Bugün yine, rüya ile uyanıklık arasındaki o belirsiz eşiği aşarak üniversiteye gittim. Sabah, görünmez bulutların kararttığı ağır bir sonbahar sabahıydı. Hava, bir tür sessiz yorgunluk gibi şehrin üzerine çökmüştü. Deniz, çürümüş insan eti renginde donuk bir solgunluk taşıyor, gök ise ağaç dallarının uçlarındaki siyahlıkları andıran bir melankoliyle örtülüyordu.
Rüzgâr, her zamanki o acımasız nefesiyle esiyor; ne bir müjde getiriyor, ne de bir tazelik — sadece varlığın içini oyan o eski uğultuyu yineliyordu.
Kampüse adım attığımda, gözlerimin açık mı yoksa kapalı mı olduğunu bilemedim. Sanki bir yakamoz hâli yaşıyordum ışığın sudaki yansıması kadar gerçek, su kadar bulanık bir bilinç. Ne rüyamı hatırlayabiliyordum ne de geleceği betimleyebiliyordum.
Sanki dalgalı bir denizin ortasında yönünü yitirmiş bir yelkenli gibiydim. Dümende ben var mıydım, yoksa çoktan başka bir gücün rüzgârına mı bırakmıştım kendimi, bunu bile seçemiyordum.
Üniversite de tıpkı o yelkenli gibiydi: Bir denizin ortasında, hiçbir rüzgârın itmediği, hiçbir hava cereyanının taşımadığı bir gemi. Ne bir akıntı ne bir yön duygusu…
Yalnızca, durgun bir ilerleme sanrısı. Yelkenler gerilmiş, ama içlerinde rüzgâr yok;
direkler gergin, ama gemi yerinden kıpırdamıyor. Üniversite, hareket eder gibi yaparken aslında duruyordu — tıpkı uyanık gibi görünen bir rüya hâli.
Kampüsün içi, görünüşte canlıydı; ama o canlılık, bir ölümün düzenli ritmi gibiydi. Koridorlardan rüzgâr geçiyor, ağaç yaprakları hışırdıyor, su kıyısına çarpan dalgalar kendi kaderini yineliyordu.
Bu sesler arasında insan sesi yoktu; konuşmalar, artık bir yankının bile ömrüne sahip değildi. Sanki herkes boğulmuştu — ama denizde değil, kendi sessizliğinde.
Üniversite bir mezar değil, ama bir boğulma odası gibiydi. Her şey hareket eder gibi görünüyordu, ama aslında hiçbir şey nefes almıyordu. Kütüphaneler kitapla dolu, ama sayfalar suskundu; laboratuvarlar ışıkla dolu, ama fikir yoktu. Hoca kürsüye çıkıyor, ama sesi rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Öğrenciler yürüyor, ama ayak izleri toprağa bile değmiyordu.
Ve ben, o boğulmuş kalabalığın arasında yürürken, rüya mı görüyorum, uyanık mıyım, ayırt edemedim. Zamanın içinden geçmiyor gibiydim; zaman, benden geçiyordu — ağır, ıslak, soğuk bir su gibi.
Bir an düşündüm: Belki de bu üniversite artık bir mekân değil, rüyadan arta kalmış bir yankıdır. Bir zamanlar hakikatin konuştuğu yer, şimdi sessizliğin yankısını büyütüyor.
Rüzgâr hâlâ esiyor, yapraklar hâlâ hışırdıyor, su hâlâ kıyıya vuruyordu — ama hiçbir şeyin sesi bana ait değildi artık. Sanki ben de o boğulmuş üniversitenin bir parçası olmuştum: nefes almadan yaşayan, gözleri açık ama uykuda bir varlık gibi.
Ve o an anladım — rüya da, uyanıklık da, üniversite de aynı karanlık suyun içinde yüzüyordu.
Fark yalnızca şu: bazıları hâlâ yüzdüğünü sanıyor, bazıları ise çoktan batmanın sessizliğinde düşünüyordu.
Rıhtımı Olmayan Üniversite
Bu üniversitenin kapısından içeri girdiğimde, sanki başka bir âleme adım atmış gibi oldum. Bir geçit, bir eşik, bir dünya değişimi… Ama bu yeni âlemde intibakın şartı gürültü, fikir, yahut hareket değildi; aksine, sessizlik ve hareketsizlikti. Hareket burada bir kabahat, ses bir taşkınlıktı. Burası, kendini korumak için kendi nefesini bile tutan bir mekândı.
Ben de bu tuhaf dünyanın düzenine uymak için, kendime kendimi kılavuz seçtim. Söz değil sezgiyle, fikir değil ilhamla yürümeye çalıştım. Aklımdan evvel içime doğan o sessiz işaretleri okumaya koyuldum. Çünkü biliyordum: burada akıl değil, için fısıltısı yol gösterirdi. Söz, bir yankıya dönüşmeden önce ölürdü bu duvarlar arasında.
Bazı günler, gündüz olduğu hâlde, havada ebedî bir sabah karanlığının loşluğu asılı dururdu. Işık, gökyüzüne ait değildi artık; ışık, yalnızca odaların, ekranların, gözaltı morluklarının arasında dolanıyordu. Karanlık, bir gece gibi değil, bir alışkanlık gibi çökmüştü üstümüze.
Bu loşlukta, bina karartılarının arasında, bazen — çok nadiren — garip, küçük, sanki bir anda sönmeye hazır ışık layihaları belirirdi. Bir öğrencinin defterinde duran bir fikir,
bir hocanın gözündeki anlık bir umut, ya da bir rüzgârın cam kenarında bıraktığı titreşim. Hepsi o kadar zayıf, o kadar kısa ömürlüydü ki, görür görmez kayboluyorlardı.
Hava, her geçen gün biraz daha esmerleşiyor, ağırlığını, yoğunluğunu, hatta varlığını kaybediyordu. Zaman, burada akmıyor; yalnızca sürükleniyor gibiydi. Ne sabah gerçekten başlıyor, ne akşam gerçekten bitiyordu. Her şey, sonsuz bir ara zamanın içinde kalmış gibiydi: rüya ile uyanıklık, umut ile umutsuzluk, akademi ile mezar arasında bir yer.
Uzakta, hayalimdeki, rüyamdaki üniversite iskelesi görünüyordu. Ufkun en uzak çizgisinde, sislerin ardında, gerçek bilginin gemilerini ağırlayan, aklın ve ruhun birlikte demirlediği o kadim iskele…
Ama biz — ben ve diğer akademisyenler — o rıhtımda değildik artık. Rıhtım boştu.
Yalnızca denizin üzerinde bir yankı dolaşıyordu: sanki oraya bir zamanlar varmış,
ama artık hiçbir gemi dönmemeye karar vermişti.
Ve o an anladım — üniversite, rıhtımını kaybetmiş bir limandı. Gemiler yola çıkmıyor, deniz susmuş, kaptanlar rüzgârı unutmuştu. Bizler ise hâlâ yelken açtığımızı sanıyor,
oysa çoktan hareketsiz bir denizin aynasında kendi suretlerimize bakıyorduk.