Ruh Adam’ın Metafizik Temelleri

By Gök Börü

Ruh Adam’ın Metafizik Temelleri

By: Gök Börü

ÖNSÖZ

Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam adlı romanı, sıradan bir hikâye anlatımından öte, derin felsefi ve psikolojik bir yolculuktur. Bu eser, yazarın kendi ruh dünyasına bir ayna tutarak içindeki ikinci benliğiyle hesaplaşmasını, idealleri ve inancı uğruna verdiği savaşı anlatan bir yapıttır. Atsız, bu romanda bir anlatıcı olmaktan ziyade, bir fikir adamı ve bir ruh yolcusu olarak karşımıza çıkar.

Ruh Adam, yazarın ikiye bölünmüş benliğinin ürünüdür: Biri dünyaya dönük, savaşan, acı çeken ve idealleri için bedel ödeyen bir karakter; diğeri ise bütün bu mücadelelerin ötesinde hakikatin peşinden giden, yüksek ülküleri olan bir düşünce adamı. Bu Üst İnsan, yazarın ruhunun en saf, en idealist, en büyük davasına adanmış yanıdır. Ruh Adam, bu üst benliğin sesiyle, insanoğlunun içindeki sarsılmaz iradeyi, şan ve şöhret yerine hakikatin peşinde koşan bir ruhun hikâyesini dile getirir.

Bu roman sadece bireysel bir kahramanın veya bir tarihsel dönemin hikâyesi değil, aynı zamanda Atsız’ın kendi varoluş sorgulamalarının, tarih, idealizm ve kader üzerine düşüncelerinin bir yansımasıdır. Yazar, eserin her satırında, sadece bir karakteri konuşturmamış, aksine kendi içsel hesaplaşmalarını ve çatışmalı düşüncelerini dile getirmiştir. Bir yanda toplumun dayattığı normlar, tarihin acımasız gerçekleri, öte yanda ise insan ruhunun sonsuzluk arayışı ve hakikate duyulan derin hasret. Ruh Adam, tam da bu ikilemin ortasında, varoluşunu sorgulayan bir ruhun çığlığıdır.

Atsız’ın bu eserindeki en dikkat çekici unsurlardan biri de, insan ruhunun derinliklerine inerek onun gerçek doğasını ortaya koymaya çalışmasıdır. Ruh Adam, bir dünyaya açılan penceredir: Kimi zaman ölümü bir kurtuluş, kimi zaman ise bir felaket olarak gören; büyük idealler uğruna savaşan ama bunun bedelini de en ağır şekilde ödeyen ruhların hikâyesidir.

Bu eser, yalnızca bir roman değil, aynı zamanda bir vasiyet ve bir isyandır. Atsız, burada insan ruhunun kıyısız denizlerinde gezen ve hakikati arayan bir yolcudur. Bu yolculuk, bir milletin varoluş savaşından, bireysel vicdanın şahitlik ettiği hesaplaşmalara kadar geniş bir yelpazede ilerler. Ruh Adam, sadece bir karakterin değil, bir milletin, bir düşüncenin ve en önemlisi, bir ruhun kılıcıdır.

Okuyucuya düşen ise, bu büyük mücadelede kendisini nereye konumlandıracağına karar vermektir. Ruh Adam, yalnızca bir hikâye değil, bir mirastır; ve bu mirası anlamak, onu yüreğinde hissetmekle mümkün olur.

Atsız’ın Ruh Adam romanı, insanın derinliklerine yolculuk ederken, bireysel varoluşun anlamını ve insan ruhunun içsel çatışmalarını keşfeder. Atsız, bu eserde bir yandan bireysel bir dönüşüm hikayesini anlatırken, diğer yandan insanın kendini aşma ve yüksek benliğine ulaşma mücadelesini gözler önüne serer. Ruh Adam, yalnızca bireysel bir yolculuk değil, insanlık tarihinin kadim sorularına ve varoluşun derin anlamlarına da ışık tutar.

