“Kılavuzuma baktım kadındı, şaşırdım, çıplaktı. Biraz dikkat edince vücudunun üstünde boynundan ayak bileklerine kadar bir deri gibi yapışık, ipekten daha ince, şeffaf ve mavi bir elbise gördüm. Kemiksiz gibi, hafif, zayıf, uzun, hareketsiz halinde bile kıvraklığı belli. Görülmemiş plastik nispetleriyle insanı bir bakışta hayran edecek kadar biçimli bir vücut. Yüzünde peçeye benzeyen örümcek ağından daha ince bir sis tabakası var. İri gözleri dosdoğru ruha bakıyor. Gözlerim zengin ifadeli ve küçük ağzının üstünde eski dünyamdan kalan arzuların verdiği dikkatle dururken, devamlı bir şimşek aydınlığına benzeyen keskin bir ışık beni sıçrattı. İskeleye doğru baktım. Yelkenli durmuştu. Kılavuzum nefes halinde bir sesle bana ihtar etti. Dikkat ediniz. Fizyonomi ve tavır yoklamanız yapılıyor. İçinizi okurlar. Eski dünya aşislerinizden kurtulunuz. Yoksa kabul edilmezsiniz. Yüzüme vuran ışık çok keskin olduğu halde gözlerimi rahatsız etmiyordu. Allah’tan beni utandırmamasını içimden niyaz ederken büyük ışık birdenbire söndü. Kılavuzumun yoklamanın bittiğini haber verdi ve dedi ki, şimdi karşıki büyük kulede bir ışık yanacak. Kırmızı ise reddedildiniz. Yeşil ise kabul edildiniz. Sakin bir dikkatle kuleye baktım ve beni utandırmaması için Allah’a tekrar yalvardım. Ne kadar zaman?”
Bu paragraf, Safa’nın insan ruhunun sınavını, estetik ve metafizik bir dille aktardığı en yoğun sahnelerden biridir. İlk bakışta kılavuzun çıplaklığı, fiziksel bir tanımlama gibi görünse de, aslında insanın kendi içsel ve ruhsal dürüstlüğüyle yüzleşmesinin simgesidir.
Çıplaklık, maskelerden, süslerden ve sahte davranışlardan arınmayı temsil eder; ruhun kendi gerçeğiyle, arzularıyla ve geçmiş deneyimleriyle doğrudan yüzleşmesini zorunlu kılar.
Kılavuzun üzerindeki elbise tanımı, sembolik bir zarafet ve içsel huzuru yansıtır: “boynundan ayak bileklerine kadar bir deri gibi yapışık, ipekten daha ince, şeffaf ve mavi bir elbise…” Mavi renk, dinginliği, huzuru ve ruhsal sükûneti simgeler; şeffaflık ve ipeklik ise narinliği ve kırılganlığı, yani ruhun sınavdan geçişinin estetik ve hassas yönünü belirtir.
Elbisenin “deri gibi yapışık” olması, kılavuzun hem görünür hem de erişilebilir bir metafor olduğunu gösterir; ruhsal sınavın, fiziksel dünyada da bir karşılığının olduğuna işaret eder.
Kılavuzun fiziksel betimlemesi—“kemiksiz gibi, hafif, zayıf, uzun, hareketsiz hâline bile kıvraklığı belli”—insan formunun estetik bir heykel gibi sunulmasını sağlar. Dış biçim estetik ve dikkat çekici, ancak iç dünyası hâlâ görünmezdir.
Safa burada, insan ruhunun görünmeyen yönleriyle sınanmasını vurgular: dış form, yalnızca içsel değerlerin bir yansımasıdır. Hafiflik ve kıvraklık, sınav sürecindeki ruhun hem dirayetli hem de esnek olmasını simgeler; ruh, sınav öncesi hem hassas hem hazırlıklı olmalıdır.
Kılavuzun gözlerinin doğrudan ruha bakması ve ışığın metafizik etkisi, tahlilin en kritik noktalarından biridir:“İri gözleri dosdoğru ruha bakıyor… devamlı bir şimşek aydınlığına benzeyen keskin bir ışık beni sıçrattı.”
Burada ışık, geçmiş arzuların, nefretin, ihtirasın ve eski benliğin değerlendirilmesini simgeler. Keskin ışık gözleri rahatsız etmez, çünkü sınav acı verici değil; farkındalık yaratıcıdır. İnsan, ışığın ve bakışın altında kendi ruhunu okur, eski dünyadan gelen bağlılıklardan ve arzulardan arınmaya başlar.
İskele ve yelkenli sahnesi, geçişin ve ruhsal yolculuğun mekânsal simgesidir. İskele, sınavın başlangıcını; yelkenli ise ruhun metafizik yolculuğunu ve Simerenya’ya geçişi temsil eder. Kılavuzun uyarısı ve “fizyonomi ve tavır yoklaması” ifadesi, içsel sınavın sadece davranış değil, duygular, arzular ve bilinçaltı yönelimleri de kapsadığını gösterir. Bu bağlamda Simerenya, salt bir mekânsal varış değil, ruhsal bir yükseliş ve arınma alanıdır; eski benlik terk edilmeden bu geçiş mümkün olmaz.
