Giriş
Donald Trump döneminde ABD dış politikasında gözlenen sertleşmenin Venezuela örneği üzerinden analiz edilmesi ve bu dönüşümün Türkiye açısından doğurabileceği yapısal sonuçları ele almak gittikçe önemli olmaya başlamıştır.
Bu konudaki temel argüman, Trump döneminde “Make America Great Again (MAGA)” söylemiyle çerçevelenen dış politika yaklaşımının, Venezuela özelinde ekonomik yaptırımlar, diplomatik normsuzlaşma ve rejim değişikliği ima eden söylemler aracılığıyla klasik liberal-hegemonik sınırların ötesine geçtiği, MAGANDA bir hüviyete büründüğüdür
Bu dönüşüm, bireysel liderlik tarzından ziyade, ABD hegemonyasının göreli olarak gerilemeye başlaması, enerji jeopolitiğinin yeniden ele alınması talepleri ve çok kutuplu uluslararası sisteme geçiş sancıları bağlamında büyük önem taşımaktadır. Venezuela deneyiminin Türkiye gibi orta ölçekli ve stratejik konuma sahip ülkeler açısından sunduğu politika dersleri de benzer şekilde masaya yatırılmalıdır.
Soğuk Savaş sonrası ABD dış politikası, kendisini sözde “liberal uluslararası düzenin kurumsal ve normatif taşıyıcısı” olarak konumlandırılmıştır. Demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ilkeleri, ABD’nin müdahaleci pratiklerini meşrulaştıran söylemsel çerçeveyi oluşturmuştur. Bu süslü söylemlere rağmen Trump dönemi, bu normatif çerçevenin belirgin biçimde aşındığı bir kırılma momenti olarak öne çıkmaya başlamıştır.
Bu kırılma özellikle Venezuela örneğinde yoğunlaşmıştır. Venezuela’ya yönelik izlenen politikalar, yaptırımların kapsamı, söylemin sertliği ve açık rejim değişikliği ima eden açıklamalar bakımından ABD dış politikasında niteliksel bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu yazı, söz konusu dönüşümü yapısal bir bağlam içinde ele almayı ve Venezuela örneğinden hareketle Türkiye açısından çıkarımlar üretmeyi amaçlamaktadır.
1. Kuramsal Çerçeve: Popülizm, Hegemonya ve Sertleşen Merkez
Trump döneminde izlenen dış politika, klasik realizm ya da liberal kurumsalcılıktan ziyade popülist egemenlik anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir. Popülizm literatüründe (Mudde, 2004; Müller, 2016) vurgulanan “ahlaki ikilik” (saf halk–yozlaşmış elit), Trump döneminde uluslararası sisteme taşınmış; ABD kendisini “sömürülen ulus”, müttefikler ve rakiplerini ise “ABD’yi istismar eden aktörler” olarak konumlandırmıştır.
Bu bağlamda Trump dönemi ABD dış politikası, Wallerstein’in (2004) tanımladığı hegemonya krizi koşullarında merkezin sertleşmesi olarak değerlendirilebilir. Zira hegemonik gücün göreli olarak zayıflamaya başlaması, özellikle yüz yıla yaklaşan bir süredir dünyanın bir numaralı süper gücü olmanın verdiği bir özgüven patlaması ile normatif ikna araçlarının yerini zorlayıcı ve cezalandırıcı mekanizmalara bırakmasına yol açmaktadır.
2. Venezuela’nın Stratejik Konumu: Enerji(k) Mevzular ve Karşı-Hegemonya
Venezuela’nın Trump yönetimi açısından merkezî bir hedef haline gelmesi tesadüfi değildir. Zira bu ülke, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olması, neoliberal politika setine açık biçimde mesafeli bir ekonomik model benimsemesi ve özellikle Çin ve Rusya ile derinleşen ekonomik ve finansal ilişkilere sahip olması nedeniyle, Trump gibi kural tanımaz bir milenyum kovboyu eliyle yürütülen MAGANDA politikalar düzleminde hedef tahtasındaki yerini almıştır.
Taşıdığı bu belirleyici özellikler, Venezuela’yı yalnızca “otoriter bir rejim” olarak değil, ABD’nin Latin Amerika’daki tarihsel nüfuzuna meydan okuyan sembolik bir karşı-hegemonya alanı haline getirmiştir (Harvey, 2003; Petras & Veltmeyer, 2017). Son bir kaç gündür devam eden ABD operasyonları ABD’nin bu ülkeye yönelik “enerjik” ilgisini açıkça ispat etmektedir. Trump’ın operasyonlar sonrası Venezuela’ya “kayyım” atanacağını belirtmesi, bu meseleye epeyce bir aşina olan Türkiye kamuoyunun zihninde ilginç çağrışımlar yapsa da diktatörlüğün asıl kaynağı konusunda adresin başka yerde aranması gerektiğini düşündürmektedir.
3. Ekonomik Yaptırımların Politik Ekonomisi: Bağdat’tan Karakas’a
Trump döneminde Venezuela’ya uygulanan yaptırımlar, klasik diplomatik baskı araçlarının ötesine geçerek kapsamlı bir ekonomik kuşatma niteliği kazanmıştır. Finansal sistemden dışlanma, petrol ihracatının engellenmesi ve devlet varlıklarının dondurulması, Venezuela ekonomisinin temel dolaşım kanallarını hedef almıştır.
