Türkiye’de, hak etmediği bir ikbal peşinde koşan pek çok politikacının ve ayrışmadan rant elde eden aç gözlü muhterislerin en fazla kullandığı malzemelerden birisi Kürtler ve onların problemleri olmuştur. Bu problemin diğer yanında Türkler ve onların çıkarlarını koruma rant alanı bulunmaktadır.
Aslında Kürt ve Türk kimliklerinin birbirinden bu kadar ayrıştığı ve birbirine bu denli yaklaştığı bir başka coğrafyaya yeryüzünde rastlamak mümkün değildir. Bu olgudan bağımsız olarak Türkiye’de yaşanan kimlik sorunları, ulus devlet yaratma sancılarının anomalik bir ürünü olarak okunabileceği gibi, tüm sorunların çözümünde evrensel normlara ve akıl süzgecinden geçmeye sıranın gelmemesinin de bir sonucu olarak düşünülebilir.
Bu konuda, müsamahasız çevrelerin tahakkümcü stratejilerinin etkili olmasının bir sonucu olarak en az akademisyenlerin kalem oynatması ise vahametin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Böylece adeta herkesin bildiği ama sağır dilsiz rolünü oynamayı tercih ettikleri flu bir alan haline gelmiştir konu.
Oysa akademik dünya, mutlak bir hakikat peşinde koşan doğmatizmden farklı olarak eleştirel olmayan hiç bir şeyin bilimsel de olamayacağı gerçeği altında bu mevzuda sürekli yazıp çizmeli ve rantiyer politikacıların rant alanlarını daraltma işlevi görmelidir. Alana yönelik akademik ilgisizlik, on bir yıl önce bin yüz akademisyenin başlattığı bir inisiyatife yapılan linç kampanyası bağlamıyla ilişkilendirilebilir kuşkusuz. Yine de bu manzara, akademinin sustuğu yerde hayatın da yavan bir tada büründüğü hakikatini görmemizi engellememelidir.
Üstelik kan ve kültür bağının bir göstergesi olarak Türklerin geliştirdiği “dış Türkler” söylemine benzer biçimde uzun zamandır Türkiye Kürtlerinin “dış Kürtler” ilgisi ortaya çıkmıştır. Bu meyanda Türkler ve Kürtlerin tercihleriyle ilgili olmayan bir mecrada ortaya çıkmış yapay sınırlar arasında yaşanan ulusçuluk oyunun sonuçları daha uzun süre konuşulmaya devam edecek görünmektedir.
Bu yazı, başlıktaki soru bağlamında, neredeyse son elli yılın en nazik konusu olan “Türkiye’nin Kürtleri“nin ne istediği ve neden sürekli kendini tekrar eden bir sarmalla karşı karşıya bulunduklarına dair son dönemde Suriye‘de yaşananlara yönelik tepkileri bir anlama çabası olarak düşünülebilir. Birbiriyle iç içe geçmiş ve net hatlarla birbirinden ayrıştırmanın dünyanın en zor işi olduğu iki ulusun sorunlarının üç maymun metaforundan farklı biçimde ele alınmasının önemi gün geçtikçe artmaktadır.
Kürtler Türklerden Ne istiyor?
Türkiye’nin Kürtlerinin, yukarıdaki çerçevede bir sorun gibi algılanmasında, onlardan gelen bir kısım taleplerin etkili olduğu görülmüştür. Bunların başında, her aklı başında ulus devletin vatandaşlarına uygun gördüğü eşit yurttaşlık (fiilî ve sembolik) gelmektedir.
Hukuk önünde ayrımcılığa uğramama; güvenlik, adalet ve kamu hizmetlerinde eşit muameleye mazhar olma şeklinde belirginleşen temel talepler, eşit yurttaşlık konseptinin ana unsurunu oluşturmaktadır. Eşit yurttaşlık açısından tamamlayıcı sayılabilecek bir diğer talep ise daha yaşamsal bir öneme sahiptir. Etnik kimliğin inkâr edilmemesi ile özetlenebilecek bu ek talep, Türkiye gibi genellikle yazılı olmayan kurallarca yönetilen uluslar için zaman zaman büyük sorunlar oluşturmuştur.