Romanın kahramanı, Atsız’ın kendi içindeki çatışmaların bir yansımasıdır. Bir yanda Pusat, gönlündeki ideal ruh, diğer yanda ise Atsız, bedeniyle varlık bulan, hayatta kalma mücadelesi veren bir varlıktır. Pusat, insanın ulaşmak istediği yüksek benliği, ruhun en saf halini simgelerken; Atsız, bedene ve dünyaya kök salmış, her türlü acıyı, yıkımı ve mücadeleyi deneyimleyen bir ruh olarak karşımıza çıkar. Bu iki ruh arasındaki çatışma, sadece bireysel bir savaş değil, insanın hayatta kendi yüksek benliğine ulaşabilmek için verdiği mücadeleyi ve karşılaştığı engelleri simgeler. Ruh Adam, insanın varoluşsal sorularını, kim olduğunu, ne olduğunu ve nereden geldiğini sorgulayan bir felsefi anlatıdır.

Romanın merkezinde Şeref, Atsız’ın ölümsüzleşen ruhudur. Şeref, onun arayışının, hayatta kalma mücadelesinin ve varlık göstermenin simgesidir. Atsız, kendini aşma yolculuğunda, özündeki bu ölümsüzlükle, zamanın ötesine geçer. Ancak bu yolculuk, acı, yalnızlık ve özlemlerle doludur. Atsız, Ruh Adam’da insanın en derin içsel çatışmalarını, kendini bulma arayışını ve ruhsal evrimini anlatırken, aynı zamanda evrensel bir anlam arayışına da dokunur.

Aşk ve Özlem: Ruh Adam’da Güntülüne’ye Duyulan Aşk

Atsız’ın Ruh Adam’ında, aşk, bir başka derin tema olarak karşımıza çıkar. Özellikle Güntülüne’ye duyduğu aşk, Atsız’ın içsel yolculuğunun, özlemlerinin ve kayıplarının önemli bir parçasıdır. Bu aşk, sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir kimlik arayışının, bir özlemin ve bir idealin peşinden sürüklenen bir yolculuğun simgesidir.

Atsız’ın, Güntülüne’ye duyduğu aşkı, “Ben gamlı hazan, sen taze bahar sen kendine kendin gibi taze bahar seç” şarkısının sözlerini hatırlatıyor. Bu ise Aşkın ne kadar geçici ve bir o kadar da kalıcı olduğunun bir yansımasıdır. Güfte, “Ben yaşlı adam veya gamlı hazan” derken Atsız’ın, hayatın hüzünlü, geçici ve zorlu yönlerini kabul ettiği şeklinde yorumlanabilinir. Ancak “sen kendine kendin gibi taze bahar seç” diyerek de, Güntülüne, yaşamın tazeliğini ve yeniliğini önerir. Aşk, Atsız için hem bir kayıp hem de bir yeniden doğuş, hem bir acı hem de bir umudu simgeler.

Atsız’ın Ruh Adam’ında, aşk yalnızca bir duygusal bağ değil, bir varlık arayışıdır. Güntülüne, onun yüksek benliğini simgeleyen bir ideal ve ruhsal tamamlayıcıdır. Ancak aşk, Atsız için yalnızca bir bağlantı aracı değil, aynı zamanda bir özün, içsel benliğin ve insanın gerçek kimliğine ulaşma mücadelesinin bir parçasıdır. Güntülüne’ye duyduğu aşk, Atsız’ın içsel çatışmalarının ve yolculuğunun merkezinde yer alırken, aynı zamanda insanın en derin duygusal ve ruhsal arzularını da keşfeder.

Atsız, roman boyunca hem Pusat’la hem de Atsız’la, hem içsel hem de dışsal dünyanın zorluklarıyla savaşırken, aşkı, varoluşsal bir amaç olarak kullanır. Güntülüne’ye duyduğu sevgi, bir kayıp ve arayış olmakla birlikte, aynı zamanda bir yenilenme ve doğuşun simgesidir. Bu aşk, Atsız’ın varlıkla ve kendi ruhuyla barışmaya çalıştığı, kendini aşma yolunda attığı bir adımdır.

