Bir aydır devam eden Epstein İttifakı ve İran arasında yaşanan çatışma sürecinin ana motivasyon gücü, İran’ın nükleer silah çalışmaları yürütmesi iddiaları olmuştur. Bu konuda net bir veriye ulaşılmamasına rağmen ve merhum devrim lideri Hamaney’in nükleer silahların üretilmesini haram sayan fetvasına rağmen “USrael” koalisyonu saldırıları dozunu artırmaya devam etmektedir.
Kısa sürede zafere ulaşacağına inanan ama İran’da büyük bir askeri ve toplumsal direnişle karşılaşan Epstein Koalisyonu, sürekli strateji değişikliğine gitmeye ve kuyruğu dik tutmaya çalışırken gözler gerçekten İran “nükleer silah üreten” bir programa sahip midir sorusu üzerinde dönmeye başlamıştır.
Diğer yandan İran etrafnda yoğunlaşan bu soru, Batı ve ABD’nin “hırçın ve şımarık çocuğu” ünvanını iyice tescillemiş işgalci İsrail Terör Devleti’nin benzer bir nükleer silah üretme programına sahip olup olmadığı şeklinde başka bir soruya dönüşmemiştir.
Birçok tarafsız gözlemciye göre ve Vanunu Olayı’nın* ardından anlaşıldığı üzere İsrail daha devlet aşamasına geldiği ilk dakikalardan itibaren (1948) işgal etmeyi planladığı topraklarda “kutsal (!) ırkı” maruz kalabileceği saldırılardan koruma amacıyla nükleer silah geliştirdiği anlaşılmaktadır.
Bu gelişmeyle paralel olarak 1979 Devrimi’ni müteakiben, Sunni Müslüman Ülkeler ve Batı ittifakından oluşan bir kuşatma tehdidini ensesinde hisseden İran’daki teokratik rejim, İslami kimliğini Filistin Davası’yla ilişkilendirerek ayakta kalma ve bölge üzerinde nüfuz kurmaya çalıştığı için “nükleer seçeneği” masada sürekli tutmaya çalışmıştır.
Bu eksende İran ve İsrail’in nükleer programları, Orta Doğu’nun en büyük “açık sırrı” ile dünyanın en sıkı denetlenen ancak en tartışmalı programlarından birinin karşı karşıya geldiği karmaşık bir denklemi oluşturmaktadır. Her iki ülkenin nükleer stratejileri, birbirine zıt ancak bir o kadar da birbirine bağımlı bir gerilim hattı üzerinde ilerlemektedir.
Bu yazı, İran’ın maruz kaldığı son saldırıların meşruiyet zeminini ve saldırganların masumiyet iddialarının ne denli anlamlı olduğunu sorgulama amacı taşımaktadır. Güncel çatışma ortamı dikkate alındığında, saldırıya uğrayanın masum, ortada fol ve yumurta yokken saldıranın katil olduğu gerçeği altında bu tartışma olabildiğince objektif biçimde masaya yatırılmaya çalışılacaktır.
1. Şeffaflık ve Meşruiyet: Denetlenen ve Gizlenen Gerçekler
Tartışmanın iki kanadını oluşturan İran ve İsrail arasındaki en temel fark, uluslararası hukuk karşısında ihraz ettikleri konumlar olmuştur. İran, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na (NPT) taraf bir ülke olarak yürüttüğü programın barışçıl olduğunu kanıtlama yükümlülüğüne sahiptir. Kuşkuları gidermek üzere harekete geçen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ise, özellikle son yıllarda İran’ın %60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stoklarının doğruluğunu teyit etmekte zorlanmaktadır.
ABD’nin bölgedeki siyasi uzantısı olan İsrail (ya da İsrail’in Atlantik ötesindeki siyasi uzantısı olarak ABD) ise NPT’yi imzalamayı reddeden nadir ülkelerden biri olmaya devam etmektedir. Terör devletinin bu konuda yürüttüğü resmi devlet politikası “nükleer belirsizlik” (nuclear opacity) üzerine kuruludur. Yani İsrail, nükleer silahlara sahip olduğunu ne doğrular ne de yalanlar bir pozisyonu yürütmek üzerine kurulu sahtekar bir politika izlemeye devam etmektedit. Uzmanlar İsrail’in Dimona’daki Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nde yaklaşık 80-90 adet nükleer başlığa sahip olduğunu tahmin etmektedir.
Vanunu’nun ifşaatları açığa çıkıncaya kadar bu konuda suskun olan dünya kamuoyu, çeyrek asırdır Irak’ta ve İran’da nükleer silah ararken İsrail konusunda çıldırtıcı sessizliğini sürdürmeye devam etmektedir. Bu gerçek yalan o kadar tehlikeli boyutlara ulaşmıştır ki İsrail’in bütün Orta Doğu’yu haritadan silebilecek kadar büyük miktarda nükleer silaha sahip olduğu iddiası çürütülmüş değildir. İsrail’in güneyinde çölde kurulan sözde tekstil fabrikası kılığında yeraltına doğru genişleyen bu tesiste bu faaliyetlerin baş siyasi uzantısı ABD’nin göz yummasıyla yürütüldüğünü sağır sultanların işittiği anlaşılmaktadır.
