Mehmet Akif Ersoy, yalnızca bir şair değil; aynı zamanda çağının sosyal yapısını derin bir kavrayışla tahlil eden, imanını ve ahlâkını milletinin ruhuyla yoğuran bir fikir adamıdır. O, kelimeleriyle sadece duyguları değil, bir toplumun vicdanını, çöküşünü, yükselişini ve arayışını da dile getirmiştir.
Özellikle din adamlarına yönelik eleştirileri, dönemin dini yapısının ne tür bir yozlaşma yaşadığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda bir milletin manevi gerilemesinin ardındaki zihinsel ve ahlaki tahribatı da açığa çıkarır.
Şu mısra, bu eleştirinin kristalleşmiş halidir: “Hudâyi kendine kul yaptı kendi oldu Hudâ / Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete ha!”
Bu dizelerde Mehmet Akif, din adamı kisvesine bürünmüş ama aslında dini kendi çıkarları için araçsallaştırmış kişileri hedef alır. Hudâ’nın (Allah’ın) kuluyken kendini Hudâ yerine koyan, yani ilahi iradeyi temsil ettiğini söyleyerek insanları kendine kul eden bir zümreyi resmeder. Bu cüretin üzerine bir de utanmadan tevekkül diyerek pasifliği, ataleti ve aklı terk etmeyi dindarlık olarak sunmalarına şiddetli bir itiraz vardır. B
u sadece bir ahlaki eleştiri değil; bir toplumsal çözülmenin, bir manevi yozlaşmanın sosyolojik ifadesidir. İşte Nurettin Topçu bu noktada devreye girer ve Mehmet Akif’in bu tür mısralarını, bir toplumun manevi ve sosyal bünyesini tahlil eden metinler olarak okur.
Topçu’ya Göre Akif’in Mısraları Birer Sosyolojik Teşhis
Nurettin Topçu’ya göre, Mehmet Akif’in şiirleri kuru bir vaazdan ibaret değildir. Onlar, bir medeniyetin çöküş döneminde insanın hangi ruh hâlleriyle nasıl bozulduğunu, nasıl yozlaştığını, nasıl kendi özünden uzaklaştığını gösteren sosyolojik belgelerdir. Topçu’ya göre Akif, din adamı kisvesi altında halkı aldatmayı meslek hâline getiren sınıfı, sadece ahlaken değil, bir toplumsal hastalığın semptomları olarak ele almıştır.
Bu sahte din adamları, Topçu’nun ifadesiyle, halkın ruhuna hükmetmek için ilahî olanı dünyevîleştiren, aşkın olanı çıkarlarıyla takas eden kişilerdir. Onlar, Allah adına konuşmak yerine kendi hevesleri adına Allah’ı konuşturanlardır. Bu yüzden Akif’in yukarıdaki beyti, sadece bir kişi eleştirisi değil; dini çarpıtan bir zihniyetin, sosyal yapıyı ve toplumu nasıl felç ettiğinin şiirsel bir ifadesidir.
Din Adamının Bozulması: Bir Medeniyetin Bozulması
Topçu’ya göre bir toplumun din adamı bozulursa, o toplumun ahlakı, iradesi ve kaderi de bozulur. Çünkü din adamı, sadece dinî bilgi taşıyan değil; aynı zamanda halkın vicdanı ve rehberidir. Bu görev, onun nefsiyle değil, aşkıyla, yani Allah’a duyduğu aşkla yaşanırsa anlam kazanır. Ancak din adamı nefsiyle hareket eder, dini bir iktidar aracına dönüştürürse, orada ne hakikat kalır ne ahlâk.
Bu noktada Topçu, Akif’in mısralarını sosyolojik bir çerçevede değerlendirir: Bu sözler, sahte tevekkül anlayışını eleştirir; çünkü bu anlayış, insanı çalışmaktan, mücadeleden, haktan ve hakikatten uzaklaştırır. “Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete ha!” dizesiyle, gerçek tevekkülün aksine, bir aldatma ve tembellik kültürüne dönüşen sahte tevekkül anlayışı hedef alınır.
Gerçek tevekkül, aklını kullandıktan, bütün gücünü sarf ettikten sonra Allah’a teslimiyettir. Ancak burada gördüğümüz tevekkül anlayışı, ahlaki sorumluluktan kaçmanın ve halkı uyuşturmanın bir aracıdır.
Mehmet Akif’in Şiiri, Topçu’nun Düşüncesiyle Bütünleşiyor
Nurettin Topçu, Akif’in bu mısralarını yalnızca bir eleştiri değil, bir ihtar, bir isyan, bir irşad olarak okur. O, Akif’in her bir şiirinde halkın, özellikle de dinî duyguların nasıl sömürüldüğünü görür ve bunu modern toplumun dini yozlaşmasına dair bir teşhis olarak kabul eder. Bu teşhis, modernliğin dine karşı bir saldırısı değil; dinin içinden çıkan yozlaşmış unsurların dine yaptığı ihanettir.
Topçu’ya göre bu ihanet, modernliğin getirdiği maddiyatçılık kadar tehlikelidir. Çünkü halkın maneviyatına sızan bu tür din adamları, sadece dini kirletmez; aynı zamanda hakikatin yerini alan sahte bir din anlayışı üretirler. Bu anlayış, Allah’ın rızasını değil, toplumdaki saygıyı, maddi kazancı, iktidarı ve itibarı arzulayan bir anlayıştır. İşte Akif, bu tür kişileri “kendi oldu Hudâ” diyerek ifşa eder; onların artık Allah’a değil, nefislerine kulluk ettiklerini ilan eder.
Sonuç: Akif’in Şiiri, Topçu’nun Sosyolojisi
Mehmet Akif’in yukarıdaki beyti, sahte dindarlığın, din kisvesi altında halkı sömürmenin ve tevekkül adı altında tembelliği, teslimiyeti yüceltmenin eleştirisidir. Bu eleştiri, Nurettin Topçu’nun zihninde derin bir sosyolojik çözümlemeye dönüşür. Topçu, Akif’in şiirlerini bir milletin ahlâk atlası olarak görür; orada sadece iman değil, isyan da vardır; sadece aşk değil, hesap da vardır.
Akif’in bu isyanı, bir vicdanın haykırışı; Topçu’nun yorumu ise bu vicdanın toplum düzeyinde nasıl bir hakikat mücadelesi verdiğini gösteren entelektüel bir perspektiftir.
Ve her ikisi de bize, dinin sadece bireysel bir inanç değil; aynı zamanda bir toplumu inşa eden ve yıkabilen en güçlü kuvvet olduğunu hatırlatır.