Burkay ve Açığma-Kün: Aşkın Mistik ve Trajik Yolculuğu

“Kamlançu ülkesine bahar gelip de kuşlar ötüşmeye başlayınca, ağaçlarda ve yerlerde çiçekler açınca Yüzbaşı Burkay yine o büyük çam ağacının yanına geldi. Parlak bakışlı, ay yüzlü kızı orada gördü. Yüreğine od düştü. Yeryüzü gözüne karanlık oldu. Ona yaklaşıp şöyle dedi: „Yüzün aya benziyor. Kaşın yaya benziyor. Gözlerin yeşil alası. Saçların arslan yelesi. Yürüyüşün turna gibi. Salınışın suna gibi. Hangi yerden, kaynaktansın? Hangi boydan, oymaktansın? Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi. Yalnız gözlerini kaldırarak Burkay’a baktı. Bu bakışla onun kanını kaynattı. Yüreğini oynattı. İçine od düştü. Yeryüzü gözüne karanlık oldu. Kıza şöyle dedi: „Bakışların ışık mı? Saçların sarmaşık mı? Yıldız mısın, güneş mi? Alev misin, ateş mi? Neden sessiz bakıyorsun? Beni niçin yakıyorsun? Çiçek gibi her bir yanın. Söyle, nedir senin adın, sanın? Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi. Gülümseyerek Burkay’a baktı. Bu bakışla onun aklını başından aldı. Yüreğini derde saldı. İçine od düştü. Yeryüzü gözüne karanlık oldu. Kıza şöyle dedi: “Beni niçin üzüyorsun? Gözlerini süzüyorsun. Kirpiklerin paralıyor. Bakışların yaralıyor. Rengin sanki çiçekten. Bilmem hangi çiçekten? İster darıl, ister kız. Tek adını söyle kız!” Parlak bakışlı, ay yüzlü kız gözlerini Burkay’ın gözlerine dikti. Kayalardan dökülen suların, kırlarda esen rüzgarın, ormanda öten kuşların sesinden daha güzel sesiyle şöyle dedi:„ Beşbalık’ta doğdumsa da Karluk kızıyım. Nice erin yüreğinde saklı sızıyım. Yüreğine od düştüyse zorlayıp söndür. Bilen bilir; adım, sanım: Açığma-Kün‟dür. Ölmemeyi istiyorsan yaklaşma bana. Belam çoktur, görünmeden dokunur sana… Burkay‟ın yüreğine od düştü. Yeryüzü gözüne karanlık oldu. İyi yürekli kişi idi. Tanrı ‟ya ve insanlara karşı suç işlememişti. Tapıncağa gidip Tanrı’ya yalvardı. „Tanrım! Yüreğimdeki odu söndür‟ dedi. Kırk gün büyük çam ağacının yanına gitti. Her gidişte Açığma-Kün‟ü orada gördü. Her gidişte içindeki ateş yalazlandı. Her dönüşte tapınca kta Tanrı’ya yalvardı. Her yalvarıştan sonra bir daha çam ağacının yanına gitmemeye karar verdi. Fakat güneşin her yeni doğuşunda kızın hasretine dayanamadı. Verdiği kararı unutup çam ağacının yanına geldi. Kızın yeşil ala gözleriyle büyülenip kendinden geçti. Kırk birinci gün çam ağacının yanına gelince kızı bulamadı. Gözleri bulandı. Yüreği yandı. İçi sıkıntıyla doldu. Gün batıncaya kadar bekledi. Açığma-Kün gelmeyince onu çam ağacına sordu. Ağaç ah edip ağladı. „Onu ben de bekliyorum. Artık gelip bana yaslanmayacak‟ dedi.. Yaprakları dökülüp kurudu. Uçan bir akdoğan ah edip ağladı. „Onu ben de bekliyorum. Artık gelip beni koluna almayacak‟ dedi. Kanatları çırpmaz olup otlara düştü, öldü. Yeşil otlara sordu. Otlar ah edip ağladılar. „Onu biz de bekliyoruz. Artık gelip bizi çiğnemeyecek” dediler. Yanıp duman oldular. Burkay bezginleşip yerine, yurduna döndü. Açığma-Kün‟den başka bir şey düşünmez oldu. Tapıncağa gidip yalvardı, olmadı. Ekşi kımız içip esridi, kar etmedi. Tatlı şarap içip kendinden geçti, fayda vermedi. Kağan savaş açınca o da katıldı. Ölmek için atına zırhsız bindi. Oklar sağından solundan uçtu; biri değmedi. Kalkansız, tulgasız vuruştu. Kılıçlar sağından solundan geçti; biri vurmadı. Yine yurduna döndü. Açığma-Kün’den başka bir şey düşünmez oldu. Benzi sarardı. Hasta olup yatağa düştü. Burkay’ın iyi yürekli bir evdeşi vardı. Erkeği iyi olsun diye okuyucular, bakıcılar, kamlar, bakşılar getirtti. Hiçbir ilaç, dua, hiçbir büyü fayda vermedi. Günden güne eridi, soldu, bitti. Ölecek hale geldi. Bir gece Açığma-Kün’ün adını sayıklayınca kadın işi anladı. Bütün Kamlançu’ya adamlar çıkarttı. Kırk gün aradılar, taradılar. Açığma-Kün bulunmadı.   