Buradan anlaşılıyor ki, başta İsrail olmak üzere her iki ülkenin nükleer programlarının kalbi büyük bir gizlilik ve yüksek güvenlikli askeri koruma altında atmaya devam etmektedir. Aradaki tek fark ise İran’ın bu faaliyetleri denetime açarak kartları açık oynamaya çalışmasına mukabil İsrail’in böyle bir şeffaflığa asla yanaşmak istememesidir.
2. Askeri Gerilim ve İran’a Yönelik USrael Saldırılarının Muhtemel Sonuçları
Uzun zamandır Hizbullah gibi vekil güçler aracılığıyla yaşanan İsrail-İran çatışması 2026 yılı itibarıyla “gölge savaşından” çıkarak doğrudan sıcak bir çatışmaya dönüşmüştür. Şeçaat arz ederken sirkatin söyleyen merdi kıpti gibi İsrail ordusu, Mart 2026’da İran’ın nükleer altyapısını zayıflatmak amacıyla büyük bir hava operasyonu gerçekleştirdiğini duyurmuştur. Bu konuda asla hesap vermeye yanaşmayan ama Ebstein Çetesi’nin bir üyesi olarak hesap sorma gücüne sahip olduğuna inanan İsrail’in Orta Doğu’da etkisi en az yarım yüzyıl sürecek görünen bir felakete imza atması ile yaratılan nükleer kriz gittikçe karmaşık bir hal almıştır.
Her egemen devlet gibi İran da kendisine yönelik saldırılara misilleme olarak İsrail’in nükleer programının kalbi sayılan Dimona tesislerini balistik füzelerle hedef aldığını açıklamıştır. Bu savunma amaçlı saldırıların, Usrael ittifakına lojistik ve üs desteği sağlayan Orta Doğu’nun karton devletlerine de yayılmasıyla bu Siyasal Yahudiliğin (Siyonizm) bölgesel maliyetleri iyice artmaya başlanmıştır.
İran’ın bir aydır kuşatma ve ağır saldırı altında beklenmedik bir direniş göstermesi Epstein Çetesi açısından evdeki hesabın çarşıya uymadığını göstermektedir. Savaşın daha fazla uzamasının bölgesel dengeler açısından birbiriyle ilişkili iki sonuç doğuracağı düşünülebilir. Bunlardan ilki, rejimin sarsılmadığı ve yoğun saldırıları savuşturma yeteneklerine sahip olduğu anlaşılan İran’ın bölgesel rolü gittikçe belirgin hale gelecektir. İkinci sonuç ise İran’ı çevreleyen ve Ebstein Çetesi’nin kendilerini İran tehdidinden kurtaracağına inanan Sunni devletlerin gittikçe zayıflayacak olmasıdır. Böylelikle bu devletler irili ufaklı biçimde gittikçe daha fazla USrael cephesine bağımlı kalacak ve yüz milyarlarca dolara varan bir fatura ödemekle karşı karşıya kalacak karton devletler haline dönüşecektir.
Başkanlık koltuğuna büyük bir hırsla oturduktan sonra Hitler benzeri narsist bir lider olduğunu iyice kanıtlamış olan Trump** ve etrafındaki Siyonist Çete’nin uzayan bir savaşta zarar görecek diğer bir cepheyi oluşturacağı rahatlıkla öngörülebilir. ABD kamuoyunda gittikçe artan Trump nefretinin bir sonucu olarak Make America Great Again” (MAGA) söylemi kısa bir süre içinde yerini “Make America Moron Again” (MAMA) gerçeğine bırakırken Evengelist-Siyonist ittifak gün geçtikçe daha fazla sorgulanır olmaya başlayacaktır. Bu şer ittifakı, sinsi karakteri ve lobilerin desteği sayesinde kısa sürede elimine edilebilir görünmemekte lakin gücünün zayıflayacağına kesin gözüyle bakılabilir.
3. İstihbarat Savaşları ve “Sır İfşaları”
İsrail ve İran’ın gözlerden uzak yürüttüğü programların gizli kalması gereken kısımları, sık sık siber saldırılar ve istihbarat operasyonlarıyla gün yüzüne çıkmaktadır. Örneğin Eylül 2025’te İran’ın İsrail’in nükleer programına dair gizli bilgileri ele geçirdiği ve ifşa ettiği iddia edilmiştir. Buna karşılık daha önce İsrail’in Tahran’dan kaçırdığı devasa nükleer arşiv, İran’ın geçmişteki askeri nükleer emellerini uluslararası kamuoyuna kanıtlamak için kullanılmıştır.
