İki Tahta Arasında: Akademinin Vicdan Terazisi

By Gök Börü

İki Tahta Arasında: Akademinin Vicdan Terazisi

By: Gök Börü

Akıllı tahta akademisyenliği ve kara tahta akademisyenliği arasındaki fark şu: Akıllı tahta akademisyenleri rakamların cambazlığı üzerine kurulurken, kara tahta akademisyenleri kelime mühendisliği üzerine kurulmaktadır.

Ayrıca akıllı tahta akademisyenleri şayet kara tahta akademisyenleri arasında bir köprü, bir duba kuramadı, bir bağ kuramadı, takdirde Osmanlıca’yı kesip Latince’ye geçen dil devrimine benzer bir kültür ve akademik kopukluk meydana getirirler.

Akıllı tahta akademisyenleri ipi olmayan uçurtmayı, ipi olmayan balonu uçurturken, kara tahta akademisyenleri karanlıktan aydınlığa, kara tahtadan beyaz tebeşire giden ve ayakları kürsüye değen akademisyenlerden oluşur.

Mesele aslında bir teknoloji meselesi değildir; mesele bir ruh meselesidir.

Bugün üniversite koridorlarında iki ayrı zaman dilimi yan yana yürür gibidir. Bir yanda parmakları ekrana hızlıca dokunan, grafikleri büyüten, tabloları çoğaltan yeni tip akademisyen; diğer yanda kelimenin ağırlığını bilen, cümleyi yoğuran, fikri sabırla işleyen eski mektebin talebeleri… Bu iki dünyanın karşılaşması henüz bir terkip doğurmuş değildir. Aksine çoğu yerde sessiz bir gerilim hüküm sürmektedir.

Rakamın cazibesi büyüktür; çünkü rakam hızlıdır, ölçülebilirdir, raporlanabilirdir. Modern akademi de zaten hızın ve ölçünün peşindedir. Ancak burada gözden kaçan bir hakikat vardır: Rakam çoğu zaman sonucu gösterir, fakat manayı kurmaz. Kelime ise yavaştır; ama ruhu taşır. Bu yüzden kara tahta geleneği, yalnız bilgi aktarmayı değil, şahsiyet inşa etmeyi hedeflemiştir.

Nurettin Topçu’nun hassasiyetle üzerinde durduğu mesele tam da burada belirir: Maarif bir teknik üretim hattı değildir; bir insan yoğurma işidir. Eğer akademi yalnızca sayılara, indekslere, puanlara teslim olursa, ortaya çıkan şey bilgi yığını olabilir; fakat irade sahibi şahsiyet çıkmaz.

Akıllı tahta akademisyeninin tehlikesi, uçuşu kolaylaştıran fakat yere temasını zayıflatan bir pedagojidir. İpi olmayan uçurtma metaforu tam burada anlam kazanır. Uçurtma yükselir — evet — fakat yönünü veren, onu semayla irtibatlandıran iptir. İp koparsa yükseliş değil, savruluş başlar. Akademi de böyledir: Gelenekle, kelimeyle, fikir terbiyesiyle bağı kopan her hızlı yükseliş, uzun vadede bir yön kaybına dönüşür.

Kara tahta akademisyeni ise karanlıktan aydınlığa yürüyen bir talim terbiyesinin mirasçısıdır. O, tebeşirin tozunu yutarak düşünmeyi öğrenmiştir. Kürsüye ayağının değmesi boşuna değildir; çünkü o, zemine basarak konuşur. Kelimeyi havada uçurmaz; yere mıhlar. Talebenin zihninde yalnız formül değil, iz bırakmaya çalışır.

Fakat burada romantik bir nostaljiye düşmek de doğru değildir. Zira zaman değişmiştir ve akademi elbette yeni araçları kullanacaktır. Asıl imtihan, iki dünyanın kavgasını değil, terkibini kurabilmektir.

Eğer akıllı tahta akademisyeni kelimenin terbiyesine kulak vermezse,
eğer kara tahta akademisyeni de zamanın araçlarına bütünüyle sırt çevirirse,
üniversite iki ayrı dil konuşan iki kıta hâline gelir.

İşte o zaman ortaya, dil devrimlerindeki sert kopuşlara benzer bir akademik yarılma çıkar: Metinle grafik, mana ile metrik, fikirle performans birbirini duyamaz hâle gelir.

Topçu’nun irfan çizgisinden bakıldığında çözüm açıktır: Teknik ruhun emrine girmelidir, ruh tekniğin değil. Üniversite ne yalnız tebeşir tozunda kalmalı ne de yalnız piksel ışığında erimelidir. Hakiki maarif, ekranın hızını kürsünün vakarıyla buluşturabildiği gün doğacaktır.

Çünkü akademiyi ayakta tutan şey ne tahtanın rengi ne ekranın parlaklığıdır.

Onu ayakta tutan, hakikat karşısında eğilmeyen vicdan ve kelimeye sadakatle bağlı iradedir.

Yorum yapın