Weisbrot ve Sachs’ın (2019) ampirik bulguları, bu yaptırımların rejim elitlerinden ziyade sivil nüfus üzerinde ağır insani maliyetler yarattığını göstermektedir. Bu durum, yaptırımların “demokratikleşme aracı” olmaktan ziyade, kolektif cezalandırma mekanizması olarak işlediğine işaret etmektedir.
Tarihsel olarak hemen her örnekte görülen bu sözde “diktatörlerin cezalandırılması” eyleminin açık kurbanları olan sivil halkın maruz kalmış olduğu yaptırımlar, kısa sürede tamir edilemeyecek sosyo politik yıkımlara neden olacaktır. Benzer deneyimleri yaşamış Irak, Libya ve Suriye örnekleri bu sözde “neo liberal” şiddet sarmalının yeni bir versiyonu ile karşı karşıya bulunduğumuzu ispatlamaktadır.
4. Normatif Aşınma ve Söylemsel Sertleşme
Trump yönetiminin Venezuela’ya yönelik söylemi (“tüm seçenekler masada”, “gayrimeşru yönetim” gibi), uluslararası hukuk ve egemenlik ilkeleri açısından açık bir normatif aşınmayı yansıtmaktadır. Bu bağlamda MAGA söylemi, hegemonik düzenin normatif meşruiyetini koruyan bir çerçeve olmaktan çıkmış; çıplak güç kullanımını meşrulaştıran bir araç haline gelmiştir. MAGA dünyanın savunmasız pek çok ülkesi üzerinde adeta Make America Gory Again (ABD’yi Yeniden Korkunç Yapma) formatına dönüşmektedir.
Nobel Barış Ödülü hayalleri kuran ve yüzü kızarmadan bu talebini uluslararası kamuoyu önünde dillendiren bir çılgın siyasetçinin öncülüğünde meydana gelen bu “korkunç” politikalar, dünyanın bir neo liberal MAGANDA ile karşı karşıya kaldığını kanıtlamaktadır. Zaten bu yazıdaki “MAGA’dan MAGANDA’ya” ifadesi de, analitik bir metafor olarak, hegemonik gücün normatif kısıtlarından koparak zorlayıcı araçlara yönelmesini tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır.
5. Türkiye Açısından Çıkarımlar
Venezuela deneyimi, Türkiye açısından dört temel ders sunmaktadır. Öncelikle, ne yazık ki “iç siyasette son dönemde sıkça başvurulan eylem türlerine benzer biçimde” Venezuela’ya reva görülen yaptırımların hukuki değil siyasi bir niteliğe sahip olduğunun altı çizilmelidir. Türkiye’nin maruz kaldığı benzer yaptırımlar ve finansal baskı mekanizmaları, Venezuela örneğinde olduğu gibi hukuki ihlallerden ziyade jeopolitik çatışmalara dayanmaktadır.
İkinci olarak stratejik otonomi ve kırılganlık açısından ders almanın öneminden söz edilebilir. Özellikle savunma, enerji ve finans alanlarında alternatif arayışların, bu MAGANDA’laşan hegemonik merkez tarafından stratejik bir meydan okuma olarak algılanabileceğinin altı çizilmelidir.
Ekonominin dayanıklılık testinden geçmesi ve dış politika açısından yaşanabilecek sorunlar üçüncü ders alanını oluşturmaktadır. Özellikle kur üzerinde büyük maliyetlere katlanarak oluşturulan baskı bağlamında ortaya çıkabilecek makroekonomik kırılganlıklar, dış baskı araçlarının etkinliğini artırmaktan öte bir işlev ifa etmemektedir. Bu nedenle ekonomik istikrar, dış politikada bağımsız ve denge siyasetini güdecek biçimde ayakta kalma kapasitesinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınmalıdır.
Çok kutupluluk düzleminde izlenen denge siyaseti konusuna gelinecek olursa, Venezuela örneği, keskin saflaşmaların maliyetini göstermek açısından büyük önem arz etmektedir. Bütün bu gelişmeler Türkiye için çok yönlü ve esnek bir denge siyasetinin önemini gün geçtikçe daha fazla teyit etmektedir.
Sonuç
Make America Great Again derken dünya için gittikçe Gory (korkunç, ürpertici, kan dondurucu) haline gelmeye başlayan sarı tehlike Trump döneminde Venezuela’ya yönelik izlenen ABD politikası, hegemonik gücün kriz koşullarında nasıl sertleştiğini ve normatif sınırların nasıl aşındığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu süreç, liberal uluslararası düzenin istikrarından ziyade, güç temelli ve öngörülemez bir uluslararası yapının gittikçe dünyanın bir çok savunmasız bölgesini tehdit ettiğine işaret etmektedir.
Türkiye açısından Venezuela deneyimi, orta ölçekli ülkelerin hegemonya krizleri derinleştikçe daha karmaşık baskı mekanizmalarıyla karşılaşacağını ve bu koşullarda ayakta kalmak açısından ekonomik dayanıklılık ile stratejik aklın hayati önem taşıdığını göstermektedir.
Kaynakça
- Harvey, D. (2003). The New Imperialism. Oxford University Press.
- Mearsheimer, J. J. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton.
- Mudde, C. (2004). The populist zeitgeist. Government and Opposition, 39(4), 541–563.
- Müller, J.-W. (2016). What Is Populism? University of Pennsylvania Press.
- Petras, J., & Veltmeyer, H. (2017). What’s Left in Latin America? Routledge.
- Weisbrot, M., & Sachs, J. (2019). Economic sanctions as collective punishment: The case of Venezuela. CEPR.
- Wallerstein, I. (2004). World–Systems Analysis. Duke University Press.