir.
Programın amacı yalnızca teknik öğretim becerisi kazandırmak değil; akademisyenliğin kadim tarihini, üniversite geleneğini, ilmî ahlâkı, araştırma etiğini ve kurumsal sorumluluk bilincini yeni kuşaklara sistematik biçimde aktarmaktır. Emekli ve temayüz etmiş öğretim üyelerinin tecrübe aktarımları bu sürecin omurgasını oluşturmalı; böylece üniversitenin yazılı olmayan kültürü kurumsal hafıza yoluyla yeni nesillere taşınmalıdır.
Bu modelin ayırt edici yönü, yalnızca merkezi bir eğitim değil, her il bazında örgütlenen yaygın bir akademi ağı öngörmesidir. Türkiye’nin yükseköğretim coğrafyası genişlemiş, üniversite sayısı artmış, ancak akademik kültürün aktarımı aynı hızla kurumsallaşamamıştır. İl bazlı akademiler, hem yerel üniversitelerin ihtiyaçlarına duyarlı eğitimler verecek hem de ülke genelinde asgarî bir akademik standart oluşturacaktır. Böylece akademisyenlik mesleğine giriş, bireysel inisiyatiflerin değil, kurumsal bir süzgecin ürünü hâline gelecektir.
Önerilen sistemde yüksek lisans ve doktora eğitimi akademik uzmanlığın bilimsel boyutunu inşa etmeye devam ederken, Yükseköğretim Eğitim Akademisi akademisyen kimliğinin meslekî ve kültürel inşasını üstlenecektir. Program sonunda yapılacak yeterlik sınavı ise üniversiteye geçişte nitelik güvencesi sağlayacaktır. Bu eşik, akademiye girişte sembolik değil, gerçek bir kalite filtresi işlevi görecektir.
Bu yaklaşım hayata geçirildiğinde, yükseköğretimde uzun süredir hissedilen üç temel soruna doğrudan temas edilmiş olacaktır: sınıf yönetimi ve öğretim becerilerindeki yetersizlikler azalacak, akademik etik ve kurumsal aidiyet güçlenecek, üniversite kültüründeki çözülme tersine çevrilecektir. Daha da önemlisi, akademisyenlik mesleği yeniden “kendine özgü bir terbiyesi olan” yüksek bir meslek olarak kurumsal itibarını pekiştirecektir.
Bugün dünyada öğretmen yetiştirme akademileri yaygın olmakla birlikte, akademisyenliği mesleğe giriş öncesinde zorunlu ve sistematik bir kurumsal eğitimden geçiren kapsamlı bir model henüz yerleşmiş değildir. Bu yönüyle Yükseköğretim Eğitim Akademisi, yalnız Türkiye için değil, küresel yükseköğretim tartışmaları için de öncü bir adım olma potansiyeli taşımaktadır. Üniversitenin asıl dirilişi, bina ve sayılardan değil, akademik şahsiyetin yeniden inşasından geçmektedir. Bu teklif, tam da o sessiz fakat kurucu eşiğe işaret etmektedir.
[07:25, 2/24/2026] Zekai Özdemir: Kuyruğun Hikmeti: Hint Mistisizminden Bürokratik, Akademik ve Siyasî İnsana
Toplumları ve insan tiplerini anlamanın en kestirme yollarından biri, küçük görünen sembollerin taşıdığı büyük anlamları fark etmektir. Kuyruklu köpek ile kuyruksuz köpek arasındaki fark, yalnızca biyolojik bir ayrım değildir; aynı zamanda davranışın, duruşun ve karakterin sembolik bir okumasıdır. Kuyruklu köpek, memnuniyetini, korkusunu ya da beklentisini çoğu zaman kuyruğunu sağa sola sallayarak gösterir. Bu hareket, görünür bir onay arayışının beden dilidir. Buna karşılık kuyruksuz köpek — mecazi okumada — bu jestten mahrumdur; varlığını hareketle değil, doğrudan duruşuyla temsil etmek zorundadır. Bu yüzden onun varlığı daha az gösterişli ama daha merkezidir.
Benzer bir sembolik inceliğe Hindistan’da her yıl 5 Ocak civarında, özellikle Gujarat ufkunda düzenlenen International Kite Festival geleneğinde rastlanır. Gökyüzünü dolduran uçurtmaların çoğunlukla kuyruksuz tercih edilmesi, teknik bir aerodinamik tercihin ötesinde, Hint mistik düşüncesinin “fazlalıktan arınma” anlayışıyla birlikte okunabilecek bir derinlik taşır. Kuyruğun yokluğu burada savrulmayı azaltan bir denge arayışını temsil eder. Uçurtma göğe yükselirken arkasında sürüklediği fazlalıklardan kurtulmuştur; hareketi daha sade, daha doğrudan ve daha kontrollüdür.
