Sabah erken saatte kalktım. Balkondan dışarıyı seyrediyorum. Yağmur, gece çok şiddetliyken şimdi giderek yavaşlıyor, hatta dinmek üzereydi. Kapkara yağmur bulutlarının gidişini görememiştim ama şimdi son seyrek damlaların yıldızları ıslattığını düşünüyordum. Gökyüzünün kenarında bir akik taşı gibi güneş parlamak üzereydi. Her yaprak, sabah yeşilinin tonlarıyla gözlerini ovuşturarak uyanıyordu. Güneş, bu saatlerde Bişkek’te nemli topraklar gibi serin olmasına rağmen gün boyu birikecek sıcaklığın habercisiydi.
Rüzgâr, tıpkı dere kenarında su içen bir geyik gibi suskundu. Susmuştu ama sinsi değildi. Çakal ve aslanın avını yakalamak için nasıl sürünerek avına yaklaşıyorsa, sinsiler de yere bakarak yürür, dedim içimden. Susmak veya sessiz kalmak, hayatın gürültüsünü kısmak, hatta düğmesini kapatmak gibi bir şeydir. Bu sessizlik, özgür iradesiyle davasını hiç konuşmayarak savunanların sessizliğine benzer. Sinsilerin sessizliği ise karanlık bir yere sığınan, hatta uçları kıvrılan bir bohçanın içine gizlenen birinin sessizliğidir. Arkada ayak izi bırakmayan bir hırsızdan farkı ne bu sessizliğin?
Balkonda bunları düşünürken gözüm, karlı dağların sevimli, tatlı, güven veren güzelliğine takıldı. Vefa ve feragatiyle tarih boyunca büyük davalara kendini adayan büyük ruhlara benziyorlardı. Dağlar, vakur çehreli ve tavırlı, tepesi aklaşmış ihtiyarlar gibi sanki insanlardan uzaklardaydılar. Şimdi bir idam mahkûmu olsaydım ve bana deselerdi ki, “Son dileğin ne?” derdim ki: “İdam sehpamı şu dağların tepesine kurun ve kar yağarken beni idam edin.” Bu sabah böyle başladı işte!
Tıraşımı olup yemeğimi yedikten sonra arabama bindim ve saat üç gibi Manas Caddesi’nden fakülteye gitmek üzere yola çıktım. CD’deki ney sesi, bugün öyle işliyordu ki ruhuma anlatamam. Dışı sakin, fakat içinde müthiş dalgaların olduğu bir göle dalan ördek gibi kendi içimdeki dalgalara daldım, kapandım. İçimde, iliklerime kadar ıslandım. Hangi yoldan gideceğimi dahi bilmiyor, arabamın gaz pedalına derin derin düşünerek basıyordum. Hüseynî ilahi, hayat ve ölüm düşüncesinin sonsuz nimetlerine doğru beni sürüklüyordu.
Kafam allak bullak olmuştu. Hem arabayı kullanıyor hem de garip garip şeyler düşünmeye başlamıştım. Arabamda değil de sımsıcak havada kar fırtınasının ortasında kalmış gibiydim. Kanım donmuştu. Ayaklarımın bağı sanki çözülmüştü. Kar taneleri, acımasız bir insanın vurduğu yumruklar gibi sağa sola çarpıyordu yüzüme. Her kar tanesi vurdukça kıpkırmızı kan olup yere düşüyordu. Beyaz karlar, etrafımda kızarıyordu. Ben, sımsıcak havada kar fırtınasının altında donan yalnız adamın vasiyetini bıraktım: “Mezarımı kırmızı topraklardan… Yok, yok! Mezarımı kırmızı kar taneleriyle örün.”