Bir gün ihtiyar, çirkin bir büyücü kadın geldi. ‟Bunun derdine ancak Kilimbi çare bulabilir. O, şeytanların akıllısıdır‟ dedi. Burkay’ı şeytan Kilimbi’ye götürdü. Burkay ona yüreğini açtı. Sevdiği kızı anlattı. ‟Bana onu verirsen senin ordunda çeri olurum‟ dedi. Kilimbi başını salladı. „Yüreğin büyük derde girmiş. Kurtulmak zor. Buna çareyi bulsa bulsa Şeytanlar Başı Madar bulur‟ dedi.   Burkay’ın içi yandı. Gözü dumanlandı. ‟Hiçbir çare yok mu‟ diye sordu. Madar, başını salladı. Ellerini açtı. ‟Var‟ dedi. ‟Eğer evdeşini götürüp Ejderler Kağanı Naranta‟ya kurban adarsan Açığma-Kün’ü kaybettiğin yerde bulursun. Burkay hiçbir şey düşünmeden kabul etti. Gözünü sevda bürümüş, kanın çılgınlık yürümüştü. Evdeşini Naranta’ya adak verdi. Naranta, onu öldürüp yedi. Kadın ölürken ellerini göğe kaldırıp beddua etti: “Burkay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya her gelişinde ruhun ıstırap içinde çalkalansın” dedi. Tanrı bu dileği kabul etti.   Burkay, şeytan Madar’ın dediklerini yaptıktan sonra çam ağacının olduğu yere gitti. Kız gitti diye yaprakları dökülüp kuruyan çam yine yeşermişti. Açığma-Kün onun gövdesine yaslanarak duruyordu. Burkay yaklaşıp şöyle dedi: “Nerede kaldın ay bakışlı? Neden gittin inci dişli? Senin için hasta düştüm. Eller gezip dağlar aştım. Artık bana varmaz mısın? Derdime em vermez misin? Gel, benim ol çiçek yüzlüm! İpek saçlım, ışık gözlüm!‟   Açığma-Kün bir şey demedi. Büyülü gözlerle Burkay’a bakarak gülümsedi. Burkay’ın aklı başından gitti. Az kaldı kımız gibi eriyip akacaktı. Kıza yaklaşarak sıkı sıkı tuttu. Çiçek kokan yüzünü öptü. Onu evine getirip eş edindi. Fakat bununla derdi bitmedi. Açığma-Kün‟ü her gün biraz daha çok sevdi. Öpmekle doyamadı. Sevmekle kanmadı. Uçan kuştan kıskandı. Esintiden yüksündü.   “Sen insan değilsin. Peri Kan Katun’sun” dedi. Sevgisi durulmadı. Arzusu kırılmadı. Öpmekle kanmaz oldu. Sevgisi dinmez oldu. „‟Sen Peri Kan Katun değilsin. Tanrı Katun’sun” dedi. Bir gün ihtiyar, çirkin büyücü kadın yine geldi. „‟Bunun derdine ancak Madar çare bulabilir‟ dedi. Birlikte Madar’a gittiler. Madar güldü. „‟Sen Nızvanı cehennemine düşmüşsün. Eğer o da sana bir defa seni seviyorum derse bundan kurtulursun” dedi.   Burkay yurduna döndü. Açığma-Kün‟e „‟Beni seviyor musun?” diye sordu. Kadın, saçlarıyla onu sararak ne soracağını unutturdu. Bir ay geçti. Burkay „‟Beni seviyor musun?” diye yine sordu. Kadın onu öperek ne soracağını unutturdu. Böyle aylar geçti. Yıllar geçti. Burkay sevgiden çılgına döndü. Istırap ıstırap üstüne, keder keder üstüne çekti. Hekimler geldi, ilaç bulamadı. Bakışlar geldi, çare edemedi. „‟Seni ancak ölüm kurtarır. Açığma-Kün, Tanrı’nın cezasıdır” dediler.   Burkay büyük ıstıraplar içinde öldü. Ölürken yine „‟Beni seviyor musun?” diye sordu. Kadın onu saçlarıyla sardı, kollarıyla sıktı, öptü. Fakat bir şey demedi. Burkay’ın öldüğünü görünce gözleri yaşardı. İnci gibi yaşlar aktı. „‟Istırap çekiyorum” diye inledi. Fakat ‟Ben de seni seviyorum‟ demedi. Burkay ölmekle ıstıraptan kurtulmuş olmadı. Her yıl bahar olup çiçekler açtıkça, Açığma-Kün‟ü görüp sevdiği çam ağacının yanında ruhu dolaşıyor. ‟Istırap çekiyorum. Sen de beni seviyor musun” diye inliyor. O günden bu güne kadar bin yıl geçtiği halde Burkay her bahar orada ağlıyor. Yanında duran Açığma-Kün ‟Sus sus, ben de ıstırap çekiyorum” diye yanıp yakılıyor. Fakat ‟Ben de seni seviyorum” demiyor ve yıllar böylece akıp geçiyor.”[1]  

