Bir filmi değerlendirmek, yalnızca teknik unsurlarını tartmak değil; onun iddia ettiği hakikatle kurduğu bağın sahiciliğini de sorgulamaktır. Çatlı’yı konu edinen bu yapım, tam da bu noktada ciddi bir zaaf göstermektedir. Ortada büyük bir hikâye vardır; fakat bu hikâyeyi taşıyacak estetik kudret ve ruh derinliği yeterince kurulmamıştır.
Her şeyden önce senaryo son derece basit bir çizgide ilerlemektedir. Ancak bu basitlik, derinliğe açılan bir sadelik değil; yüzeyselliğe hapsolmuş bir zayıflıktır. Sahne geçişleri arasında organik bir bağ, bir iç ritim, bir ünsiyet yoktur. Her sahne, bir diğerinden kopuk şekilde ilerlemekte; bu da filmi bir bütün olmaktan çıkarıp parçalı bir taslak hâline getirmektedir.
Oyunculuklarda da benzer bir sahicilik sorunu göze çarpar. Diyaloglar kahramanca bir iç derinlikten değil, yapay bir kurgu hissinden beslenmektedir. Sözler, karakterlerin ruhundan doğmuş gibi değil; dışarıdan eklemlenmiş gibidir. Başrol oyuncusunun performansı ise özellikle dikkat çekicidir: Sadece bir “yürüyüş” taklidi vardır, fakat o yürüyüşün arkasındaki ruh, duruş ve tarihsel kimlik inşa edilememiştir. Oysa 1970-80 arası bir ülkücü gencin tavrı, yalnızca fiziksel bir jest değil; bir dünya görüşünün, bir ahlakın ve bir mücadele biçiminin dışavurumudur. Film, bu özü yakalayamamaktadır.
Buna karşılık bazı yan karakterlerde daha doğal bir akış görülmektedir. Özellikle bombacı, yetim karakter ve Meral Hanım, rol yapma çabasından uzak, daha içten bir gerçeklik hissi verebilmektedir. Çocuk oyuncular da belirli ölçüde bu doğallığı taşımaktadır. İlginç bir şekilde, Ermeni figüran ve oyuncuların performansları diğerlerine göre daha inandırıcı bir düzeydedir; bu da genel oyunculuk yönetiminin zayıflığını daha görünür kılmaktadır.
Filmin en büyük kırılma noktalarından biri, dönem hissinin neredeyse hiç verilememesidir. Kostüm, dil ve beden dili açısından ciddi kopukluklar vardır. Örneğin 1970’li yılların sosyokültürel gerçekliğinde bir annenin çocuğuna “aşkım” diye hitap etmesi, dönemin diline ve aile içi hitap biçimlerine yabancıdır. Bu ifade, bugünün diline ait bir sıcaklık taşır; fakat o yılların gerçekliğinde karşılığı yoktur. Bu tür ayrıntılar küçük gibi görünse de, aslında filmin dönemi kavrayamadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Benzer şekilde karakterlerin fiziksel görünümleri de dönemin ruhuyla örtüşmemektedir. Bir ülkücü gencin ellerinin bakımlı, adeta manikür yapılmış gibi görünmesi; o dönemin sert, mücadeleci ve çoğu zaman yoksunluk içindeki hayatıyla bağdaşmamaktadır. Kostüm tercihlerindeki kararsızlıklar, dönemin moda anlayışının yüzeysel bir şekilde taklit edilmesiyle sınırlı kalmıştır. Bu da izleyicide güçlü bir tarihsel kopukluk hissi doğurmaktadır.
Film, yalnızca bir bireyin hikâyesini değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu ve devlet-toplum ilişkisini anlatma iddiasındadır. Ancak bu iddia içerikte karşılık bulmamaktadır. Ne devlet aklına dair bir derinlik, ne politik bir çözümleme, ne de ideolojik bir çerçeve sunulmaktadır. Dahası, anlatılan karakterin temsil ettiği dünyanın yeni nesillere aktarılması yönünde kayda değer bir çaba da yoktur. Film, bir hafıza inşa etmek yerine, yüzeyde dolaşan bir anlatı ile yetinmektedir.
Bu noktada geçmiş sinema örnekleriyle yapılacak bir mukayese, eksikliği daha da görünür kılmaktadır. Malkoçoğlu filmlerinde, padişahtan alınan bir emir etrafında gelişen hikâyeler; sınırlı teknik imkânlara rağmen, yüksek bir heyecan, samimiyet ve içtenlikle anlatılabilmiştir. Oyuncuların performansı, rol yapmaktan ziyade o anı gerçekten yaşıyormuş hissi uyandırır; sahneler arasında güçlü bir bağ kurulur ve seyirci o dünyanın içine çekilirdi. Oysa bugün çok daha gelişmiş teknolojik imkânlara ve tiyatro eğitimi almış oyunculara rağmen, Çatlı filminde bu sahicilik yakalanamamıştır. Bu durum, yalnızca teknik bir eksiklik değil; aynı zamanda sanatın ruhuna dair ciddi bir yetersizliktir.
Duygusal boyutta da ciddi bir eksiklik söz konusudur. Aile özlemi, fedakârlık, iç çatışma gibi temalar derinleşmeden geçilmiş; izleyicide iz bırakacak bir iç yoğunluk oluşturulamamıştır. Oysa böyle bir hikâyenin asıl gücü, tam da bu insani derinlikte yatmaktadır.
Filmin belki de en sahici anı, son sahnedeki trafik kazasıdır. Bu sahne, yapaylıktan en uzak, gerçekliğe en çok yaklaşan bölüm olarak öne çıkmaktadır. Bunun dışında film, gerçeği anlatma iddiasına rağmen, gerçeğin hissini dahi kuramamaktadır.
Müzik kullanımı ise kısmen olumlu bir izlenim bırakmaktadır. Özellikle zindan sahnesindeki eser, atmosferle uyumlu bir duygu yakalayabilmiştir. Ancak genel olarak müzikler, anlatının ruhuna hizmet etmekten ziyade onu yüzeysel bir “gangster” tonuna çekmektedir.
Sonuç olarak bu film, büyük bir hakikati küçük bir estetikle anlatmaya çalışmanın örneğidir. Ne anlatılan karakterin ruhu yakalanabilmiş, ne dönem sahici biçimde kurulabilmiş, ne de sinematografik bütünlük sağlanabilmiştir. Ortaya çıkan şey, hakikatin kendisi değil; onun parçalanmış, yüzeyde kalmış ve ruhunu kaybetmiş bir gölgesidir.