Türkiye, tarihsel süreç içinde birçok travma yaşamış, krizlerle yoğrulmuş bir toplumdur. Ancak yaşanan bu krizler, toplumsal dönüşüm yaratmak yerine, aksine bir tür hastalıklı döngüye yol açmıştır. Sürekli olarak “öteki” yaratma, linç kültürünü besleme ve şiddeti normalleştirme eğilimi, Türkiye toplumunun psikolojik ve sosyolojik açıdan sağlıksız bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
Türkiye toplumu tarihsel olarak linç kültürünü üretmektedir. Linç kültürü, bireyin düşünmeden, sorgulamadan, içinde bulunduğu kitlenin duygu ve tepkilerine teslim olmasını sağlar. Bu, aslında kolektif bilinçaltımızın en karanlık noktalarından biridir. Kendi gibi düşünmeyeni “öteki” olarak algılayan kitleler, hakikatle yüzleşmekten kaçınarak şiddete başvurmaktadır.
Bu durum, bireysel psikolojide paranoya ve güvensizliği, toplumsal psikolojide ise sürekli bir tehdit algısını besler. Bu algının, “ötekileştirme” mekanizmasını her toplumsal olayda yeniden üretmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden yıllardır kategorik olarak her türden ötekileştirmeye maruz kalanların, tarihsel ve sosyolojik realiteye aykırı olarak kendi “ötekisini” inşa etme çabalarını, “nöbetleşe ötekileştirme” olarak kodluyorum. Bu yaklaşım, esasen çatıya çıkanın merdiveni itmesi misali ciddi bir ahlaki sorundur.
Toplumsal Travmalar ve Süregelen Döngü
Türkiye’de her neslin hafızasında büyük toplumsal travmalar yer almaktadır. Darbeler, ekonomik krizler, siyasi çatışmalar ve kutuplaşmalar, bireylerin ve toplumun bilinçaltında derin yaralar açmıştır. Ancak bu yaralar sağlıklı bir şekilde iyileştirilmemiş, aksine sürekli kanatılan ve tekrar tekrar açılan bir yara haline gelmiştir. Bunun sonucunda toplum, korku ve güvensizlik duygularıyla hareket etmeye alışmış, bireyler arasında empati ve hoşgörü yerine saldırganlık ve nefret yaygınlaşmıştır.
Sosyolojik olarak bakıldığında, toplum içindeki bireylerin kendini ifade etme biçimleri otoriter kalıplarla şekillenmiştir. Birey, kendini ancak belli grupların parçası olarak var edebileceğini düşündüğünde, bireysel düşünce üretme yetisini kaybeder. Bu durum, sorgulama yerine biat kültürünü besler ve bireyin bağımsız hareket etmesini engeller.
Hasta Toplumun Belirtileri
Bir toplumun psikolojik olarak sağlıksız olduğuna dair belirtiler şu şekilde sıralanabilir:
- Sürekli Kutuplaşma ve Düşman Yaratma: Toplum, kendi içinde sürekli olarak karşıt gruplar oluşturur ve bu gruplar birbirlerini tehdit olarak algılar. Bu algı, maalesef belirli dönemlerde bazı kitleler ve/veya aktörler üzerinden pratiğe dönüşür
- Hakikatle Yüzleşememe: Geçmişte yaşanan travmalar ve hatalarla hesaplaşmak yerine, bunları inkâr etmek veya yok saymak tercih edilir. Resmi tarih anlatısı ve eğitim sistemi bu anlamda önemli bir işlev görür.
- Şiddetin Meşrulaştırılması: Fikir üretmek ve tartışmak yerine, doğrudan fiziksel veya psikolojik şiddete başvurulur. Özellikle hukuka olan inancın zayıfladığı toplumlarda; hukukun gücü, yerini gücün hukukuna bırakır.
- Güvensizlik ve Komplo Teorileri: Bireyler, içinde bulundukları sistemi ve toplumu güvensiz olarak algılar, sürekli olarak bir düşman veya tehdit arayışında olur. Varlık sebebini bir düşmana borçlu olanlar için, düşman yoksa bile yaratılmak zorundadır.
- Biat Kültürü ve Sorgulama Eksikliği: Bireyler, güçlü figürlere veya ideolojilere sorgusuz sualsiz bağlılık gösterir ve kendi düşüncelerini geliştirmekten kaçınır. Lider kültü, bu anlamda önemli bir örnektir. Biraz mit, biraz duygu sömürüsü, bolca propaganda ve elbette, halkın buna gönüllü olarak inanma isteğiyle şekillenen tarihin en eski pazarlama stratejilerinden biri olan lider kültü.
Çözüm Yolları: Hasta Toplumu İyileştirmek Mümkün mü?
Toplumsal olarak bu hastalıklı döngüyü kırmanın tek yolu, hakikatle yüzleşmek ve bireysel farkındalığı artırmaktır. Daha fazla ekonomik refah, özgürlük, demokrasi, şeffaflık, hoşgörü ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin toplumda kökleşmesi gerekir.
Bu bağlamda bireyi önceleyen ve bireye haysiyetli bir yaşam için gerekli tüm standartları sağlayan demokratik bir toplum inşa edilmelidir. Aksi halde, Hannah Arendt’in de belirttiği gibi, “Gerçeklikten bu kadar uzak ve bu kadar fikirsiz olmak, belki de insanın bünyesinde bulunan bütün şeytani içgüdülerin vereceği zarardan daha büyük bir yıkıma yol açabilir.” Türkiye toplumu olarak, içinde bulunduğumuz bu psikolojik ve sosyolojik hastalığı fark etmek ve iyileşme yolunda adım atmak zorundayız.
Aksi halde, nesiller boyu süregelen bu hastalıklı döngü, toplumun geleceğini de karanlığa sürüklemeye devam edecektir. Ayrıca insani ve imani değerlerin hızla kirlendiği böylesi bir toplumda/zamanda, kalbimizi ve vicdanımızı temiz tutup hak ve adaletten yana tavır almak ve haysiyeti korumak… Her alanda yaşadığımız derin sosyal çürümeye karşı bundan daha büyük bir sınav, daha şanlı bir direniş ve daha soylu bir mücadele pratiği düşünemiyorum.
Kalemine sağlık hocam.. Çok doğru bir analiz..
Ciltleri sığdırmışsınız Hocam. Kaleminize, güzel yüreğinize sağlık.