Bu efsanevi anlatı, Türk mitolojisi ve halk edebiyatının temel unsurlarını barındıran, aşk, tutku, doğaüstü varlıklar, fedakârlık ve trajedi temalarını işleyen güçlü bir hikâyedir. Burkay ve Açığma-Kün arasındaki aşk, klasik destansı öğelerle bezenmiş, aynı zamanda derin bir felsefi ve psikolojik anlam taşıyan bir yapıya sahiptir. Hikâyeyi daha geniş bir perspektiften yorumlamak için birkaç ana noktaya odaklanabiliriz:

Aşkın Mistisizmi ve Ruhsal Sınav

Burkay’ın Açığma-Kün’e duyduğu aşk, sıradan bir beğeni ya da dünyevi bir arzu değildir. Onun için Açığma-Kün, adeta ilahi bir varlık gibidir. Kadının güzelliği sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhani ve doğaüstü bir çekiciliğe sahiptir. Onun gözleri, bakışları, sessizliği bile Burkay’ı derinden etkileyip ona mistik bir ıstırap yaşatır. Bu durum, klasik tasavvuf geleneğinde görülen “aşkın kişinin benliğini eritmesi” anlayışıyla da benzeşir. Burkay, aşkı yüzünden aklını yitirir, ne uyuyabilir ne de yaşayabilir, hatta ölümü bile göze alır. Bu noktada hikâye, dünyevi aşkın ilahi aşka dönüşme sürecini simgeleyebilir.

Doğa ve Aşkın Etkileşimi

Hikâyede doğa, karakterlerin duygularına paralel bir şekilde hareket eder. Açığma-Kün kaybolduğunda çam ağacı kurur, kuşlar ölür, otlar yanıp kül olur. Bu motif, halk anlatılarında sıkça görülen “doğa ile insanın duygusal birliği” temasını yansıtır. Ağaç, çimen, kuşlar ve rüzgâr bile Açığma-Kün’ü bekler ve onun yokluğuna yas tutar. Türk destanlarında sık rastlanan bu doğa-insan birlikteliği, insan duygularının evrenle uyum içinde olduğunu ve aşkın yalnızca bireyler arasında değil, tüm varoluşla bir ilişkisi olduğunu ima eder.