Türkiye Kürtlerinin, cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmeye çalışılan ulus devlet projesinin büyük bir parçası olmalarına rağmen kimliklerinin yazılı olmayan inkarı süreçlerini doyasıya yaşadığı söylenebilir. İmparatorluğu oluşturan uluslardan geriye kalan en sadık kavim olan ekradı, eşit yurttaşlık düzleminde dönüştürme amacıyla Türk ulus devleti projesi ne yazık ki başarılı bir sınav verememiştir.
Batı ulusçuluğunun kendi içinde yaşadığı tecrübeyi radikal biçimde kendi coğrafyasına uyarlaması sonucu ortaya çıkan bu travmatik hal, sosyoloji yasalarının doğal seyrinde işlemesinin bir sonucu olarak aradan bir asırdan uzun bir zaman geçmesine rağmen iyileşmek bilmeyen yaralara evrilmiştir.
Dil ve kültür alanında tanınma talepleri ise, küresel iletişimin yaygınlaştığı neo-liberal dönemde daha fazla dillendirilmeye başlanmıştır. Kürtçenin (Kurmançi, Zazaki vb.) öğrenilmesi, kullanılması ve kültürel üretimde önünün açılması neredeyse yarım yüz yıldır talep edilmekte ama bu temel taleplere verilen olumlu yanıtlar için epey bir gecikmenin yaşandığı görülmektedir. Üstelik bu taleplerin ayrılıkçılık ile özdeşleştirilmesi gibi tepkisel bir toplumsal dil kullanılmakta, sonuç olarak ana dilin yadsınması meselesi gündemde kalmaya devam etmektedir.
Merkezi idareden yana yaşadığı talihsizlikleri görmezden gelerek yerel yönetimler açısından güçlenme stratejisi izlemeye yönelen Kürtlerin 1990’lardan itibaren talepleri daha fazla politikleşmeye başlamıştır. Merkez–yerel ilişkilerinde yetki ve kaynakların dengeli paylaşımı konuları gündeme gelmeye başlamıştır bu kez. Bu minvalde yerel yönetimler bakımından politik zaferler kazanmasıyla dikkat çeken Kürtler, karar alma süreçlerine katılımının artması (şeffaflık ve denetimle birlikte) talepleriyle gündemde olmaya başlamışlardır.
Alışılagelmiş politik figürlerden uzaklaşarak daha kentli ve daha eğitimli bir mecraya doğru yol alan Kürt seçmenleri bu dönemde sıkıntılı bir çatışma ortamı karşılamıştır. Bu ortamı sona erdirmek ve kökenlerini kurutmak için her iki kesim de topu birbirine atarken siyasetin şiddetten arındırılması ve güven ortamının inşası talepleri gittikçe daha önemli hale gelmiştir.
Temel ihtiyacın, silahlı yapıların siyaset alanını gölgelemediği ve sivil siyasetin güçlendiği bir iklim olduğu sürekli vurgulanırken bu aşamaya gelme ve uzlaşma zeminini genişletme fikri sürekli ertelenmiştir. Güvenlik politikalarının toplumsal hayatı boğmadan, hedefleri belirgin ve mutlak bir ölçü içinde yaşama geçmesi gerektiği sıkça dillendirilirken realite çoğunlukla eski reflekslerin hayata geçmesi biçiminde tezahür etmiştir.
Ülkenin genel ekonomik refahı etrafında yüz yıllık sonuç fazla parlak olmamasına rağmen bu taleplerin sonuncusu ekonomik ve sosyal kalkınma alanındaki eşitsizlikler düzleminde cereyan etmiştir. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerle ülkenin batısı arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi, istihdam, eğitim ve altyapı imkanlarının geliştirilmesi talepleri dillendirilmiştir.
Bu altyapı sorunlarının bölgedeki gençleri “göç ya da çatışma” ikilemine mahkûm ettiği gözlemlenmiş bu gidişatın sona erdirilmesi için yatırımların bölgeye yönlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. İki seçeneğin de sorunun kalıcı çözümüne katkı sunmadığı, tersine anomalinin genişlemesine yaradığı gerçeği altında daha fazla uzlaşı arayışının gündeme gelmesinin gerektiği açıktır.
