Giriş
Recep Tayyip Erdoğan’ın İslam dünyasındaki farklı topluluklar nezdinde, şimdiye kadar hiç bir Türk lidere nasip olmayacak biçimde heyecan uyandırmasının nedenleri neler olabilir? Sosyolojik olarak bu farklı heyecan nasıl açıklanabilir? Bu yazıda bu faktörün olası nedenleri üzerinde durulacaktır.

Öncelikle bu soru, karizma–tarih–siyaset–kimlik eksenlerinin kesiştiği oldukça katmanlı bir sosyolojik olguya işaret etmektedir. Zira Recep Tayyip Erdoğan’ın İslam dünyasında –Arap Ülkeleri, Güney Asya’daki müslüman ülkeler, Afrika’daki müslüman nüfus ve dünyanın her yerine dağılmış farklı diaspora Müslümanları da dâhil olmak üzere– farklı topluluklar nezdinde güçlü bir heyecan ve sembolik karşılık üretmesinin tek bir nedene indirgenmesi mümkün görünmemektedir.
Bu tartışma, çeşitli yönlerden sosyolojik düzlemler halinde açıklanabilir. Bunların ilki karizmatik liderlikle sembolize edilmeyi haklı kılmaktadır.
1. Karizmatik Liderlik ve Weber Eksenli Bakış
Max Weber’in karizmatik otorite tanımı burada anahtar bir kavram olarak düşünülebilir. Zira Erdoğan, İslam dünyasında kurumsal değil kişisel bir temsil üretmektedir. Bu temsil içerisinde geleneksel olmuş ve adeta kanıksanmış mevcut düzeni sorgulayan özellikleri ile ön plana çıkmıştır.
Bu sorgulama özellikleri ile “mazlumlar adına konuşan” bir profil oluşturmuştur. Üstelik profilini oluştururken bedel ödediği düşünülen bir figür olarak geniş toplum kesimlerince algılanmaktadır
Bu sorgulama nitelikleri özellikle sömürgecilik sonrası toplumlarda çok güçlü bir duygusal rezonans yaratmaktadır. İslam dünyasının %90’ından fazlasının sömürgecilik geçmişi olduğu düşünülecek olursa bu toplumlar, genellikle bürokratik, edilgen ve Batı uyumlu elitler tarafından yönetilmiş olmanın hafızasını taşıyan toplum kesimleri değişim taleplerinde son noktaya gelmiştir.
2. Post-Emperyal Travma ve “Dik Duran Müslüman” Figürü
İslam dünyasının büyük kısmı için 20. yüzyıl sömürgecilik geçmişine sahip olma ve Batı-ABD karşısında edilgen bir pozisyon ihraz etme anlamında geçen yılları temsil etmektedir.
Sömürge müslüman uluslar yakın zamanda kadar birer birer bağımsızlıklarını kazanmaya devam etmiş olmalarına rağmen bu bağımsızlık sembolik düzeyde kalmış ve zihinsel bağımsızlık fikrinden uzak bir görüntü arz etmektedir.
Erdoğan’ın pek çok söyleminde sıkça vurgulanan “Dünyanın beşten büyük olduğu” iddiası bu zincirlerinden kurtulma özlemine yönelik bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. Bu iddianın, maddi ve manevi argümanlarla temellendirilmesi konusunda, Erdoğan’ın bu coğrafyada iktidarda kaldığı çeyrek yüzyılda somut ve ölçülebilir bir gösterge ortaya çıkmamış olmasına rağmen söylemin müşteriler nezdinde büyük bir heyecan yarattığı ifade edilebilir.
Benzer şekilde “Mazlumların sesi” olmaya çalışması da post kolonyal dönem sancıları yaşamaya devam eden müslüman toplumlar açısından heyecan verici olmuştur. “Batı’ya karşı itiraz” barındıran bu söylemler genellikle hem İslam dünyasından hem de Batı’da karşılık bulmuştur.
İslam toplumları, bir kaç yüz yıldır yaşadıkları bu kolektif travmanın dilsel karşılığını Erdoğan’ın söylemlerinde bulmuştur. Bu söylemelerde Erdoğan Türkiye’nin değil bastırılmış Müslüman öznenin sesi olarak okunmaya çalışılmaktadır.
Bu yüzden Fas’ta, Pakistan’da, Somali’de veya Avrupa diasporasında Erdoğan sevgisinin, Türkiye iç siyasetinden bağımsız bir anlam kazandığı ifade edilebilir. Tersine, içeride özgürlük alanlarının daraltılması ve otoriterleşme eğilimlerinin artmasının “seküler bir geçmişten intikam alma” biçiminde değerlendirildiği durumlarla da karşılaşılmaktadır.
3. Osmanlı Hafızası ve “Seküler Kopuşun Tersine Çevrilmesi”
Sosyolojik olarak Erdoğan’ın temsil ettiği şeylerden biri “Osmanlı sonrası İslam dünyasında ilk kez, Batı’ya rağmen ayakta duran, Müslüman kimliğini kamusal alana taşıyan lider” olma ünvanını halen sürdürüyor olmasıdır.
Bu statüko Osmanlı’yı doğrudan bir imparatorluk özlemi olarak görmekten ziyade koruyucu merkez (hamî) fikri üzerinden okumayı gerektirmektedir. Bu noktada ortaya çıkan heyecan Neo-Osmanlıcı yayılmacılık beklentisinden farklı bir arayışı temsil etmektedir. “Yeniden saygı gören Müslüman merkez” olma duygusu, tarihteki bir çok parlak İslam başarısından daha önemli görülmektedir.
