Milenyumun ilk çeyreği, insanlığın aynı anda birden fazla yapısal krizle yüzleştiği tarihsel bir eşik olarak tanımlanabilir. Gittikçe önemli hale gelen iklim krizi, küresel eşitsizliğin yeni biçimlerinin ortaya çıkması, göç dalgalarının devasa boyutlara ulaşması, dijital dönüşümün önü alınamaz bir şekle bürünmesi, yapay zekâ gibi muazzam bir tehdit/fırsat penceresinin açılması, üst üste yaşanan pandemiler ve jeopolitik kırılmalar bu eşiklerin sac ayaklarını oluşturmuştur.
Bu gelişmeler sadece ekonomik ve toplumsal düzeninin alt üst olmasına neden olmamış, siyasal imgelemi de kökünden sarsmıştır. Bunun bir sonucu olarak hem Türkiye’de hem dünyada siyasal aktörlerin büyük ölçüde bu yeni tarihsel koşullara uygun yenilikçi, kapsayıcı ve dönüştürücü bir siyaset dili üretemedikleri dikkat çekmektedir.
Ortaya çıkan tablo, siyasetin gerçekliği kavramakta zorlandığı, krizi yöneten değil krize takılıp kalan bir alan hâline geldiği yönündedir. Çözüm üretme alanı olması gereken bir manzara sorunun bizatihi kaynağı olmaya doğru gitmektedir.
Oysa modern dönemlerin en etkili enstrümanı olarak siyaset, uzun süre ilerleme fikri etrafında şekillenmiştir. Sanayileşme, refah devleti, demokrasi ve ulus-devlet; geleceğin daha iyi olacağına dair güçlü bir anlatı seti üretmiştir. Buna rağmen neo-liberal küreselleşmenin derinleştiği son kırk yılda bu anlatı ciddi biçimde aşınmıştır.
Zira ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşememiş, orta sınıflar gerilemiş, güvensizlik normalleşmiş, temsili demokrasiler katılım krizine doğru yuvarlanmıştır. Siyaset kurumu, karşısındaki devasa dalgaların büyüklüğüne aldırmadan hâlâ 20. yüzyılın araçlarıyla milenyumun sorunlarını çözmeye çalışmaktadır. Yeni bir paradigma üretmek yerine, eski ideolojik kalıplar içinde mevzi kaybetmemeye odaklanan bir savunma siyaseti hâkim konumunu sürdürmeye çalışmaktadır.
Bu durumun küresel ölçekteki en belirgin tezahürü, popülizmin yükselişi ve siyasetin kimliksel kamplaşma üzerinden yeniden kurgulanmasıdır. ABD’de demokrasiyi bile tartışmalı hale getiren bir tür olarak Trumpizm, Avrupa’da güçlenen aşırı sağ partiler, Latin Amerika’da ortaya çıkan karizmatik liderler ve Orta Doğu’da yenilenen otoriter rejimler; siyaseti programa dayalı bir çözüm üretme alanı olmaktan çıkarıp duygusal mobilizasyon ve korku iklimine indirgemektedir.
Bu süreçte popülizm, yeni bir siyaset üretmekten ziyade, mevcut sistemin krizlerini kişiselleştirerek, “elitler” ve “halk” ikiliği üzerinden sembolik bir tatmin sağlamaktadır. Bu yeni popülizm yapısal sorunları çözmediği gibi siyasal ufku daha da daraltmaktadır.

Türkiye özelinde de tablo pek farklı değildir. Türkiye siyaseti uzun süredir kurucu bir gelecek anlatısı üretmekten çok, geçmişin travmaları ve sembolleri üzerinden konumlanan bir dil etrafında mütemadiyen dönüp durmaktadır. Cumhuriyetin kuruluşu, darbeler, 28 Şubat, Gezi, 15 Temmuz gibi tarihsel kırılmalar bugünün siyasetinde sürekli yeniden dolaşıma sokulmaktadır.
İlginç olanı, bu türlü mitleştirilen kırılma anlarına dayalı referanslar bir türlü yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüşmemektedir. İktidar ve muhalefet, büyük ölçüde birbirinin meşruiyetini tartışan fakat ortak bir gelecek tasavvuru geliştiremeyen iki blok hâlinde siyaset yapmaktadır. Adeta başka dünyaların sorunlarını çözmek istersen uzaydan yanlışlıkla Türkiye’ye inivermiş gibi bir yabancılaşma sorunu yaşadıkları gayet açık olan bu iki blok cumhuriyet tarihinin en devasa kısır döngüsünü yaratmaktadır.
Örneğin, ekonomik problemlere atıfta bulunanlara, bu hız çağını dikkate aldığımızda neredeyse milattan önce bilmem kaçıncı yüzyılda kalmış “tüp kuyrukları” ya da “millet aç aç!” söylemiyle cevap yetiştirmeye çalışan iktidar cenahı ne kadar talihsiz ise böyle bir doksanlık pozisyonu görüp de gol atmak dururken seyircilerle veya hakemle mücadele etmeyi tercih eden muhalefetin içine düştüğü durum o denli talihsizdir.
