Cengiz Sürücü*
Daniel Yergin ünlü Ödül (The Prize) kitabında 20. yüzyıl tarihini petrol merkezli olarak yazar. Özellikle Orta Doğu’da üniversitelerin hiç değilse sosyal bilimler fakültelerinde okutulması gereken bir kitaptır. Musaddık’ın, Nasır’ın bile adını bilmeyen mezunlar yetiştirilen fakültelerde petrolün kendisi kadar tarihi de karadır zira. En azından çıktığı topraklardaki halklar için öyledir.
Petrol genellikle mutlu azınlığa zenginlik, geniş kitlelere ardı arkası gelmeyen savaşlar, çatışmalar, kan ve zulüm getirmiştir. Rantiyer devlet adını duymuştur sanırım okuyucu. Dutch Disease de (Hollanda Hastalığı) o kadar olmamasına rağmen bilinen bir kavramdır. Biraz tecrübeli okuyucular ise çevre-merkez, yarı çevre, OPEC, Üçüncü Dünya, Şikago Okulu, ithal ikameci ekonomi, neo-liberalizm gibi modası geçmiş, kimsenin rağbet etmediği, benim gibi eski kafalıların yaşadığı zamanları anlamak için ısrarla kullandığı kavramları da duymuş olmalı.
Venezula‘da “ne oluyor”, “neden oluyor” diye düşündüğümde bunlar üşüştü kafama. Cahillik işte, bilseydim daha parlak, daha yeni jargonlar kullanır, güce selam çakar, hizaya gelir, “üst akıl” falan derdim. Bir ayağım yapısalcılıkta nihayetinde, ham çarık, kıl çorapta olsa da öteki. Ölmüş ve beyaz olmayanların lafını eder dururum.
Bilmiyorum açıkçası… “Eski tas eski hamam” gibi geliyor bana. Hiç kimse “Güney Amerika’nın Monroe Doktrini’nden beri Kuzey Amerika’nın arka bahçesi olduğunu” bilmiyorum diyemez sanırım. Kiev’in, Rus Hanlığı’nın kurulduğu yer olduğunu bilmiyordum diyemeyeceği gibi…
U2 krizini, Türkiye’den sökülen S400’leri, pardon Patriot’ları, Kürecik’teki NATO üssünü basmaya giderken Nurhak’ta öldürülen Sinan Cemgil ve arkadaşlarını da bilir herkes? Maduro nerede, Nurhak nerede demeyin! Orada delik deşik edilmiş Manga’nın çantasından Che Guevera‘nın günlükleri çıkmıştı. Maduro ve ustası Bolivar’cı Chavez’de okumuştu o günlükleri. Aralarında yatağında ölen Chavez oldu sadece. Geride Dutch Disease bıraktğını bilmeden ölen koca Chavez. Ne kadar uğraşmıştı oysa petro dolarlar Karakas’ın arka mahallerine de ulaşsın diye. Başarmıştı da bir bakıma…
Benden başka Maduro’yu Saddam’a benzeten var mı bilmiyorum. Sözü geçip gitmiş, petrolün güç olduğunu sanan sözüm ona sosyalist milliyetçilere. Petrolün gücün arkasında durunca güç olduğunu bilen Makyavelist prenslerin aksine. Soğuk Savaş yıllarında ve denilebilir ki günümüzde Güney Amerika ile Türkiye kaderin garip bir cilvesi olacak biçimde benzer şeyler yaşamıştır. Soğuk Savaş yılların solcular kurşunlanır, sağcılar kurşunlar, silah ve techizat CIA tarafından sağlanırdı. İnanmayan sahaflardan Sandino’nun Kızları‘nı bulup okuyabilir. Pinochet kimdir, Allende neyin nesidir diye ChatGBT’ye sorabilir. Citgo petrol şirketi diye yazınca Venezula adının geçeceğine eminim.