Tenha sokaklarda titreyen bir köpek misali, sımsıcak havada üşüyen yalnızlığımı kim selamlamaz ki? İnsan yalnız olunca nefesini de duymaz. Ölü gibi olur. Kimsenin bunda suçu yok. Aslında suçlu o kadar çok ki; kimle görüşse insan, ertesi gün mutlaka birbirlerini kırıyorlar ve sonra herkes kendi köşesine, kendi içindeki tenha sokaklara çekiliyor. Yalnızlığın mantığı olmadığı için bu doğru bir yorum olamaz. Hele daha önce yaşanmışsa, onun mantığı hiç yok. Tıpkı korkuya benziyor. Yalnız insan, yalnız kalmaktan korkmayan insandır. Yalnızlık ve korku, soğuk yüzlü bir yılan gibi güneşin en acımasız ateşinde bile insanı ürpertiyor, titretiyor. Hâlbuki hepimiz birbirimize süt kokan bebek nefesi kadar yumuşak olsak, ne olur sanki? Olamıyoruz. Sonra da yalnızlıktan şikâyet ediyoruz. Bu ne çelişki böyle!
Yalnızlıkla kurulan kozmik huzur çağı, damarlardaki kanın çağıl çağıl akışını dahi duymayan insan, sessizlik medeniyetinde bir çöküntüdür aslında. Veya oluşma aşamasındaki bilinç çağıdır yalnızlık. Çok merak ediyorum, yalnızlığın kalın, yumuşak ve sıcak kürkünden kaç insan üşümüştür? Yalnızlıktan kana kana içen yalnız olur mu acaba? Bu nedenle yalnızlık, cansızlık demek değildir ama sessizlik demektir. Hâlâ kalabalık, yalnızlıktan, kötü iyiden neden daha güçlü oluyor? İnsanlığın çözemediği iki soru.
Yalnızlık medeniyetinde önce kelimeler konuşur, sonra vadi gözyaşı ile dolar. Yalnızlık ve kelimeler, bu iki ebedî varlığı gözyaşı sonsuzluğuna taşır. İkisinin de sınırsız büyüklüğünde bir başka yalnız boğulur ve sonra dirilir. Kelimelerin kalabalıklığını kovalayan yalnızlık, gözyaşı ırmaklarında boğulup, sonra dirileceğini nereden ve nasıl bilebilir ki? Kelimeler, yalnızlığın gözyaşı mürekkebi ile bıraktığı ayak izleridir. Yalnızlığı kim okursa, bu ayak izlerini takip eder ve sonsuzluk mevsiminin serin rüzgârlarını ruhunda hisseder.
Bu cümleleri, bugünkü uhrevî havada koklamıştım. Bugün biri toprak üstünde, diğeri toprak altında olmak üzere iki tören vardı; Cengiz Aytmatov ölmüştü. Toprak üstündeki törene, bütün roman kahramanları yanında, binlerce insan, bütün Kırgızlar, bütün Bişkek… Sanki Bişkek ve Alarça’daki ağaçlar… Sanki Alatoo Dağları’ndaki bütün karlar… Sanki vadilerdeki “ala-meraller”, rüya gören kurtlar ve hepsinden öte, Gülsarı’nın torunları olan taylar, kulunları ve cabağlarını yanlarına almış gelmişlerdi ama Cengiz Aytmatov, tabutunun içinde “Ak Gemi”nin içinde yapayalnızdı.
Hepsi sırayla Şeker Irmağı’ndan getirilen suyla abdest aldırılan Aytmatov’un naaşının bulunduğu çadıra giriyor ve tek tek vedalaşıyor ya da dedelerine selam gönderiyorlardı. En son olarak, Gülsarı’nın torunu olduğunu söyleyen bir doru at geldi ve “boy boyladı, soy soyladı.” Bütün ziyaretçiler, kulak kabartıp onu dinlemeye başladı: “Sen insan yılkısının iyisiydin. Bir tulpardın. Anneannem Gülsarı’nın kanatları olmuştun. O, hayatının en mutlu, en güzel günleri, en mutlu dönemini seninle beraber geçirmişti. Seni büyük apama yaptıklarından dolayı ben ve torunlarım unutmayacağız. Gözümün önünden giden sen değil, apam tulpar Gülsarı’dır. Öbür dünyada bir gün karşılaşırız. Sen de şayet apamı görürsen selam ilet ve de ki; artık senin yerine ulu Kırgız toprağına nal izlerini torunun bırakıyor. Neslimiz sürdükçe Aytmatov, sen de bizimle yaşayacaksın, apam Gülsarı da. Apamın ayak sesleri kulağımda en güzel komuz ezgisi gibi hep kalacak,” dedi.
