MAGA (Make America Great Again) ile başlayan Trump politikaları, içe kapanmacı ama dışarıya karşı “önce güç” diyen, diplomatik nezaketi ikinci plana atan bir doktrin olarak iyice belirginleşmeye başlamıştır. Kısa bir süre içinde maganda siyasetine evrilen dönüşen bu doktrin, uluslararası ilişkilerde kuralları hiçe sayan, dediğim dedikçi, diplomatik protokoller yerine güç gösterisini ve kabadayılığı (bullying) tercih eden bir dış politika üslubuna dönüşmüştür.
İran Dosyasının Dönüm Noktaları
Hali hazırda trajik bir hal almış olan ABD-İran ilişkilerinde son dönemde “sertleşme” ve “kuralsızlaşma” adı altında iki ana dönem yaşanmıştır. Önce nükleer Anlaşmadan Tek Taraflı Çıkış tercihi ortaya çıkmış, ardından diplomatik mutabakat “ben istedim oldu” mantığıyla ortadan kaldırılmıştır. Büyük ölçüde uzlaşının gerçekleştiği yönünde demeçler verilirken bir anda ülke ağır bir Siyonazi-ABD ittifakıyla saldırıya maruz kalmıştır.
Azami baskı politikası izlenerek ekonomik yaptırımlar koskoca bir halkı cezalandırma aracına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, kuşkusuz bölgenin radikalleşmesi üzerinden büyük bir etki potansiyeline sahip olacaktır. Bu bağlamda Kasım Süleymani suikastı ile uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan, bir devlet yetkilisine yönelik üçüncü bir ülkede düzenlenen operasyonun “maganda” siyaseti bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Trumpizm’den beslenen sertlik yanlısı politikalar açık biçimde ters tepkiler doğurmuştur. İran’ın “asimetrik” cevapları ile gündeme gelen bu tepkisellik Körfez’deki tanker krizleri, vekalet savaşlarının şiddetlenmesi ve nükleer zenginleştirme faaliyetlerine geri dönüş biçiminde ortaya çıkmıştır.
Mevzu sadece Orta Doğu ayağına sahip değildir. Trumpizm döneminde benzer şekilde Avrupa ile açılan makas da gittikçe genişlemektedir. ABD’nin müttefiklerini hiçe sayan tavrının transatlantik ilişkilerde yarattığı çatlak gün geçtikçe onanmaz hale gelecektir. Kanada ve Grönland’ın egemen devletlerden bizzat talep edilmesi ile başlayan çatlak, İran konusunda Avrupa’nın çıkarlarını hiçe sayacak biçimde bir dominasyonla devam etmiştir. Bu keyfi stratejinin ABD’nin yalnızlaşmasına sebebiyet verme olasılığı çok yükselmektedir.
Diğer yandan Çin ve Rusya faktörü gerçekten göründüğü gibi görünmez özelliğini sürdürmeye devam edecek midir? ABD’nin boşalttığı diplomatik alanı ve İran ile kurduğu zorunlu ekonomik bağları bu iki aktörün nasıl doldurduğu dikkate alınmadan bu görünmezliğin boyutlarının anlaşılması mümkün değildir.
Sert Güç mü, Akılsız Güç mü?
“Büyük Amerika” iddiasıyla yola çıkan bir politikanın incelikten yoksun ve sadece kaba kuvvete dayalı bir “magandalığa” evrilmesi, aslında ABD’nin yumuşak gücünü (soft power) nasıl erittiğini ve İran’ı izole etmek isterken aslında Batı blokunu nasıl böldüğünü göstermektedir.
Diplomasi masasını devirmek ve saldırganlığa keskin bir geçiş yapmak bir strateji mi yoksa bir üslup sorunu olarak mı değerlendirilmelidir? Kravatlı diplomasiden, yaptırım sopalı bir ‘mahalle kabadayılığına‘ geçişin anatomisi gittikçe fazla analize muhtaç hale gelmiştir.
İran’ı terbiye etme iddiası ile ortaya konulan bu kırılma anı, bölgeyi daha güvenli mi kılacak yoksa yeni bir barut fıçısı haline mi dönüştürecektir?
Trumpist politikalar İran örneğinde kalıcı bir siyaset üretebilmiş midir? Yoksa sadece İsrail’in güvenliği bağlamında hareket edip bütün dünyayı endişelendirmeyi mi tercih etmektedir? Mevcut manzara kalıcı bir siyaset mi, yoksa kaos yaratacak bir ortama mı neden olacaktır?
Bu ve benzeri sorular ekseninde Trump yönetimi, İran’da sadece bir politika değişikliği değil, doğrudan bir rejim değişikliği hedefleyen “Operation Epic Fury” (Destansı Öfke Operasyonu) izleyerek süreci geri dönülemez bir noktaya taşımıştır. Nitekim 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in ortaklaşa başlattığı hava operasyonları sonucunda İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldüğünün bildirilmesi İran’da ciddi bir liderlik boşluğu yaratmıştır.
