Dünya siyaseti, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana en belirsiz ve kutuplaşmış dönemini yaşıyor. Küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği, bölgesel çatışmaların tırmandığı, ekonomik krizlerin derinleştiği ve teknolojik sıçramaların savaş konseptlerini kökten değiştirdiği bir çağda, devletlerin askeri kapasitelerini yeniden değerlendirmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla Avrasya’nın jeopolitik kavşak noktasında yer alan bir ülke olarak, bu değişim dalgasından en çok etkilenen aktörlerin başında geliyor. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olmasına rağmen, son yıllarda Suriye’den Libya’ya, Doğu Akdeniz’den Kafkaslar’a uzanan geniş bir coğrafyada artan gerilimler, Türkiye’nin askeri yapılanmasını gözden geçirme ihtiyacını ortaya koyuyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin mevcut beş ordu komutanlığına ek olarak 6. Ordu’yu kurma fikri, yalnızca sayısal bir artış değil, stratejik derinliğin ve operasyonel esnekliğin tesis edilmesi açısından kritik bir adım olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin mevcut askeri yapılanması, 1. Ordu (Trakya ve İstanbul), 2. Ordu (Güneydoğu Anadolu), 3. Ordu (Doğu Anadolu), 4. Ordu (Ege) ve Ege Ordusu (son dönemdeki yeniden yapılanma tartışmaları) ile Kıbrıs’taki KTBK komutanlığı üzerinden şekilleniyor. Ancak, bu yapılanma Soğuk Savaş döneminin statik tehdit algılamalarına dayanıyor. 21. yüzyılda ise hibrit savaşlar, siber saldırılar, düzensiz göç, enerji kaynakları üzerinden şekillenen çatışmalar ve bölgesel güçlerin yükselişi gibi dinamikler, orduların klasik savunma anlayışını aşan bir dönüşümü zorunlu kılıyor.
Özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Çin-Tayvan gerilimi, İran-İsrail çatışma potansiyeli ve Afrika’da artan askeri varlık mücadeleleri, Üçüncü Dünya Savaşı senaryolarını daha somut hale getiriyor. Bu tabloda Türkiye, hem kendi sınırlarını korumak hem de küresel dengelerde etkin bir rol oynayabilmek için askeri kapasitesini revize etmek durumunda.
6. Ordu’nun kurulması fikri, öncelikle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu çok yönlü tehditlere cevap verebilecek bir yapılanma ihtiyacından doğuyor. Mevcut orduların operasyonel sorumluluk alanları, geleneksel cephe savaşlarına odaklanmış durumda. Oysa günümüzde sınır ötesi operasyonlar (Suriye, Irak), deniz yetki alanları mücadelesi (Doğu Akdeniz), terörle mücadele (PKK, DEAŞ, FETÖ) ve insani kriz yönetimi (Suriyeli mülteciler) gibi farklı kategorilerdeki krizler, ordunun çoklu görev kabiliyetini zorluyor. 6. Ordu, bu karmaşık görevlerden bir veya birkaçını üstlenerek diğer orduların odaklanma kapasitesini artırabilir. Örneğin, Suriye’nin kuzeyindeki operasyonel varlığın sürdürülmesi veya Doğu Akdeniz’deki denizaltı kaynaklarının korunması, mevcut yapıda 2. ve 4. Orduların paylaştığı bir sorumlulukken, 6. Ordu bu tür operasyonlara adanmış bir birim olarak tasarlanabilir.
İkinci olarak, 6. Ordu’nun kurulması, Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki yerli ve milli atılımlarını destekleyecek bir hamle olabilir. Son yıllarda Türk savunma sanayii, insansız hava araçları (İHA), milli muharip uçak, elektronik harp sistemleri ve füze teknolojileri gibi alanlarda önemli başarılar elde etti. Ancak bu teknolojilerin operasyonel entegrasyonu, mevcut ordu yapılarının lojistik ve komuta kademelerinde tam anlamıyla sağlanamıyor. 6. Ordu, özellikle yüksek teknolojili savaş konseptlerine (örneğin, siber savaş, uzay tabanlı iletişim, otonom silah sistemleri) odaklanan bir birim olarak tasarlanırsa, Türkiye’nin hibrit savaş yeteneklerini geliştirebilir. Bu durum, NATO içindeki konumunu da güçlendirecek bir adım olabilir; zira İttifak’ın doğu kanadında Rusya’ya karşı caydırıcılık, yalnızca geleneksel kuvvetlerle değil, teknolojik üstünlükle de sağlanabilir.