Gülsarı’nın torunu bunları söylerken, Aytmatov’un arkadaşlarının hepsinin gözlerinin önünden geçmişleri gönüllerinden süzülerek geçiyordu. Hele Muhtar Şahanov, bir daha “Kuz Başında” birlikte sohbet edemeyeceğiz diyerek öyle bir “çığlık attı, öyle bir feryat etti ki, Gülsarı’nın torunu korkusundan çadırdan geri geri basarak çıktı. Şahanov, ağıt yakmaya devam etti; şeker suyunun kıyısında bir ateş daha söndü ve gökleri belli belirsiz bir duman, bir bulut sardı. Aytmatov’a “küsen bulut” işte o bulut, yani benim, dedi ve ağladı, ağladı, ağladı; ellerini göğe kaldırarak devam etti: “Önce o Gülsarı’nın gözlerini kapatmıştı, şimdi Gülsarı’nın torunu onun gözlerini kapatıyor,” dedi.
Aytmatov, tabutunun içinde kendi hariç her şeyi görebiliyordu fakat Atabeyt’e konduğu an, kendi hariç hiçbir şeyi göremeyecekti. Biliyorsunuz, o yaşarken sadece dağlarla, Issık-Göl’le, ağaçlarla, yapraklarla, derelerle, koyunlarla, atlarla konuşmamıştı; “Dişi Kurdun Rüyaları”nda göktekilerle de konuşmuştu. Şimdi ise o susuyor, onlar konuşuyordu.
Sonunda “Ak Gemi”, taşlara basa basa, dağları aşarak değil, Gülsarı’nın torunlarının çektiği bir arabada, “sona varan yol, eve varan yoldan kısa” yazılı bir pankartın altında güneşten korunarak, kanatlarının gücü yetmediği için geride kalıp tek başına donarak ölen Cuy (kaz) gibi ölmek istemiyorum; kanat çırparak ölmek istiyorum der gibi Cuy Caddesi’nden Ata-Beyt’e doğru yol aldı. Yol boyunca atılan karanfiller, güller ve laleler…
Gemi, son limana demir attığında yalnızca Aytmatov’un deniz feneri yanacak, Aytmatov da yalnız kendini görebilecekti. Kendi ışığı, kendi yıldızı ile karşılaşacaktı. Aytmatov, ebedi istirahatına konmuştu. O anda oğlu ve kızı, ellerinde kılıfı beyaz ve iki ucunda isimlerinin (E ve Ş) baş harfi bulunan bir yastık getirdiler. Tıpkı Aytmatov’un babasının Sovyet zindanlarında yatarken başını koyarak yıllarca uyuduğu yastık gibiydi. O da, oğlu Cengiz ve kızı Roza’nın isimlerinin baş harfleri bulunan yastığa başını koyarak uyumuştu. Ve bir şiir yazılı karataş yerleştirildi baş tarafına:
“Sana diyecek bir sırrı var, sağır kara taşın da,
Geçmiş günün bütün belgesi yatıyor toprak altında,
Toprak altında ata-baban kulak edip otları,
Senin her kımıldanışını sanki dinleyip durur gibidir.”