Geçici değil dönüştürücü bir nitelik arz ettiği öne sürülen Trump politikaları, sebep olduğu kaosu, İran halkı açısından ülkelerini geri almaları için “nesiller boyu sürecek tek şans” olarak tanımlamıştır. Yüksek dozda narsizm içeren bu söylem, önceki dönemlerdeki “anlaşma için baskı” politikasından “yıkım ve yeniden inşa” aşamasına geçildiğini göstermektedir.
Oysa Cyrus Anlaşması ile muhalif figürler, İbrahim Anlaşmaları başarısını örnek alarak demokratik bir İran ile İsrail ve Arap komşuları arasında kalıcı barışı hedefleyen bir vizyon sunmaktaydı. Elbette ilk bakışta cezbedici görünen bu süslü sözlerin İsrail’in güvenliği ve bölgesel işbirliği uzantıları dikkatten kaçmamaktadır. Trump’ın üst üste izlediği yıkıcı hamleler İsrail’in güvenliğini merkeze alırken bunu geniş bir bölgesel ittifakla destekleme çabası göstermesi sonuçlardaki olası büyük yıkıma karşı bir önlem alma çabası olarak okunmalıdır.
Geniş ittifak içerisinde yer almaya boyun eğen ülkelerin büyük çoğunluğunun, toprak bütünlüklerini tehdit, ek vergilerle terbiye etme ve “bitaraf olanın bertaraf olacağı” ikazlarıyla yakın bir ilişkisinin olduğu muhakkaktır. Nitekim, ortak operasyonlarla galibiyet süsü verilen süreç, 21. Yüzyılda Trump ile birlikte eş-kasaplık statüsünü fazlasıyla hak eden Netanyahu için onlarca yıldır beklenen bir “stratejik zafer” olarak görülmesi gecikmemiştir. Gerçekten Trump’ın ilk döneminde başlattığı İbrahim Anlaşmaları, İsrail’i bölgeye entegre etmiş ve BAE, Bahreyn, Katar gibi ülkelerle askeri koordinasyonu üzerinden güçlendirmiştir. Bu yapı, İran’ın misillemelerine karşı İsrail’in savunma kapasitesini artırmıştır.
Küresel Endişeler: Hitlerizm’den Trumpizm’e mi?
Trump’ın “öngörülemezlik” ve “tek taraflı güç kullanımı” ilkelerine (!) sıkı sıkıya yapışması, küresel ölçekte ciddi kaygılar yaratmaya devam etmektedir. Bu kaygılar Robert De Niro’nun sert eleştirileri ile ABD toplumu için şimdilik tam bir uyanışı temsil etmese de krizin dünyaya yayılma kapasitesinin varlığı her geçen gün büyük bir olasılık olmaya doğru evrilmektedir. Adeta 1930’larda aklı başında bir çok insanın yapmış olduğu uyarıları dikkate almayan dünya devletlerinin maruz kaldığı “Hitlerizm” benzeri bir “Trumpizm” riski ile karşı karşıya olduğumuzu iddia etmek, aradan yüz yıl geçtikten sonra düşük bir olasılık taşımamaktadır.
Trumpizm söylemlerini Hitler gibi tarihsel otoriter figürlerle ilişkilendiren analizler, bu sertleşmenin arkasında yatan bazı faktörlere atıfta bulunmaktadır. Retoriğini toplumu “biz” ve “onlar” (düşmanlar) olarak ikiye bölen, siyaseti bir “yaşam savaşı” gibi sunan bir stratejiye dayandırma bu konuda birincil açıklayıcı nedenselliğe sahiptir. Bu şekilde seçmenin korkularını onaylayarak ve toplumsal sorunlar için belirli “dış grupları” suçlayarak bağlılığı artırmayı hedeflemektedir.
Yolsuzluğa battığını iddia ettiği sisteme karşı tek çözüm olarak kendisini konumlandırma ile tarihsel otoriterizm örnekleri ile kesişen Trumpizm, Hitler’in Weimar Cumhuriyeti’nin zayıflıklarını kullanarak yükselmesine benzer bir “mevcut düzenin çöküşü” anlatısı üzerinden kurgulamaktadır. Nazi propaganda tekniklerine benzer şekilde, Trump’ın 2020 seçim sonuçlarına yönelik iddiaları ve sık tekrarlanan yanlış beyanları, bilgi alanını bozarak gerçeklik algısını sarsma yöntemi (dezenformasyon) olarak nitelendirilmektedir.
