Kara Tahtanın Metafiziği

By Gök Börü

Kara Tahtanın Metafiziği

By: Gök Börü

Kara tahta yalnızca bir araç değildi; o, insanın cehaletle yüzleştiği siyah bir ufuktu. Üzerine yazı yazılmadan önce sessizdi, kapalıydı, içine dönüktü. Siyahlığı bir eksikliği değil, bir imkânı temsil ederdi. Çünkü karanlık, aydınlığın doğacağı zemindir.

Tebeşir ise o karanlığın içine düşen beyaz bir kıvılcımdı. İncecik bir çubuğun parmakların arasında toza dönüşerek çizdiği her harf, aslında karanlığa atılmış bir meydan okumaydı. Siyah yüzey ile beyaz iz arasındaki gerilim, bilginin doğum anıdır. Cehalet ile marifet, boşluk ile anlam, suskunluk ile söz arasında kurulan o ince çizgi…

Tahtanın karalığı ile tebeşirin beyazlığı bir estetik karşıtlık değildir; bir ontolojik çatışmadır. Karanlık zeminde beliren her beyaz çizgi, insan aklının bilinmeyene attığı adımı simgeler. Yazı yazıldıkça siyah azalmaz; ama siyahın anlamı değişir. Artık o bir yokluk değil, bilginin görünür olmasını sağlayan arka plandır.

İşte kara tahta eğitimin ironisi burada gizlidir: Cehaleti temsil eden siyah zemin olmadan, aydınlığın beyaz izi görünmez. Aydınlık, karanlığın üzerine yazılır. Bilgi, yokluğu inkâr ederek değil; onu kabul ederek var olur. Tebeşirin her sürtünüşü, bir çatışmanın sesi gibidir. Toz havaya kalkar, harf belirir, anlam doğar. Öğrenci o siyah boşluğa bakarken aslında kendi iç karanlığına bakar; öğretmen beyaz bir çizgi çekerken yalnız tahtayı değil, zihni de aydınlatır.

Bu yüzden kara tahta bir nesne değil, bir sahnedir. Siyah fon üzerinde beyazın dramı oynanır. Her ders, karanlık ile aydınlık arasındaki kadim hikâyenin küçük bir tekrarından ibarettir.

Akıllı tahta ise başka bir çağın sembolüdür. Onda hız vardır, ışık vardır, mobilite vardır. Görüntü akar, renkler değişir, bilgi kayar. Fakat siyah ile beyazın o varoluşsal gerilimi yoktur. Işık kendi kendini üretir; karanlıkla yüzleşmez. Bilgi görünür olur ama görünür kılan zeminle mücadele etmez.

Kara tahtada yazı silindiğinde geriye toz kalırdı; bir emeğin izi. Akıllı tahtada ekran kapanır, her şey iz bırakmadan kaybolur. Birinde bilginin ağırlığı, diğerinde bilginin akışı vardır.

Kara tahta bize şunu öğretir: Aydınlık, karanlığın inkârı değil; onun üzerine yazılmış bir cesarettir. Ve belki de eğitim, hızdan önce bu cesareti öğretme sanatıdır.

Kara tahtanın önünde duran öğretmen, aslında siyah bir boşluğun karşısında duran bir mütefekkirdi. Elindeki tebeşir yalnızca bir yazı aracı değil; bir inşa vasıtasıydı. Her formül, her cümle, her tarih, karanlık bir zemine düşen beyaz bir hakikat izi gibiydi. O iz, yalnız görünen bir çizgi değil; zihnin karanlık kıvrımlarında açılan bir pencereydi.

Tebeşirin çıkardığı o hafif gıcırtı sesi, eğitimin fon müziğiydi. O ses, düşüncenin ete kemiğe büründüğü andı. Tebeşir tozu parmaklara bulaşır, ceketlere siner, havada asılı kalırdı. Bilgi soyut kalmaz; maddeyle temas ederdi. Öğretmenin eli kirlenirdi; bilginin zahmeti görünürdü.

Akıllı tahtada ise parmak kayar, ekran değişir. Bilgi ışıkla gelir, ışıkla gider. Ne toz vardır ne iz. Ekran kapandığında sanki hiç konuşulmamış gibi bir boşluk kalır. Oysa kara tahtada silinen yazının hayaleti bile tahtada kalırdı; silik beyaz lekeler, dünün dersini bugüne taşırdı. Unutma ile hatırlama arasındaki o geçiş bile görünürdü.

Kara tahta aynı zamanda sabrı öğretirdi. Yazı yavaş yazılırdı. Harf harf, satır satır. Öğrenci izler, bekler, düşünürdü. Bilgi akmaz; inşa edilirdi. İnşa edilen şey ise daha kalıcı olurdu. Çünkü hızın getirdiği yüzeysellik yerine, yavaşlığın getirdiği derinlik vardı.

Akıllı tahta çağın refleksini temsil eder: hızlı erişim, anında görüntü, sınırsız bağlantı. Fakat bağlantı derinlik değildir. Erişim bilgelik değildir. Işık hızında gelen bilgi, kalbe uğramadan zihinden geçip gidebilir. Kara tahtada ise yazı, hem göze hem zamana temas ederdi.

Belki de mesele teknoloji değildir; metafordur. Kara tahta insana şunu fısıldar: “Karanlığın üzerine yazmayı öğren.” Akıllı tahta ise şunu söyler: “Bilgiye hızla ulaş.” Birincisi varoluşsal bir mücadele, ikincisi işlevsel bir kolaylıktır.

Eğitim yalnızca bilgi aktarımı değilse; bir insanın iç karanlığını fark etmesi ve onu aydınlatma cesareti kazanmasıysa, kara tahtanın metaforu hâlâ yaşıyor demektir. Çünkü siyah zeminle yüzleşmeyen beyaz çizgi, hakikatin dramını taşımaz.

Kara tahta bir devrin pedagojik aracı değil sadece; insanın kendi içindeki geceye beyaz bir cümle yazma arzusunun simgesidir. Ve belki de asıl mesele şudur: Tahta değişebilir, teknoloji dönüşebilir; fakat karanlığı aydınlatma sorumluluğu değişmez.

Eğer eğitim hâlâ bir dönüşümse, hâlâ bir erginleşme ise, hâlâ insanın “olma” çabasıysa; her sınıfın görünmez bir kara tahtası vardır. Ve her insan, kendi iç siyahlığına bir beyaz çizgi çekmekle yükümlüdür.

Yorum yapın