Kulede yanacak ışıklar—kırmızı ve yeşil—sınavın sonuçlarını sembolize eder: kırmızı, reddedilmeyi; yeşil, kabul edilmişliği ve ruhsal olgunluğu temsil eder. Safa, buradaki renkler aracılığıyla, insanın içsel hazırlığı ve ruhsal arınma derecesini somut bir şekilde okura aktarır.
Bu sahne, Safa’nın rüya ile gerçeklik arasındaki sınırları kullanma ustalığını da gösterir. Kılavuzun metafizik karakteri, ışık, renk ve fiziksel tasvirler, okurun hem estetik hem psikolojik hem de ruhsal boyutta deneyimlemesini sağlar. Kılavuz, hem rehber hem sınavcıdır; çıplaklığı, şeffaflığı, mavi elbisesi, keskin bakışı ve hafif bedeni, ruhsal yolculuğun ve arınmanın tüm inceliklerini simgeler.
Sonuç olarak, bu paragraf Safa’nın insan ruhunun sınavını, estetik, metafizik ve psikolojik boyutlarıyla birleştirdiği bir anlatıdır. Kılavuzun tasviri, insanın kendi içsel yolculuğuna dair bir rehberdir; çıplaklık ve şeffaflık, içsel dürüstlüğü; mavi elbise, huzuru ve sükûneti; gözler ve ışık, ruhsal okuma ve sınav mekanizmasını; iskele ve yelkenli, geçiş ve metafizik yolculuğu; kırmızı ve yeşil ışıklar ise ruhsal arınma ve olgunluğu simgeler. Simerenya, burada hem bir hayal ülkesi hem de insan ruhunun ulaşabileceği metafizik bir idealdir.
Besim, Peyami Safa’nın Yalnızız adlı romanında, konuşurken düşünmeyi sevmeyen bir adam olarak tasvir edilir. Bu kısa cümle, karakterin psikolojik yapısına dair oldukça yoğun bir ipucu taşır ve onun bilişsel, kişiliksel ve sosyal özelliklerini tek bir bakışta ortaya koyar.
Psikoloji perspektifinden değerlendirildiğinde, Besim’in düşünmeyi sevmemesi, onun bilişsel motivasyon eksikliğine işaret eder. Bireylerin problem çözme, analiz ve soyutlama yapma düzeylerini ölçen “düşünsel ihtiyaç” kavramı açısından Besim, düşük puanlı bir profili yansıtır; yani zihinsel çaba ve entelektüel uğraş yerine hazır ve basit çözümlere yönelir. Bu yönüyle, aktif muhakeme ve eleştirel düşünceden kaçınması, onun yaşamını yüzeysel bir biçimde sürdürmesine neden olur.
Kişilik özellikleri açısından da Besim’in davranışı, pasiflik ve refleksivite eksikliği ile ilişkilidir. Düşünmeyi sevmeyen bir kişi, sosyal ortamlarda genellikle tartışmalara ve entelektüel diyaloğa katılmak yerine gözlemci veya uyum sağlayıcı bir konum alır.
Bu durum, onun hem bireysel hem de toplumsal davranışlarında yüzeysel bir yapı sergilemesine yol açar. Dolayısıyla Besim’in karakteri, yalnızca bilişsel bir eğilim değil, aynı zamanda bir kişilik profili sunar: sorumluluk almaktan kaçınan, derin düşünce yerine rutin ve hazır çözümleri tercih eden, sosyal etkileşimde pasif kalan bir birey.
Psikodinamik bir bakış açısı da cümlenin anlamını derinleştirir. Düşünmeyi sevmemek, bilinçdışı bir kaçış mekanizması olarak değerlendirilebilir; Besim, kendi düşüncelerinin karmaşıklığı veya zihinsel sorumluluk getirdiği gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınır. Bu kaçış, kaygıdan korunma ve rahatlamayı sağlama işlevi görür. Böylece zihinsel tembellik, onun için hem bir korunma hem de bir yaşam tarzı hâline gelir.
Sosyolojik ve psikolojik etkileşim bağlamında Besim’in tavrı, toplumsal rolünü de şekillendirir. Düşünsel tembelliği, onu yaratıcı veya yenilikçi katkılardan uzaklaştırır, dolayısıyla çevresindeki sosyal ve entelektüel süreçlere pasif bir katılım sağlar. Bu durum, karakterin roman içerisindeki etkileşimlerini ve ilişkilerini, genellikle yüzeysel ve rutinle sınırlı kılar. Besim, yalnızca kendi iç dünyasının sınırları içinde hareket eder; sosyal ve entelektüel anlamda derin bir katılım sergilemez.
Sonuç olarak Peyami Safa, “Besim konuşurken düşünmeyi sevmeyen adamlardandı” cümlesiyle, karakterin bilişsel tercihlerini, kişilik yapısını, sosyal tutumunu ve psikodinamik yönelimini özetler.
Bu kısa ifade, okuyucuya Besim’in entelektüel tembelliğini, pasifliğini ve toplumsal bağlamdaki yüzeyselliğini etkili bir biçimde aktarır. Aynı zamanda bireysel psikolojinin toplumsal etkileşimlerle nasıl şekillendiğine dair bir örnek sunar; çünkü Besim’in düşünceye karşı mesafesi, onun hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkinin temel karakterini belirler.