Boşuna demedi Trump, bizim petrolümüzü çaldılar diye. Kim kimin nesini çalmıştır? Wikipedia’dan daha derin okuma gerektirir tabi. En azından okuyucunun aklı selim olmasını. Nitekim Harvard’lı siyaset bilimci Samuel Huntington Avrupa kolonilerindeki son dalga bağımsızlık hareketlerinin ve beraberinde gelen sosyal hareketlerin SSCB’nin etkisine açık olduğunu, batı ittifakının bu hareketler karşısında sağ görüşlü, düzen taraftarı hareketleri, krallıkları ve muhafazakar rejimleri desteklemesi gerektiğini salık vermişti 1950’lerin sonunda yazdığı bir makalede.
20. yüzyılın ikinci yarısını az çok bilenler için pek şaşırtıcı olmasa gerek bu tavsiyeler. SSCB dağıldıktan sonra Fukiyama’nın müjdelediği tarihin sonu hiç gelmedi. Daha 20 yıl geçmedi ki orta çağı andıran bir uluslararası ortamda bulduk kendimizi. Neo liberal düzen yerini neo merkantilist bir düzene bırakıyor ve yaklaşan bir üçüncü dünya savaşından söz ediyor en yetkili ağızlar.
Oldum olası petrol gelirleri petrolün üretildiği değil tüketildiği topraklarda “demirledi”. O toprakları hiç terk etmedi. Petrolün tüketildiği ülkelerdeki güvenli bankalarda tutuldu, lüks gayrimenkule yatırıldı. Lüks otellerde, barlarda, kumarhanelerde harcandı, lobi şirketlerine verildi, kalanıyla da eh işte rıza satın alındı, cehalet üreten mekanizmalara yatırım yapıldı.
Petrol çıkarıldığı topraklara silah olarak döndü, döndüyse eğer. Baskı olarak, sindirme, susturma aracı olarak. Suudi Arabistan trilyonlarca dolar ödeyerek satın aldığı savaş uçaklarını ülkesine getirtme zahmetine bile katlanmaz. Petro-dolar kaynaklandığı ülkelerin karasularını terk etmez. Zenginlik hep petrolün gittiği yöne akar, fakirlik çıkarıldığı yöne…
Petrolün laneti derken bunu kastetmiştim…
Gunter Frank‘ın adını hatırlayan var mıdır bilmiyorum. Azgelişmişliğin gelişmesinden söz ederdi. “Az gelişmişlik uluslararası düzenin ürettiği bir durumdur” demişti. Bazı ülkelerin az gelişmişliği bazı ülkelerin gelişmişliğinin bir sonucudur. İster korumacı ister pazar yanlısı politikalarla olsun bu çemberin kırılamadığını, uçurumun giderek derinleştiğini gösterdi zaman.
Sınırlara biriken göçmenleri, derinleşen gelir adaletsizliklerini, şimdilerde çok sözü edilen koca bir dünya, milyarlarca insan çalışıyor, üretiyor, tümü bir iki yıl içinde yüzde 1’in kasasında son buluyor ‘komplosunu’, Akdeniz’de boğulan Afrikalıları, iki yakası bir araya gelmeyen Libya’yı, Suriye’yi, Irak’ı, üçüncü dünya ülkelerinde güçlenen, sertleşen, bilenen baskı mekanizmalarını, sönen umutları düşünürken 20. yüzyılın eleştirel bir okumasına ihtiyacımız gün geçtikçe katlanıyor.
Daha doğrusu, el birliği ederek susturduğumuz sesleri nihayet duymaya ihtiyacımız var. Diğer yandan bunları bir dinozorun saçmalıkları diye okumak da mümkün elbette. Hala, Cesur Yeni Dünya kitabını “okuyan” ve daha hazini “inanan” var mı, onu da bilmiyorum ne yazık ki…
*: ODTÜ, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde çalışmış emektar araştırmacı. Halen Indiana’da yaşıyor.