Son yirmi yıldır akademik çevrelerde dolaşan bir cümle var: “Üniversiteler çöküyor.” Bu cümle, neredeyse ortak bir ağıt gibi tekrar ediliyor. Koridorlarda, sempozyumlarda, fakülte toplantılarında aynı yakınma: “Eğitim bitti.” Fakat bu cümlenin arkasında saklanan daha ağır bir soru var: Üniversite gerçekten kendiliğinden mi çöktü, yoksa onu biz mi çökerttik?
Trajedinin en acı tarafı şu: İdam hükmünü verenlerle cenazede gözyaşı dökenler aynı kişiler olabilir. Üniversiteyi önce biz yorduk, biz sıradanlaştırdık, biz araçsallaştırdık. Sonra da onun tabutunun başında yüksek sesle yas tuttuk. Oysa yas, çoğu zaman vicdanı susturmanın en kolay yoludur.
Üniversite nasıl “öldürülür”? Silahla değil, zihniyetle. Bilim merakının yerini kariyer hesapları aldığında… Hakikat arayışı yerine puan cetvelleri geçtiğinde… Makale sayısı, düşüncenin derinliğinin önüne konduğunda… Ders, bir yük; öğrenci, bir prosedür; araştırma, bir formalite hâline geldiğinde… Üniversite ağır ağır nefessiz bırakılır.
Akademisyen, üniversitenin kalbidir. Kalp yorulursa beden yaşasa da ruh ölür. Hoca sınıfa heyecansız giriyorsa, okuduğunu içselleştirmiyor, yazdığını yaşatmıyorsa; öğrenciye yalnızca bilgi aktarıyor ama ufuk açmıyorsa… O anda üniversite biraz daha susar. Ve bu suskunluk, zamanla çöküş diye adlandırılır.
Bir başka kırılma noktası da cesaret meselesidir. Üniversite, hakikatin özgürce konuşulduğu yer olmalıdır. Fakat akademisyen konforunu kaybetmemek için susuyorsa, eleştiriyi riskli buluyorsa, düşüncesini güvenli sınırlar içinde tutuyorsa; üniversite düşünce üretmez, tekrar üretir. Tekrar eden kurum ise canlı değil, müzeliktir.
Elbette yapısal sorunlar, politik müdahaleler, ekonomik sıkıntılar vardır. Ancak bütün suçu dış koşullara yüklemek kolaycılıktır. Asıl zor olan, aynaya bakmaktır. “Biz neyi eksik yaptık?” sorusunu sormaktır. Öğrencinin gözündeki ışığın sönüşünde payımız var mı? Akademik vasatın sıradanlaşmasında payımız var mı? Üniversiteyi bir hakikat ocağı olmaktan çıkarıp bir statü alanına dönüştürmede payımız var mı?
“Biz önce üniversiteyi idam ettik, sonra cenazesinin başında ağlıyoruz” metaforu tam da bu çelişkiyi anlatır. İdam sehpası, küçük tavizlerle kuruldu. Liyakate göz yumulduğunda bir düğüm atıldı. Nitelik yerine nicelik tercih edildiğinde bir düğüm daha… Eleştirel düşünce yerine uyumlu suskunluk ödüllendirildiğinde ip biraz daha sıkıldı. Sonunda üniversite boğuldu. Ve biz, onun ölümünü dış şartlara bağlayarak rahatladık.
Oysa üniversiteyi diriltecek olan da yine akademisyendir. Çünkü üniversite bina değildir; insanın zihnidir. Hoca yeniden okumaya başlarsa, yeniden sorgularsa, yeniden risk alırsa; öğrenciye sadece ders değil, dava bilinci verirse; üniversite de nefes almaya başlar. Diriliş, içeriden olur.
İtiraf, zayıflık değil; başlangıçtır. “Evet, payımız var” demek, sorumluluğu kabul etmektir. Sorumluluk kabul edilmeden dönüşüm başlamaz. Üniversiteyi yeniden inşa etmek istiyorsak, önce onu nerede yaraladığımızı görmek zorundayız.
