Sessizliğin Haysiyetiyle Gelen Adam: Topçu’nun Ersoy’u
Topçu, Akif’i şöyle tasvir eder; Hattab’ın oğlu Ömer’in XX.asırda yaşayan müridi, onun gibi haşin mizaçlı, sert yürüyüşlü, zulme karşı tahammülsüz, riya karşısında şiddeti taşıran, bir iman ve isyân heykelidir.” Aslında bu tasvir her yönüyle olmasa dahi birçok yönüyle Topçu’nun kendisini tasvir ettiği söylenebilir.
Bu benzerlik daha çok “İsyan Ahlak”ında kendini gösterir. Çünkü Topçu’nun isyanında ki ahlak, Akif’in isyanında ki ahlaktan farklı değildir. Topçu ve Akif’in bir benzerliği de Topçu Akif‘ten, Akif’de Topçu’dan daha fazla dini, siyaseti ticarileştiren üfürükçü din adamlarından muzdarip olmalarıdır. Akif’i anlamak ne kadar zor ne kadar kolay ve ince “iş” ise, Topçu’yu da anlamak o kadar zor, o kadar kolay ve ince iş’tir.
Topçu’nun gözünde Ersoy’un hali, ahlakın ve tevazuunun sessiz ihtişamıdır. Öyle ki, o geldiğinde ne büyük sözler söylenirdi, ne de gösterişli ağırlamalar yapılırdı. Lakin onun gelişiyle birlikte odadaki hava değişir, kalpler ciddileşir, düşünceler hizaya girerdi. Zira gelen yalnız bir adam değil, bir çağrının, bir vicdanın ve bir milletin hafızasıydı.
Bu haliyle Ersoy, yalnız bir mütefekkir değil; bir terbiyenin, bir inceliğin ve bir direnişin timsaliydi. Topçu’nun gözünde o, makamın değil vakarın; sözün değil sorumluluğun adamıydı. Gelip geçici şöhretlerin değil, kökü ahlâka dayanan bir isyanın sesiydi.
Nurettin Topçu’nun “Safahat, hayatın sefaletlerine karşı yazılmış bir isyan kitabıdır” sözü, Mehmet Akif’in edebi ve ahlaki duruşunu, şiirle birleştirdiği isyanın ruhunu veciz biçimde özetler. Bu cümlede “isyan” kavramı sıradan bir başkaldırı ya da anarşizm anlamında değil; aksine, ruhu kanamış, vicdanı sızlayan, insanlık değerlerine sahip çıkan bir mütefekkirin, hayatın çürümüşlüklerine, sosyal adaletsizliklere, ahlaki çözülmelere karşı giriştiği haklı ve ahlaki bir direniş anlamındadır. Topçu’nun “isyan ahlakı” ile örtüşen bu şiirsel duruş, Mehmet Akif’in tüm varlığını adadığı bir dertlenmenin ürünüdür.
Safahat, yalnızca bir şiir kitabı değildir; o, bir vicdanın sesi, bir milletin acısına tutulmuş aynadır. Akif, halkın içinde yaşamış, onların açlığını, yoksulluğunu, zilletini bizzat tecrübe etmiş bir münevverdir. Onun şiiri, yüksek salonlarda yazılmış estetize dizelerden değil; sokaktan, camiden, mahalleden, cepheden gelen iniltilerin yankısıdır. “Kimi yamyam kimi Hindu / Ne hayâsızca taarruz…” diye haykıran Akif, yalnızca dış düşmana değil, içimizdeki çürümenin, değer erozyonunun da karşısında dimdik duran bir ahlak nöbetçisidir.
İşte bu yönüyle Safahat, sefalet karşısında bir sükût değil; aksine, bir diriliş çağrısıdır. Her şiiri, halkın yüreğinde yankılanan bir çığlıktır. Zira Akif’in kalemi, kanayan bir vicdanın kalemidir. Topçu, bu vicdanın şiire bürünmüş hâlini “isyan” kelimesiyle ifade ederken, aslında Akif’in buhranlar karşısında gösterdiği ahlaki direnci yüceltmektedir. Topçu’ya göre gerçek isyan, Allah’ın çizdiği adalet çizgisi bozulduğunda başlar. İşte Akif’in isyanı da budur: ahlaksızlığa, sömürüye, cehalete, riyakârlığa ve zulme karşı bir isyandır bu.
Safahat, milletin ruhundaki kırılmayı, onun içten içe çürüyüşünü teşhis eder. Fakat aynı zamanda bu kırık ruhu onaracak bir maneviyatı, bir sorumluluk duygusunu da telkin eder. Akif’in şiirinde sadece sitem yoktur; umut da vardır. Çünkü onun isyanı yıkıcı değil, inşa edicidir. Topçu’nun deyimiyle, bu “isyan ahlakı”, bizi kendi içimizde bir muhasebeye, arınmaya ve yeniden dirilmeye çağırır.
Sonuç olarak Safahat, yalnızca bir edebiyat metni değil; bir ahlak manifestosu, bir toplumsal vicdan belgesidir. Topçu’nun Akif’e bu denli hayranlıkla yaklaşması, onun da aynı “isyan ahlakı”nın mümessili olmasındandır. Her iki mütefekkir de, inançla yoğrulmuş bir adalet duygusunu, milletin kurtuluş reçetesi olarak görmüşlerdir.
Ve bu bağlamda Safahat, hayatın sefaletlerine karşı yazılmış bir isyan kitabı değil, bir medeniyet çığlığıdır.