Türkiye’de siyaset üretememe hâlinin (ya da merkezileşmiş siyaset sonucunun) temel nedenlerinden biri, siyasetin aşırı kişiselleşmesi ve kurumsal aklın zayıflaması olarak ifade edilebilir. Programlar, ideolojiler ve uzun vadeli vizyonlar yerini lider figürlerine, sembolik çatışmalara ve gündelik polemiklere bırakmıştır.
Siyaset, toplumu dönüştüren bir kolektif akıl alanı olmaktan çıkıp, sadakat ve karşıtlık üzerinden işleyen bir güç mücadelesine indirgenmiştir. Bu bağlamda, siyasal alan “ne yapılmalı?” sorusundan çok, “kim kazanacak?” sorusu etrafında şekillenmektedir. Haliyle ne yapılacağının önemli olmadığı bir iklimde kimin kazandığı da bir anlam alanı bulamamaktadır.
Daha derin bir analiz yapmak iktiza ederse, hem Türkiye’de hem de dünyada siyasetin yeni bir dil üretememesinin arkasında kapitalizmin dönüşümü yatmaktadır. Dijitalleşme, otomasyon ve yapay zekâ, emeğin anlamını, üretim ilişkilerini ve sınıf yapısını kökten değiştirmektedir. Varoufakis gibi bazı yazarların bu değişimi tekno feodalism çağı ile ilişkilendirmesi bir açıklayıcılık niteliği taşımasına rağmen esas olan dönüşüm sürecinin devam etmekte oluşudur.
Oysa siyaset hâlâ sanayi toplumu kavramlarıyla düşünmektedir. Zira işçi–işveren, sağ–sol, devlet–piyasa gibi ikilikler, yeni toplumsal gerçekliği açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Gig ekonomisi, platform kapitalizmi, veri sömürüsü ve algoritmik iktidar gibi olgular henüz siyasal tahayyülün merkezine yerleşmemiş görünmektedir.
Bu noktada siyaset, aslında bir zaman uyumsuzluğu sorunu yaşamaktadır: Toplum ve ekonomik realiteler geleceğe doğru hızla akarken siyaset geçmişte donmuş kavramlarla konuşmaktadır. Bu nedenle siyasal söylem, toplumsal deneyimle bağını kaybetmekte genç kuşaklar siyaseti temsil alanı olarak değil, uzak ve anlamsız bir yapı olarak algılamaktadır. Dünya genelinde düşme eğilimi yaşadığı bariz olan seçimlere katılım oranları, artan apolitikleşme ve genişleyen sistem karşıtı eğilimler bu kopuşun göstergeleri olarak düşünülebilir.
Siyaset üretme yeteneğine sahip olması beklenen siyasetin yeni siyaset üretememenin bir diğer boyutu, etik ve normatif çerçevenin erozyona uğraması ile ilişkilidir. Zira siyaset, adalet, eşitlik, özgürlük ve dayanışma gibi normatif idealler etrafında değil; güvenlik, beka, istikrar ve tehdit gibi negatif kavramlar üzerinden kurulmaktadır. Bu da siyaseti kurucu değil, savunmacı bir alana dönüştürmektedir.
Bu minvalde geleceği inşa etmek yerine, mevcut düzeni koruma refleksi ağır basmaktadır. Oysa tarihsel olarak büyük siyasal dönüşümler, her zaman güçlü normatif vizyonlar sayesinde mümkün olmuştur. Sosyal demokrasi, refah devleti, insan hakları rejiminin inşası gibi olgular normatif arayışların bir tezahürü şeklinde oluşmuştur.
Sonuç olarak, hem Türkiye’de hem de dünyada yaşanan siyasal tıkanma, basit bir liderlik ya da ideoloji kriz olmaktan ziyade, tarihsel bir uyumsuzluk krizi gibi görünmektedir. Çünkü siyaset, yeni pek çok toplumsal gerçeklik içinde eski kavramlarla konuşmayı tercih etmekte; bu nedenle toplumu dönüştürmek yerine, toplumun gerisinde kalmaya devam etmektedir.
Yeni bir siyaset, ancak dijital çağın ekonomi politiğini, ekolojik sınırları, çoklu kimlikleri ve yeni eşitsizlik biçimlerini merkeze alan düzlemde şekillenmelidir. Toplumsal kesimler üzerinde korku iklimi oluşturmak suretiyle değil umut ortamı üreterek etkili olmaya çalışmalıdır.
Yeni siyaset, geçen yüzyılın enstrümanlarından olan kimlik siyaseti ile değil ortak gelecek üzerinden konuşan bir kurucu tahayyül inşa etmeye çalışmalıdır.
Aksi hâlde siyaset, kendi kendini tekrar eden bir retorik alanı olmaya devam edecektir. Toplumsal değişimin öznesi olmaktan çıkacak ve onun gerisinden konuşan bir yankı odasına dönüşecektir.
Çoğunluğu yeni dönemin koşullarını okuyamayan yaşlı zihinler ve köhneleşmiş fikir sahipleri eliyle sürdürülmeye çalışılan siyasetin hem Türkiye hem Dünya için bu haliyle sunabileceği seçenek kısıtlı görünmektedir.