Belki de artık cenaze başında ağlamayı bırakıp, idam sehpasını sökmek gerekiyor. Çünkü üniversite hâlâ tamamen ölmüş değil; sadece ağır yaralı. Onu yaşatacak olan, yeniden hakikate sadakat yemini eden akademisyenin vicdanıdır.
Kara Tahtanın Beyaz Hakikati
Kara tahtalı eğitime yeniden dönmeyi arzuluyorum. Çünkü o dönemde hocalar ilmi unvan için değil, merak için yaparlardı. İlmi ilim için… Hakikati hakikat olduğu için… Akademik basamakları tırmanmak için değil, düşüncenin derinliğine inmek için çalışırlardı. Ders anlatmak bir görev değil, bir vecd hâliydi.
Kara tahta sadece bir araç değildi; bir sahneydi. Hoca o sahnede hem düşünür hem sanatkârdı. Her kelimeyi özenle seçer, her cümleyi inşa eder, her rakamı titizlikle yerleştirirdi. Tebeşirin tahtaya değdiği o ses, düşüncenin doğum sesiydi. Formüller, kavramlar, tarihî olaylar beyaz çizgilerle karanlığın üzerine yazılırken bilgi âdeta gözümüzün önünde şekillenirdi.
Her bir sayı, her bir örnek, her bir kavram adım adım kurulurdu. Öğrenci düşüncenin inşasına tanık olurdu. Hoca siler, yeniden yazar, hatayı gösterir, doğrunun nasıl bulunduğunu anlatırdı. O süreç, bilgiyi hazır sunmaz; doğururdu. Kara tahta, zihnin atölyesiydi.
Bugün ise akıllı tahtalar çıktı, akıllı kalemler çıktı… Fakat sanki mertlik bozuldu. Slaytlar hazır, metinler hazır, grafikler hazır… Bilgi ekrana düşüyor ama zihinde yoğrulmuyor. Hoca anlatmıyor, gösteriyor. Öğrenci düşünmüyor, izliyor. Ders bir inşa süreci olmaktan çıkıp bir sunuma dönüşüyor.
Teknoloji elbette düşman değil. Ancak mesele şu: Araç büyüdü, insan küçüldü mü? Kara tahtada hoca düşüncesini adım adım kurarken öğrenciyi de o yürüyüşe ortak ediyordu. Şimdi bilgi hızla akıyor ama derinlik azalıyor. Oysa hakikat hızla değil, sabırla kavranır.
Kara tahtada yazılan her kelime emeğin izini taşırdı. Tebeşir tozu hocanın ceketine sinerdi; ilim neredeyse bedenle temas ederdi. Şimdi parmak bir tuşa dokunuyor ve sayfalar değişiyor. Fakat zihnin içindeki sayfa aynı hızla değişmiyor.
Eskiden unvan ikinci plandaydı; ilim birinci. Şimdi çoğu yerde yayın sayısı, atıf oranı, indeks puanı konuşuluyor. İlmin heyecanı yerini performans cetveline bıraktıysa, sorun tahtada değil zihniyettedir. Ama kara tahta o zihniyetin sembolüydü: Sabır, emek, sadelik…
Belki mesele gerçekten kara tahtaya dönmek değildir; o ruhu geri çağırmaktır. İlmi merak için yapmak… Cümleyi sanatkâr inceliğiyle kurmak… Öğrencinin gözünün içine bakarak anlatmak… Bilgiyi hazır paket değil, canlı süreç hâlinde sunmak…
Akıllı tahta çıktı, akıllı kalem çıktı; fakat ilim aklın yanında kalbin de işiydi. Kara tahtanın beyaz çizgileri, bize ilmin sade ama derin bir yolculuk olduğunu hatırlatıyordu. Asıl özlediğimiz belki de o yolculuğun vakarını ve mertliğini…