Doğrusu, her yıl ocak başında Hint semalarında yükselen o kuyruksuz uçurtmalara bakarken içimden hep şu ince tebessüm geçer: Sanki uzak bir coğrafyada, rüzgârın dilini bilen eski bir medeniyet, benim doğum günümü göğe bıraktığı sade kanatlarla kutlamaktadır. Gürültüsüz, abartısız, kuyruğun fazlalığından arınmış bir selam gibi… Hint mistik sezgisi, farkında olmadan bana şunu fısıldar: “Yükselmek istiyorsan, hafifle.”
Hint mistik geleneğinde — Vedantik düşünceden yoga felsefesine kadar — insanın kemale yürüyüşü, yüklerinden arınmasıyla başlar. Fazlalık, bağlanma ve kontrolsüz salınım, zihnin berraklığını bozan unsurlar olarak görülür. Kuyruksuz uçurtma bu bakımdan güçlü bir semboldür: rüzgârı hisseden ama ona kapılmayan, yükselirken arkasında gereksiz ağırlık taşımayan bir varlık… Bu sadelik, iç denge arayışının gökyüzüne yazılmış hâlidir.
Bu iki metafor — kuyruklu/kuyruksuz köpek ve kuyruklu/kuyruksuz uçurtma — modern insan tiplerini okumak için son derece verimli bir çerçeve sunar.
Bürokratik insan, çoğu zaman kurumsal hiyerarşiler içinde varlığını sürdürürken “kuyruk sallama” davranışına en yatkın tiptir. Buradaki kuyruk fiziksel değil; üst iradeye sürekli uyum gösterme refleksi, görünür sadakat üretme çabası ve konumunu koruma kaygısıyla oluşan davranış kalıplarıdır. Bürokratik insan için risk almamak, istikamet sahibi olmaktan daha güvenlidir. Bu yüzden hareketi çoktur; fakat yönü çoğu zaman dış basınçlar tarafından belirlenir. O, rüzgârı izleyen kuyruklu bir uçurtma gibidir.
Akademik insanın ideal formu ise Hint uçurtması gibi olmalıdır: kuyruksuz, yani fazlalıklardan arınmış; rüzgârı hisseden ama ona teslim olmayan; fikrini konjonktüre göre eğip bükmeyen bir şahsiyet… Hakiki akademisyen için merkez, dış onay değil, hakikatin kendisidir. Ancak akademik kültür zayıfladığında bu tip de görünmez kuyruklar edinir: kadro kaygısı, atıf endişesi, konfor alanı hassasiyeti… İşte yükseköğretimde hissedilen çözülmenin önemli bir kısmı burada başlar — kuyruksuz olması gereken uçurtmaların sonradan kuyruk büyütmesinde.
Siyasî insan ise bu metaforun en zor imtihanını verir. Çünkü siyaset rüzgârı okumayı gerektirir; fakat karakter rüzgâra kapılmamayı… Büyük siyaset adamı, uçurtmanın ipini sağlam tutan kişidir: esintiyi hesaba katar ama istikametini kaybetmez. Küçük siyasetçi ise her rüzgârda yön değiştiren kuyruklu uçurtmaya dönüşür. Onun hareketi çoktur, fakat rotası başkalarının nefesine bağlıdır.
Bu satırların sahibi olarak kendi duruşumu da bu metaforun içinde açıkça ifade etmeliyim: Hayatım boyunca kuyruğunu sağa sola sallayarak yön arayanlardan olmadım. Rüzgârın yönüne göre şekil alan değil, istikametini iç merkezinde arayan bir yürüyüşün peşinde oldum. Eğer göğe bırakılmış bir uçurtmaya benzeyeceksem, bunun kuyruksuz — yani fazlalıklardan arınmış — bir uçurtma olmasını tercih ederim.
Sonuçta mesele kuyruk sahibi olmak ya da olmamak değildir; mesele, hareketin kaynağının nerede olduğudur. Dış onay ihtiyacıyla sürekli salınan karakterler, hangi makamda olursa olsun görünür bir hareketlilik içinde iç istikrarını kaybeder. Buna karşılık iç merkezini kurabilmiş insan — ister akademide, ister bürokraside, ister siyasette — daha sade, daha az gösterişli ama daha istikametli bir hat üzerinde ilerler.
Hint geleneğinin kuyruksuz uçurtması her 5 Ocak’ta göğe şu sessiz dersi bırakır: Hakiki yükseliş, arkaya takılan fazlalıkları çoğaltmakla değil, onları azaltmakla mümkündür. Kurumların geleceği de burada düğümlenir.
Asıl soru şudur: Biz sistemlerimizde kuyruk sallayan tipleri mi çoğaltıyoruz, yoksa rüzgârı okuyup istikametini koruyan şahsiyetleri mi yetiştiriyoruz? Üniversitenin, bürokrasinin ve siyasetin kaderi, bu soruya verilecek cevabın içinde saklıdır.