Türkler Kürtlerden Ne İstiyor?
Aynı ulus devlet çatısı altında bir sentez oluşturmak ve Osmanlı bakiyesi bu coğrafyada yeni bir hikaye yazmak için yola çıktıklarından beri Türklerin Kürtlerden istediği en temel talep, yeni devlet ve toplumla aidiyet kurmaları olmuştur. Cumhuriyetin daha ilk yıllarında yaşanan talihsiz Şeyh Said hadisesi ve akabinde uzun süre devam eden Ağrı isyanları ve nihayet Dersim‘deki kitlesel facianın, sebebi ne olursa olsun sonuçları itibarıyla aidiyet meselesini epeyce aşındırdığı ileri sürülebilir.
1940’lara kadar devam eden güvenlikçi politikalar ve her iki kesimin işleyen bir sentezinin oluşturulamaması önemli sorun oluşturmaya devam ederken Türklerin, ülkenin toprak bütünlüğü ve ortak siyasal çerçevesinin tartışma konusu yapılmaması talebi de gittikçe belirginleşmiş ve bunu sağlamaya yönelik önlemler gittikçe sertleşmiştir.
Türkler son çeyrek asırda açık biçimde Kürtlerden kimlik taleplerinin ayrılık çağrılarıyla iç içe geçmemesini talep etmiş ve Osmanlı’dan kalma toprak kaybetmeye karşı gösterdiği olağanüstü refleksin altını sürekli çizmiştir. Bir kaç yüz yıllık tarihsel travmanın yeni bir tekrarının ortaya çıkacağına dair bu refleks o kadar güçlüdür ki merkezi yönetimle açık sorun yaşayan farklı toplumsal kesimlerde bile açık bir katılık gözlemlemek mümkündür. 28 Şubat döneminde muhafazakarlar, İslamcı siyaset döneminde sekülerler ve her dönemde Türk olmayan tüm unsurlar nezdinde gözlenebilecek bu hassasiyet, içinde yaşanılan coğrafyanın “yedi kocalı hürmüze” benzer bir etkileşim süreci yaşamasının doğal bir sonucu olarak adeta kendiliğinde ortaya çıkmıştır.
Bu minvalde Türkler, Kürt kimliği taşıyan herkesten bu ayrılıkçılık söylemlerinin beslendiği şiddetle aralarına net mesafe koymalarını, silahlı örgütlerle (ör. PKK) açık ve tutarlı bir kopuş göstermelerini ve şiddetin meşrulaştırıcı dilini reddetmelerini talep etmektedir. Sorunların çözümünde ortak sorumluluk dilini benimsemeyi tercih etmelerini, hak taleplerinin tüm toplumu kapsayan bir adalet diliyle ifade edilmesini ve “biz ve onlar” yerine ortak yurttaşlık vurgusu yapmalarını istemektedir.
Benzer biçimde, politik başarı örneklerinin icra edildiği mecralarda siyasal şeffaflık talep etmekte, seçilmişlerin hukukla ve şeffaflıkla ilişki kurması istenmekte, belediyeciliğin hizmet odaklı icra edilmesi gereğinin altı sürekli çizilmektedir. Böylece siyasetin, dış aktörlerin veya çatışma dinamiklerinin aracı hâline gelmemesi talep edilmektedir.
Ortak Zemin Oluşturmak Mümkün mü?
Böylesi ayrışmış gibi görünen ve karşılıklı istek ve taleplerin dillendirildiği bir temelde ortak zemin arayışının ilk koşulu, bagajlarda olan her şeyin bagajda bırakılması ve tartışma mevzuu haline getirilmemesinden geçtiği varsayımı altında hareket etmek olarak görünmektedir. Yurttaşlık zemininde eşitlik ve güvenliğin sağlanmanın birlikte düşünülmediği hallerde kalıcı çözümlerin üretilemeyeceği gerçeği ile yüzleşmek asıl olmalıdır. Dil–kültür özgürlüğü gibi sıradan talepler, şiddete meyletmemiş siyaset ve hukuk devleti ilkeleri ile çelişmeden ısrarla dile getirilmelidir.
