Kırgızistan’da bir dostum anlatmıştı: Bir gün yolda yürürken, eski tanıdığı yaşlı bir Rus önünü keser. Gözlerinde hem çekingenlik hem tanıdık bir umut vardır. “Sizin Müslümanların bir bayramı vardı,” der. “O bayramda siz herkese et dağıtıyordunuz. Bu sene o bayram ne zaman? Ne zaman bize yine et vereceksiniz?”
Bugünlerde ise ben başka bir cümle duydum. Azerbaycan’da hasta bir tanıdığım aradı. Doktora gitmiş, ameliyat olması gerektiği söylenmiş. Parası yok. Sesi hem mahcup hem çaresizdi:
“Sizin Ramazan ayında zekât ve sadakanız var. Ramazan ne zaman? Zekâtlar ne zaman dağıtılacak? O zekâttan bana da bir pay gönderir misiniz? Ameliyat olmama vesile olur musunuz?”
İki ayrı coğrafya. İki ayrı yüz. İki ayrı ihtiyaç. Ama aynı bekleyiş. Aynı metafizik titreşim.
Biri et bekliyor. Diğeri hayat.
İlk bakışta bu iki olay, yalnızca yoksulluğun sıradan tabloları gibi görünebilir. Oysa daha derine inince insan başka bir şey fark ediyor: Fakirlik yalnızca cebin boşluğu değildir; zamanın da ağırlaşmasıdır. Bayramın takvimdeki yeri, Ramazan’ın hilali, bir takvim bilgisi olmaktan çıkar; umut takvimi hâline gelir.
Yaşlı Rus’un sorusu etten ibaret değildi. O soru, “Bizi hatırlayacak mısınız?” demekti. Bayramın gelişi, yalnızca bir ibadetin ifası değil; unutulmadığını hissetmenin tesellisiydi. Et dağıtmak, açlığı bir günlüğüne gidermekten öte, görünmeyenleri görünür kılmaktı.
Azerbaycan’daki hasta dostun sesi ise daha derindi. Onun beklediği yalnız para değildi; hayatta kalma imkânıydı. Ramazan onun için bir ayın adı değil, bir kurtuluş ihtimaliydi. “Ramazan ne zaman?” sorusu, aslında “Ben daha ne kadar dayanacağım?” sorusuydu.
İnsan burada zekâtın ve sadakanın gerçek anlamını yeniden düşünmek zorunda kalıyor. Zekât, malın fazlasını vermek değildir yalnızca; kalbin yükünü hafifletmektir. Sadaka, cebin kenarından düşen bir artık değil; vicdanın merkezinden kopan bir parçadır.
Fakirlik, insanın onuruyla sınandığı bir yerdir. Yardım istemek kolay değildir. Birinin kapısını çalmak, insanın içindeki gururu aşması demektir. İşte bu yüzden hayır ve hasenat yalnız maddî bir transfer değil; iki kalp arasında kurulan görünmez bir köprüdür.
Kırgızistan’daki o yaşlı adam, belki din olarak Müslüman değildi; ama Müslümanların merhametini hatırlıyordu. Azerbaycan’daki hasta dost, Ramazan’ı takvimden değil, kalpten sayıyordu. Demek ki ibadet yalnız bireysel bir yükseliş değil; toplumsal bir nefes alma alanıdır.
Zekâtın metafiziği burada başlar: Veren el aslında alan el kadar muhtaçtır. Veren, malın esaretinden kurtulur; alan, umutsuzluğun karanlığından çıkar. O an iki taraf da bir tür arınma yaşar.
Yoksulluk, insanın en çıplak hâlidir. Orada süs yoktur, retorik yoktur. Açlık konuşur. Hastalık konuşur. Bekleyiş konuşur. Ve bu bekleyiş, takvime bağlanmış bir sabırdır. Bayramın gelişini beklemek, Ramazan’ın hilalini gözlemek… Bunlar yalnızca dinî zaman işaretleri değil; yoksullar için bir umut saatidir.
Belki de en ağır olan şudur: Birinin ibadet takvimi, bir başkasının hayat çizelgesine dönüşür. Senin için sıradan bir gün olan şey, bir başkası için ameliyat umudu olabilir. Senin için gelenek olan şey, bir başkası için bir öğün yemektir.
İşte bu yüzden hayır, geciktirildiğinde yalnız sevap eksilmez; bir kalbin sabrı da eksilir.
Fakat işin bir de sevinç tarafı var. Bir yardım ulaştığında, bir ameliyat gerçekleştiğinde, bir bayram sofrasında et kaynadığında… O an yalnız mide doymuyor; insanlık da doğruluyor. Merhamet, görünmez bir ağ gibi şehirleri, dilleri, milletleri birbirine bağlıyor.
Kırgızistan’daki yaşlı Rus ile Azerbaycan’daki hasta dost arasında görünmez bir hat var. O hat, merhametin hattıdır. O hat, zekâtın ve sadakanın zamanla yarışan çağrısıdır.
Belki de asıl soru şudur: Ramazan ne zaman gelecek değil; bizim kalbimiz ne zaman Ramazan olacak? Bayram ne zaman değil; biz ne zaman bir başkasının bayramına vesile olacağız?
Çünkü et dağıtılan gün bayramdır. Ameliyat parası bulunan gün bayramdır. Bir insanın umudu yeniden yeşerdiği gün bayramdır.
Ve merhamet gecikmediğinde, dünya biraz daha yaşanabilir bir yer olur.