Sunulan güncel raporlar, İsrail saldırılarının İran’ın nükleer programını önemli ölçüde gerilettiğini ancak tamamen yok edemediğini göstermektedir. İran’ın “nükleer silah üretme yeteneğine yaklaşan devlet” statüsüne yeniden ulaşmasının 1-2 yıl alabileceği değerlendirilmektedir.
İsrail nükleer gücünü işgalci statükoyu korumak ve kendisine yönelebilecek çevresel tehdidi önlemek için bir kalkan duvarı olarak kullanırken, İran nükleer çalışmalarından hem enerji bağımsızlığı hem de bölgesel güç dengesinde bir koz olarak yararlanmak istemektedir. Delinin başka bir deliyle karşılaştığında değneğini gizlediği şeklinde var olan atasözünün mantığı içerisinde Mart 2026 itibarıyla yaşanan doğrudan çatışmalar, nükleer tesislerin “dokunulmazlık” statüsünün sona erdiğini ve Orta Doğu’nun nükleer bir tırmanmanın eşiğinde olduğunu göstermektedir.
4. Vanunu Olayı: Mızrağın Çuvalı Delmesi
İsrail’in nükleer sırlarını dünyaya duyuran ve bu nedenle “nükleer köstebek” olarak anılan kişi olarak kayıtlara geçen Mordechai Vanunu, 1986 yılında İsrail’in gizli nükleer programına dair ilk somut kanıtları ortaya koymuştur. Vanunu, 1976-1985 yılları arasında Negev Nükleer Araştırma Merkezi (Dimona) bünyesinde nükleer teknisyen olarak çalışan bir Kuzey Afrika kökenli Yahudi olarak, maruz kalmış olduğu ayrımcılığı protesto etmek amacıyla tesisin içinden gizlice çektiği 57 fotoğrafı ve teknik bilgileri İngiliz Sunday Times gazetesiyle paylaşmıştır.
Mossad operasyonu ile yakalanarak İsrail’e götürülen Vanunu vatana ihanet ve casusluk suçlamasıyla gizli bir yargılama sonucu 18 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve 11,5 yılını tek kişilik hücrede (tecrit altında) ömrünü geçirmiştir.
2004 yılında serbest bırakılmasına rağmen, İsrail hükümeti tarafından üzerine konulan ağır kısıtlamalar devam etmiş, Vanunu’nun ülkeden ayrılması, yabancılarla veya gazetecilerle izinsiz konuşması ve büyükelçiliklere yaklaşması yasaklanmıştır.
Mordechai Vanunu, yaptığı eylemi “insanlığı bilgilendirme sorumluluğu” olarak savunurken, İsrail devleti onu hâlâ ulusal güvenlik için bir tehdit olarak görmekte ve kısıtlamalarını sürdürmektedir. Mart 2026 itibarıyla, Vanunu hâlâ İsrail’de yaşamaya devam etmekte ve uluslararası hak örgütleri tarafından “düşünce mahkumu” olarak tanımlanmaktadır. Bu vesileyle Orta Doğu’yu ateş çemberine atma potansiyeli taşıyan İsrail’in nükleer silahlar konusunda taşıdığı gerçek yalanlar gün yüzüne çıkmıştır.
Sonuç
Bu kadar açık ve kesin ifşaata rağmen İsrail nükleer çalışmaları ile ilgili uluslararası kamuoyuna bilgi vermekten kaçınmakta ve nükleer çalışmaları ve nükleer silah üretimini genişleterek sürdürmektedir. İran da benzer biçimde barışçıl amaçlı programına dair ayrıntıları dünya kamuoyuna sunmak istememektedir.
Orta Doğu’da yaşanan ve İsrail’in kendi güvenliğini esas alarak dünyayı ateşe atma pahasına giriştiği bu it dalaşı (sıcak savaş) kuşkusuz çocuk ve siviller başta olmak üzere büyük miktarda masum insan kaybına neden olmaktadır. Bu minvalde, savaşın yarattığı güvensiz ortamda bölgedeki tüm devletler ABD ve Batı endüstrilerinin ateşleyici sektörü olan savunma sanayi ürünlerine yönelecek ve toplumlarının refahı pahasına kamusal kaynakları “bir güvenlik masalı” uğruna heba edecektir.
Türkiye, genel olarak karşı karşıya gelme ihtimali çok güçlü olan Ebstein Çetesi ile zorunlu ama mesafeli ilişkisi nedeniyle taraflar arasında denge kurma çabasının bir yansıması sayılabilecek ılımlı bir strateji izlemektedir. Diğer yandan savaşın külleri sınır komşusunda söndükten sonra hedef odağı olup olmayacağını kesin olarak kestirememekle beraber tedirgin bir bekleyiş içerisinde vahşet dozu yüksek bu belirsiz günlerin bir an evvel sona ermesi için daha aktif bir pozisyon takınıp takınmayacağı konusunda taşıdığı muğlaklık devam etmektedir.
*: https://www.bbc.com/turkce/articles/c3vdlv3wwppo
**: https://akademiyet.com/hitlerizm-ve-trumpizm-bir-karsilastirma