Bu bağlamda yerel açıdan kültürel ve politik güç elde etme, ulusal bütünlük ile uyumluluk gösteren modellerin gündeme getirilmesiyle mümkün görünmektedir. Benzer şekilde ekonomik kalkınma, kimlik gerilimlerini yumuşatan en güçlü kaldıraç işlevi görecektir. Refahın veya pastanın paylaşımına yönelik tartışmalar çok kıymetli olmasına rağmen bu alanda bütünsel bir eylem seferberliğine olan ihtiyaç büyüktür. Bu genel çerçevede neyin yanlış konuşulduğu üzerine daha fazla konuşulması gerektiği açıktır.
Öncelikle tüm Kürtleri tek bir siyasal çizgiye, tüm Türkleri tek bir refleks setine indirgemenin yanlışlığı gerçeği altında hareket edilebilir. Zira indirgemecilik hem sorunların konuşulmasını ve çözümlerin tartışılmasını geciktirmekte hem de çoğunlukla aklı selimin rafa kaldırılmasına neden olmaktadır.
Güvenlik sorunun çözümlenmesi ile hak taleplerinin yerine getirilmesinde ortaya çıkan ikilemi sıfır toplamlı bir oyun olarak algılamak olası yanlışların en büyüğü olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira bu ikilem, sorunu yalnızca “kimlik talepleri” ya da yalnızca “terörle mücadele” başlığına hapsetmeye neden olmaktadır. Birinin kazanması ile diğerinin kaybedeceği gerçeği merkantilist dönemden beri çok durumda çürütülmüş bir iddiadır. Çağdaş literatürde kazanç oranları farklılaşsa da oyundaki aktörlerin hepsini mutlu edecek çözümler üzerinde kafa yorma zemini daha yaygın bir düşünce biçimidir.
Ortak zemin arayışının ucunda şöyle bir terazinin varlığı göze çarpmaktadır: Türkiye’nin Kürtleri, inkâr edilmeden, eşit ve onurlu yurttaşlar olarak yaşamak istiyor; buna karşılık Türkler bu taleplerin ülke bütünlüğünü ve ortak geleceği tehdit etmeden, şiddetten arındırılmış bir siyasetle dile getirilmesini bekliyor. Buradaki esas soru, tarafların birbirine önyargısız yaklaşmasının ne denli mümkün olduğu ve kazananların kazançları ile kaybedenlerin kayıplarını karşılaştırmada ilkinin nasıl mümkün kılınacağının müzakere edilmesi etrafında düğümlenmektedir.
Kürtler ve Türklere Suriye Penceresinden Bakış
Suriye’deki son gelişmeler karşısında Türk kamuoyunda ortaya çıkan “oh oldu” refleksine mukabil Kürt kamuoyunda güçlü bir tepki ortaya çıkması, tek başına “haklı–haksız” ikilemiyle değil, farklı hafıza katmanları ve güvenlik kaygıları üzerinden uzlaştırıcı bir çerçevede ele alınırsa burada da bir dengenin kurulması gerektiği açıktır.
Öncelikle Suriye’nin kuzeyinde yaşanan olaylarda duyguların kaynağı farklı olmasına rağmen duyguların kaynaklandığı mantığın anlaşılabilir olduğunun altı çizilmelidir. Türklerin refleksi, ülkede uzun yıllardır yaşanan terör ve güvenlik travması nedeniyle Suriye’de özellikle PKK ile bağlantılı algılanan unsurların zayıflamasını doğrudan tehdit azalması olarak kodlama şeklinde ortaya çıkmaktadır. “Oh oldu” ifadesi, çoğu zaman Kürtlere bir gol atmış olmanın verdiği bir sevinçten değil, devletin ve sivillerin can güvenliği açısından ortaya çıkacak bir rahatlamadan beslenmektedir.
Suriye Kürtleri açısından ise mesele, yalnızca bir örgüt değil; hayatta kalma, yerinden edilme korkusu ve geçmişte yaşanan inkâr/şiddet hafızasının yeniden canlanması biçiminde yorumlanmaktadır. Aynı görüntü Kürtler cenahında “tehdit azalması” değil, toplumsal kazanımların ve güvenli alanların erimesi olarak okunmaktadır.