Şahanov
Yukarıda bunlar olurken aşağıda ikinci tören başlamıştı. Aytmatov’u ilk karşılayan Çora oldu. Sarıldılar birbirlerine. Çora, “Kartımı partiye götürdüğünü de, konsomol başının seninle görüşmek istemediğini de biliyorum,” dedi. “Ya Ernazar! Ya Ernazar!” Hem Ernazar hem de kendi düştükleri bu çukurdan bir daha çıkamayacaklarını biliyormuş gibi göz göze diz dize oturup sohbet ettiler. Ernazar, hanımını sordukça Aytmatov ağlıyor; “Aytmatov, seni çukurdan kurtaramadım,” dedikçe Ernazar ağlıyordu. Bu çukurda da zaman geçmişe uzanmıştı. O an, şimdiye kadar bu çukurda olmayan bir şey oldu ve “Börü-Ana”, çukurun başında bir tahtın üzerinde yeni gelen Aytmatov’a hoş geldin “tosu” söylemeye başladı.
Onu bütün “Akbar’lar”, bütün Taşçaynar’lar, Börteçineler, Asenalar ve hatta Ana-marallar da dinliyordu: “Ey soğuk dağlardan gelen yiğidim, ben kurtların Ulu Atası Börü-Ana; sayende süt dolu memeleriyle torunlarım ölmüyor artık. Kurtlarıma bozkırlarda, dağlarda yaşama hakkı verdiğin için seni bu çukurda kutsuyorum,” dedi.
Birden çukurun kapısı çalındı, gelen “Mümin” dedeydi. “Cemile yan tarafta, geldiğini duymuş; ‘Danyar gibi bir yiğide kaçtığım için beni kimse suçlamasın. Aşk medeniyetinin kraliçesi olarak burada huzur içinde yaşıyorum. Bana bu medeniyeti veren Aytmatov’a saygılarımı sunarak medeniyetimize hoş geldin diye yazan bu nağmeyi sana gönderdi’ dedi.
Aytmatov, artık insanların, tarih ve toplum hakkında yazamayacağını, bundan böyle insanların kendi hakkında yazacağını düşündü. Sonra, karanlık ve soğuk odada, sağ sayfasını babasının, sol sayfasını Bübüsara’nın tuttuğu ve kendisinin yazmadığı bir defter gördü. Okumaya başladı ki kendi mazisini anlatıyor; işte o an, “Toprak Ana’nın” bağrında “Asra Değer Gün”ün başladığını, öldüğünü anladı. Bu akşam Samanyolu, kendisi için ağlayan Aytmatov’un gözyaşlarıyla ıslanmıştı.
Arabamın sarsıntısıyla, ne dik ne yatay olan düşünce seyahatim bitti. Aslında bu, gözlerim açık olarak yaptığım bir ölüm rabıtasıydı. Ölüm rabıtası, içe, derine doğru, beynin yürümesi gibi geldi bana. “Soylu sessizlikmiş ölüm, soylu yalnızlıkmış ölüm,” diye düşündüm. Ölüm, sinsi sinsi yatmaya ve sinsice rüya görmeye benzemez. Çözülecek bilmeceyi de çözecek sessizlik, bu sessizlik,” dedim içimden. Sonra aklıma Lâedri’nin bir şiiri geldi:
“Buğday ekersin, buğday biçersin,
Arpa ekersin, arpa biçersin,
Çavdar ekersin, çavdar biçersin,
Öbek öbek insan ekersin, be mezarcı,
Ne biçersin?”
Bu dalgın düşüncelerin beni Ahunbayev’in köşesine nasıl getirdiğini bilmiyordum. Bir şeye çarptığımı anladım. Arabamdan indim ki, bir köpeğe vurmuşum ve yavrusu yerde, upuzun yatan ölü annesinin memesini emiyor. Kaldım öylece. Caddedeki bütün kalabalık ve zaman da donmuştu sanki. Birden altı yaşlarında bir çocuk, annesinin elinden kaçtı ve küçük köpek yavrusunu kucağına alıp okşayarak annesi ile gözden kayboldu.
O küçük çocuk kimdi biliyor musunuz? Kimsesiz çocuklar yurdunda bana bebeğini vermeyen kız çocuğuydu.
29.06.2008, Bişkek