Üniversite, özellikle devlet üniversitesi, temellerini iki görünmez ama güçlü sütuna dayandırır: talebenin hevesi ve hocanın nefesi. Heves, öğrencinin gözlerindeki ışık, merakının kıvılcımıdır; nefes ise hocanın deneyimi, emeği, sabrı ve zamanla yoğrulmuş bilgeliğidir.
Bu iki unsur birbirine kenetlendikçe, bilgi akar, düşünce yeşerir ve akademik bir hayat inşa edilir. Dersler, konferanslar, laboratuvarlar… her şey bu uyumun içinde anlam bulur.
Vakıf üniversiteleri ise bu iki sütunu biraz görmezden gelir. Onların temeli, öğrencinin hevesi veya hocanın nefesi değil, babanın kesesi üzerine kuruludur. Burada para, görünmez bir çimento gibi bütün yapıyı ayakta tutar.
Öğrencinin hevesi varsa da, ödenmiş ücretin gölgesinde sönük kalır; hocanın nefesi varsa da, baba kesesinin gürültüsü arasında kaybolur. Dersler, bilgi ve merak uğruna değil, zaman zaman bir sermaye göstergesi olarak işlenir.
Devlet üniversitesinde öğrenci, merakını ve emeğini öncelikli kılar; hocanın nefesi ile birleşen bu süreç, bir nehrin akışı gibidir, doğal ve canlı. Vakıf üniversitesinde ise nehir, keseden gelen yapay bir kanal ile yönlendirilir; suyun kendi sesi duyulmaz, akışın ritmi keseden çıkar.
Öğrenci bazen sadece oturur, para ödenmiş derse katılır; hoca bazen sadece sınıfa gelir, çünkü başka bir iş veya bağışçı baskısı vardır.
Ironik olan şudur: Talebenin hevesi ve hocanın nefesi, devlet üniversitesinde bir yapıtaşıyken; vakıf üniversitesinde adeta birer dekor olur. Gerçek bilgi ve araştırma çabası, kesenin gölgesinde sönmeye yüz tutar. Para ile ölçülen akademik değer, doğal öğrenme sürecini biçimlendirir, hatta kimi zaman boğar.
Vakıf üniversitesinde öğrenci bazen kendi hevesini bile unutacak kadar dış etkilere maruz kalır. “Babamın kesseyi var, her şey hazır” düşüncesi, doğal merakın önüne geçer. Hoca ise bazen bilgi aktarmaktan çok, kesenin taleplerini yerine getirme derdindedir. Akademik nefes, bir noktada kesenin uğultusu ile boğulabilir.
Devlet üniversitesinin masumiyeti burada ortaya çıkar: Heves ve nefes birbirine dokunduğu sürece bilgi özgürce akar, düşünce kendi yolunu çizer. Vakıf üniversiteleri ise bazen bu doğal akışı kesenin gölgesinde kaybettirir; ironi buradadır: Öğrenci ders görür, diploma alır ama heves ve nefesin yaratacağı gerçek bilgi akışı eksiktir.
Sonuçta devlet üniversitesi, tabiatın kendi kanunlarıyla işler; vakıf üniversitesi ise insan iradesinin, babanın cüzdanının ve bazen de paranın ritmiyle şekillenir.
Akademi, bir nehir gibi akar mı, yoksa bir kanalizasyon gibi yönlendirilir mi; işte fark burada saklıdır.
Talebenin gözündeki ışık sönmemeli, hocanın nefesi boğulmamalıdır. Para, yalnızca destek olmalı, temel değil.
Çünkü bilgi ve merak, hiçbir kesenin büyüklüğüyle ölçülemez; heves ve nefes, onları aşan bir güçtür.