Burada uzlaştırıcı anahtar cümleler, iki tarafın da esasen güvenlik istediği; ama “güvenliğin kim tarafından nasıl sağlanacağı” konusunda ayrışmanın yaşandığında düğümlenmelidir.
En büyük kırılmalardan birisi, örgütlerle halkların özdeşleştirilmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Zira Türk kamuoyunda, Suriye’deki her Kürt aktörün tek bir çizgide görülmesi ve Kürt kamuoyunda Türkiye’deki her güvenlik refleksinin “Kürt karşıtlığı” sayılması, karşılıklı bir körleşme döngüsü üretmeye devam etmektedir.
Uzlaştırıcı dil, kuşkusuz silahlı yapıların zayıflaması ile mümkün olacaktır. Kürt sivillerin zarar görmesi bu bağlamda aynı şeyler değildir ve aynı cümle içerisinde bir sevinç/öfke konusu yapılamaz. “Oh oldu” tepkisinin Kürtleri neden yaraladığı ve bu yaranın nasıl dönüştürülebileceği konusunda daha fazla kafa yorulmalıdır.
Zira “oh oldu” ifadesi, kısa ve sert olduğu için, Kürtlerde aşağılanma ve yok sayılma hissini tetiklemektedir. Niyet çoğu zaman “şiddet azalıyor” olarak okunsa da dönüştürücü bir öneri her zamankinden daha gerekli görünmektedir. Örneğin, “şiddetin gerilemesine seviniyoruz; sivillerin zarar görmemesini ve Kürtlerin meşru haklarının korunmasını istiyoruz.” cümleleri güvenlik sevincini insani bir çerçeveye taşımaya hizmet edebilir.
Suriye’de meydana gelen olaylara tepkisinin nerede aşırılaştığı üzerinde de Kürtlerin kafa yorması gerekmektedir. Suriye’deki her askeri/siyasi gerilemeyi Türkiye’deki Kürtlerin geleceğine yönelik topyekûn bir tehdit olarak okumak, içine düşülen yanlışların en önemlilerindendir.
Bu eksende Türklerdeki meşru güvenlik endişelerini tümüyle kötü niyetli saymakla yanlışların dozu artmaya yüz tutmaktadır. Uzlaştırma amaçlı olarak şöyle bir dil üzerinde durulabilir: “Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlıyoruz; ama bu süreçte Kürt sivillerin ve siyasi temsil alanlarının korunmasını da arzu ediyoruz.” Zaten her iki kesimi mutlu edecek ve her gün yeni dengelerin kurulmaya devam ettiği coğrafyada daha fazla aklı başında bir çözüm üzerinde uzlaşmak da olası görünmemektedir.
Sonuç
Ortak zemini üç net ilke düzleminde aramak, bu tür fay hatlarıyla tekrar karşılaşmamak için elzem görünmektedir.
İlk ilke, şiddetin dışlanması olarak ifade edilebilir. Buna göre, kimden ve hangi gerekçeyle gelirse gelsin, silah siyasetin yerine geçmemelidir. İkinci ilke, sivillerin kutsal çizgi olarak görülmesidir. Zira hiçbir güvenlik başarısı, sivillerin bu ortamlarda maruz kaldığı zararı meşrulaştıramaz.
Son net ilke ise hak–güvenlik dengesini birlikte gözetmek olarak ifade edilebilir. Buna göre, ne salt güvenlikçi dil, ne de salt kimlikçi söylem tek başına çözüm üretme potansiyeline sahip değildir.
Üstelik Türklerin sevincinin tehdit azalmasına, Kürtlerin öfkesinin varoluşsal kaygıya dayandığı açıkça gözlenmesine rağmen bu iki duygu, birbirini inkâr etmek zorunda değildir ve aynı anda anlaşılabilir olma özelliğine sahiptir.
Bu düzlemde tüm mesele, sevinci insani bir dile, tepkiyi şiddetsiz ve kapsayıcı bir talebe dönüştürmekle ilgilidir.