Nitekim, ikinci başkanlık için geçirdiği seçim dönemi kampanyalarında “kan gölü” (bloodbath), “haşere” (vermin) ve “kanın zehirlenmesi” (poisoning the blood) gibi ifadelerin kullanımında rastlanan %160’lık artış, ahlaki engelleri azaltan ve şiddeti meşrulaştıran bir dilsel dönüşümün işareti olmuştur. Bu sertleşmeyi sadece bir “öfke patlaması” değil, kitleleri manipüle etmek için tasarlanmış kurnaz bir siyasi performans sanatı olarak tanımlayanlar olmasına rağmen ilerleyen yaşla birlikte gelen davranışsal kontrol kaybının bu dozu artırmış olabileceği de tartışılmaktadır.
Hitlerizm ve Trumpizm arasındaki benzerlikler, özellikle retorik, siyasi strateji ve otoriter eğilimler açısından akademisyenler ve analistler tarafından sıkça karşılaştırılan bir konudur. Bu karşılaştırmalar, her iki liderin Alman kökenli olması gibi kişisel detaylardan ziyade, kitleleri manipüle etme yöntemleri ve uluslararası siyasete bakış açıları üzerine yoğunlaşmaktadır.
Sonuç ve Türkiye Bağlamı
“İran Dosyası”, Trump’ın popülist milliyetçiliğinin (Trumpizm) uluslararası güvenliğin mimarisini nasıl bir çıkmaza soktuğunun bir özeti olarak okunabilir. “Hukukun en üst sınırlarında olduğu” inancıyla hareket eden bu zihniyet bağlamında İran sahasında karşımıza çıkan gerçekler, bizatihi çıkış noktasının sınırlarını zorlamaktadır. Bu yeni “kumar” başarısız olursa, sonuç sadece bir yönetim değişikliği olmayacak Orta Doğu hiç tartışmasız yeni bir istikrarsızlık sarmalına sürüklenecektir.
Benzer şekilde İran saldırıları uluslararası hukukun ağır bir ihlali olarak ortaya çıkmış olması bağlamında Trump’ın diplomasiyi tamamen dışlaması Kuzey Kore gibi bazı ülkeleri nükleer silahlanmaya daha fazla teşvik edebilecektir. Nitekim İngiltere ve NATO içindeki diğer müttefikler askeri müdahaleye mesafeli durarak diplomatik çözümü savunmaya devam etmiş; savaşın nasıl sonlanacağına dair net bir stratejinin olmadığını vurgulamıştır.
Trump yönetimi, İran’a karşı başlattığı askeri hamleleri “önleyici bir güç gösterisi” olarak tanımlanmasına rağmen pek çok uluslararası analiz bu durumu “yüksek riskli bir kumar” olarak nitelendirmektedir. Trump’ın savaş yanlısı kasap tutumuyla caydırıcılık tesis edilmeye çalışılsa da, bu tutum kendi siyasi tabanında dahi çatlaklara yol açmaktadır.
Sonuç olarak Trump siyaseti, İran örneğinde statükoyu yıkarak “kalıcı” bir bölgesel değişim yaratmaya çalışmaktadır. Bu değişim, İsrail’in güvenliğini garanti altına alırken tüm dünyayı ucu açık bir bölgesel savaş ve küresel ekonomik belirsizlik riskiyle karşı karşıya bırakmıştır.
Üstelik Trump’ın “Önce Amerika” (MAGA) prensibi, teoride ABD’yi denizaşırı savaşlardan uzak tutmayı hedeflerken pratikte İran’a yönelik doğrudan saldırıları bu prensiple çelişmektedir. Bir siyasi parti için zafere ulaşmada her ne kadar liderinin pozisyonu etkili olsa da bu pozisyon bir Batılı toplum nezdinde sossuz bir çek anlamı taşımamaktadır.
Diğer yandan İran cephesinde durum sadece askeri bir gerilimden ibaret görünmemektedir. Tarihinin en zorlu ekonomik ve toplumsal sınavlarından birini veren İran’da rejim, dönüşme göstergelerine yönelmek ve toplumsal talepleri yumuşatmak yerine sert tutumunu sürdürmeye devam etmiştir. Bu tutum içsel dönüşüm yönünde ortaya çıkabilecek sinyalleri de etkisizleştirmiştir.
Maga’dan Maganda politikalara doğru evrilme sonucu İran’ın ateş topu haline dönüşmesi Türkiye’yi de derinden etkileyecek biçimde bölgesel yayılma riski taşımaktadır.
Stratejik belirsizlik içeren ve net bir “ertesi gün planı” olmadan girişilen bu şiddet yanlısı politikalar, Orta Doğu’da sadece İran’ı değil, Irak, Körfez ülkeleri ve Türkiye-İran sınır güvenliğini de (1639 Kasr-ı Şirin’den beri var olan dengeyi) tehdit eder boyutlara ulaşacaktır.