Müslüman toplumların, özellikle sekizinci yüzyıldan itibaren neredeyse bin yıla yakın süren parlak dönemlerin ardından Batı karşısında pek çok alanda tam bir fiyasko yaşamış olmasının bu merkez ihtiyacı bağlamında önemi çok büyüktür.
4. Arap Milliyetçiliğinin Çöküşü Sonrası Ortaya Çıkan Boşluğun Doldurulması
İkinci Dünya Savaşı sonrası İslam toplumlarında meydana gelen hareketlilik 21. yüzyılda Erdoğan figürü ile temsil edilen bir efsanenin konumunu pekiştirmesini de sağlamıştır.
1950–1980 döneminde Arap dünyasında Nasır dönemi gören, Baas rejimlerini tecrübe eden ve Pan-Arap milliyetçiliği düzleminde bir araya gelmeye çalışan Orta Doğu denklemi zaman zaman büyük umutlar türetmişti.
Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesi sonrası ortaya çıkan boşluğu doldurma fikrini temsil eden bu büyük tarihsel özlem, pratikte Osmanlı’nın kaderiyle benzer bir akıbetle karşılaşmakta gecikmedi. Zira büyük umutlarla yeşeren bu ideoloji hızla otoriterliğe, ekonomik çöküşe ve askerî vesayete evrildi.
Öyle ki bu gün silahlı güçler, İslam’ın nazlı çocuğu Mısır‘da ekonominin de en zinde gücünü temsil etmektedir. Müslüman Kardeşler ve Muhammed Mursi tecrübesinin başlamadan bitmesinin ardından yatan en büyük ekonomi-politik gerekçelerden birisi bu faktör olmuştur.
Müslüman toplumlarda sonuçta ortaya çıkan şey ne İslami, ne demokratik ne de bağımsız bir siyasal model olma özelliklerine sahip olabilmiştir. Son çeyrek asırda ortaya çıkan tecrübeler bağlamında
Erdoğan’ın temsil ettiği güç ise, en azından algı düzeyinde şu faktörlerden beslenmektedir: a) Seçimle iş başına gelmesi ve seçimle gitme potansiyeli taşıması; b) Dindar kimliği açık biçimde sergileyerek iktidarını sürdürmeyi başarabilmesi, üstelik bu kimliği ile dünya sistemi içerisinde hatırı sayılır bir saygınlık elde edebilmiş olması; c) Yer yer ekonomik başarı hikâyesi ortaya çıkarabilen bir lider figürünü temsil ediyor olması.
5. Medya Çağı, Duygusal Dil ve Performans Siyaseti
Erdoğan’ın medya çağında kitleleri etkilemek için kullandığı hitabeti akademik veya teknik bir dil ya da retorik barındırmaktan ziyade duygusal, ahlaki ve doğrudan konuyu gündeme getirme niteliğine sahip bir dildir. Bu etkileyici dil uydu televizyonları, sosyal medya kanalları ve kısa video kesitleri aracılığıyla özellikle genç ve siyasallaşmış müslüman kitleler üzerinde hızla yayılmıştır.
Bu retorikte ve medyatik dilde önemli olan unsurun, söylenenlerin doğruluğu veya temsil ettiği objektif ölçütler değil, kitleler tarafından hissedilen veya satın alınan temsil olduğu ifade edilebilir.
6. Karşılaştırmalı Algı: “Bir Bizdekine Bak, Bir de Erdoğan’a”
Birçok İslam ülkesinde halkların zihnindeki karşılaştırma aşağıdaki tabloda basitçe özetlendiği gibidir:
| Yerel Lider | Erdoğan Algısı |
|---|---|
| Batı’ya bağımlı | Batı’ya meydan okuyan |
| Halktan kopuk | Halkın içinden çıkan |
| Sessiz, edilgen ve silik | Yüksek sesli, buyurgan ve öz güveni yüksek |
| Statükocu ve koltuk düşkünü | Mücadeleci ve koltuğu hak eden profil |
Bu karşıtlık, Erdoğan’ı yerel hayal kırıklıklarının yerine konan sembolik bir figür haline getirmiştir. Sonuçta geniş halk kitleleri ezik olmayan, edilgenliğe rıza göstermeyen ve halkının çıkarlarını sürekli gözettiğine inanılan figürlerin ortaya çıkmasını talep etmektedir. Pek çok örnekte görüldüğü gibi, müslüman liderler büyük ölçüde bu profilin dışında olup emanetçi bir görüntü arz etmektedir.
Sonuç: Bir Siyasetçiden Fazlası Olarak Erdoğan
Sosyolojik olarak Erdoğan’a atfedilen anlam iç içe geçmiş bir çok öge ile açıklanabilir. Bu minvalde Erdoğan, İslam dünyasında bir zamanlar hilafetin merkezi olan bir coğrafyada liderlik merkezli olarak temayüz etmiş olmasına karşın bir ülkeyi değil o coğrafyada uzun zamandır rastlanmayan bir özgüveni temsil etmektedir.
Bu anlamda müslüman toplumlar nezdinde büyük bir heyecan oluşturmuş ve ilerleyen yaşına rağmen bu heyecan dalgasını sürdürmeye devam etmektedir. Bu heyecan, kısa vadede kalıcı bir siyasal birlik anlamına gelmeyecek, somut bir İslam dünyası entegrasyonu üretmeyebilecek ama sembolik düzeyde güçlü bir profil ortaya çıkarmaktadır.
Öyle ki, son bir kaç yüz yıldır cihanın her yanında meydana gelen sallantılar sonucu büyük bir enkazın altında mahsur kalmış müslüman toplumlar için, molozları toplama ve binayı yeniden dikmeye yönelik “sembolik ama güçlü” bir çağrı bile cihana değer bulunmaktadır.