Üçüncü bir perspektif, 6. Ordu’nun bölgesel ittifaklar ve diplomasi ile uyumlu bir şekilde konumlandırılması gerekliliğidir. Türkiye, son yıllarda Rusya ile askeri iş birliği (S-400 alımı, Suriye’deki Astana Süreci), Ukrayna’ya silah desteği ve Katar ile savunma anlaşmaları gibi çok yönlü bir dış politika izliyor. Ancak bu ilişkiler, Batı ile zaman zaman gerilimlere yol açabiliyor. 6. Ordu’nun kurulması, Türkiye’nin askeri varlığını belirli bölgelerde (örneğin, Afrika’da artan Fransız etkisine karşı Sahel bölgesi) dengeleyici bir güç olarak konuşlandırmasına imkan tanıyabilir. Aynı zamanda, Türkiye’nin NATO içindeki sorumluluklarını (Karadeniz’deki deniz güvenliği, Baltık ülkelerine destek) daha etkin yerine getirmesini sağlayabilir.
6. Ordu’nun kurulmasını gerektiren bir diğer faktör, Türkiye’nin iç güvenlik dinamikleridir. FETÖ’nün 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, ordunun iç yapısındaki kırılganlıkları açığa çıkarmıştı. Yeni bir ordunun oluşturulması, komuta kademesinin yeniden yapılandırılması ve liyakate dayalı bir terfi sisteminin tesis edilmesi için bir fırsat yaratabilir. Ayrıca, terörle mücadele operasyonlarında öne çıkan özel kuvvetler veya sınır güvenliği unsurları, 6. Ordu çatısı altında daha koordineli bir şekilde organize edilebilir. Bu durum, özellikle Suriye sınırındaki güvenlik şeridinin kalıcılığı veya İran sınırındaki olası gerilimler için kritik önem taşıyabilir.
Ekonomik açıdan bakıldığında, 6. Ordu’nun kurulması elbette ciddi bir maliyet gerektirecektir. Ancak bu maliyet, Türkiye’nin savunma bütçesinin GSYİH’ye oranının (%2,8) NATO ortalamasının üzerinde olması ve son yıllarda yerli savunma projelerine ayrılan kaynaklar düşünüldüğünde, uzun vadeli bir yatırım olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, yeni bir ordunun kurulması, istihdam yaratma (askeri personel, mühendisler, lojistik uzmanları) ve bölgesel kalkınma (ordu karargahlarının bulunduğu şehirlerde altyapı yatırımları) gibi yan faydalar da sağlayabilir.
Son olarak, 6. Ordu’nun psikolojik ve sembolik etkisi göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin askeri kapasitesini artırması, hem iç kamuoyunda güven tazeleyecek hem de dış politika sahnesinde caydırıcılık sağlayacaktır. Özellikle Yunanistan ile Ege’deki gerilimler, Mısır ile Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıklar veya Ermenistan ile Dağlık Karabağ sonrası normalleşme sürecinde, Türkiye’nin askeri varlığının güçlü olduğunu göstermesi, diplomatik pazarlık masasında elini güçlendirecektir. Ancak bu adımın atılması, bazı riskleri de beraberinde getiriyor.
Öncelikle, ordular arasındaki koordinasyon sorunları artabilir. Komuta kademesinde yetki karmaşası yaşanmaması için net bir görev tanımı yapılmalıdır. İkincisi, 6. Ordu’nun “niş” bir alanda uzmanlaşması (hibrit savaş, siber güvenlik, sınır ötesi operasyonlar) gerekiyor; aksi takdirde kaynak israfına yol açabilir. Üçüncüsü, uluslararası toplumda Türkiye’nin “agresif militarizasyon” olarak algılanma riski var.
Bu nedenle, 6. Ordu’nun kuruluş gerekçeleri hem iç hem dış kamuoyuna şeffaf bir şekilde anlatılmalıdır. Türkiye, tarih boyunca jeopolitik konumunun getirdiği fırsatlar ve tehditler arasında denge kurmak zorunda kalmıştır. 6. Ordu’nun kurulması, bu dengenin 21. yüzyıl koşullarına uyarlanması anlamına geliyor. Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde olduğu düşünülen bir dönemde, hazırlıklı olmak yalnızca askeri kapasiteyle değil, vizyoner bir stratejiyle mümkündür. Türkiye’nin 6. Ordu’yu kurma kararı, bu vizyonun somut bir ifadesi olabilir.