Tutkunun Yıkıcılığı

Burkay’ın Açığma-Kün’e olan tutkusu, ona sonsuz bir mutluluk getirmez. Aksine, onun hayatını altüst eden bir lanet gibi işler. Önce aşk acısıyla yanar, sonra sevdiği kadına ulaşmak için kendi eşini feda edecek kadar gözü dönmüş hale gelir. Bu, aşkın aşırılığına dair önemli bir eleştiridir: Sevgi, eğer dengeli değilse, sadece seveni değil, etrafındaki masum insanları da felakete sürükleyebilir. Burkay, gözünü sevda bürüdüğü için eşini şeytanî güçlere kurban eder ve bu yüzden kadının bedduasına uğrar. Bu durum, aşkın eğer iradeyi ve vicdanı tamamen kontrol altına alırsa kişiyi nasıl yoldan çıkarabileceğini gösterir.

Şeytanî Güçler ve Kadercilik

Burkay, aşkına kavuşmak için insanüstü varlıklarla iş birliği yapar. Şeytan Madar ve Ejderler Kağanı Naranta gibi varlıklar, onun aşkını gerçekleştirmek için ona çözüm sunar ama bunlar Burkay’ı ahlaki bir sınava sokar. Burkay, sevdiği kadına ulaşmak uğruna kötülüğe boyun eğmiş ve bir masumun hayatını feda etmiştir. Ancak bu fedakârlık, ona mutluluk getirmez. Klasik anlatılarda sıkça görülen bu tema, “kadercilik” ile de bağlantılıdır: Burkay ne yaparsa yapsın, açgözlülüğü ve tutkusu nedeniyle sonsuz bir huzura erişemez.

Peri mi, İlahi mi? Açığma-Kün’ün Gizemi

Açığma-Kün, hikâyenin en gizemli karakteridir. Kendisi bir insan mı, yoksa bir peri ya da tanrısal bir varlık mı olduğu belirsizdir. Onun güzelliği, doğayı bile büyüleyen, insanları kendine çeken, ama bir türlü tam anlamıyla ulaşılamayan bir varoluşu simgeler. Burkay’ın ona ulaşması bile aşk acısını dindirmez; aksine, onunla birlikteyken bile onu kaybetme korkusu içinde yaşar. Açığma-Kün, aşkın bir insanın sahip olamayacağı, ele geçirilse bile tatmin getirmeyecek bir doğasını simgeliyor olabilir.

Türk Mitolojisinde Aşkın İmkânsızlığı

Türk destan ve masallarında aşk çoğu zaman bir imkânsızlık olarak ele alınır. Aşıklar kavuşsa bile mutluluk bulamazlar, ya da büyük bedeller ödemek zorunda kalırlar. Burkay da Açığma-Kün’e kavuşmasına rağmen, ona sahip olmanın verdiği huzuru yaşayamaz. Onun sevgisi zamanla takıntıya dönüşür, yetinemez ve Açığma-Kün’ün kendisine “seni seviyorum” demesi için bile büyücülere gider. Bu, aşkın mutlak doyuma ulaşamayacağını ve aşkın aslında bir eksiklik ve arayış duygusuyla beslendiğini gösteren bir motiftir.

Sonuç: Burkay’ın Trajedisi

Burkay’ın hikâyesi, aşkın bir insanı nasıl yüceltebileceği kadar nasıl yıkıma da götürebileceğini gösteren etkileyici bir anlatıdır. O, ilk başta temiz kalpli, iyi niyetli bir adamken, zamanla gözü dönmüş bir âşığa dönüşür ve ahlaki sınırlarını aşarak en büyük hatasını yapar: sevdiği kadına ulaşmak için vicdanını feda eder. Sonunda Açığma-Kün’e sahip olmasına rağmen, onun aşkına tam anlamıyla ulaşamaz. Eşi öldüğü için lanetlenir ve kıyamete kadar ruhunun acı çekeceği söylenir.

Bu hikâye, aşkın mistik ve trajik doğasını, insanın tutkularına yenik düştüğünde neleri kaybedebileceğini ve kaderin insan hayatındaki kaçınılmaz rolünü anlatan güçlü bir efsane olarak okunabilir. Aşk, Burkay’a mutluluk değil, sonsuz bir ıstırap getirmiştir ve bu durum, halk anlatılarında “aşkın her zaman mutlu sonla bitmeyeceği” gerçeğini bize hatırlatır.


[1] Atsız, Ruh Adam İstanbul, Ötüken Yay., s.2.

Yorum yapın