Bugün benim doğum günüm…
Ama yalnızca doğduğum gün değil; aynı zamanda devletin beni kendi dilince “dışarıya doğru ittiği” gün. Daha açık söylemek gerekirse, bugün emekli ediliyorum. Yetmişe varmadan, ama altmış yediyi doldurduğum için. Bir kalem darbesiyle. Sessizce…
Oysa ben kendimi emeklilik çağında hissetmiyorum. Ruhum buna mukni değil. Gönlüm razı değil. Beynim ise hiç değil. Ülkeyi yöneten siyasilerin çoğundan yaşlı hissetmiyorum kendimi; aksine daha diri, daha uyanığım. Sürekli okuduğum için algım hâlâ canlı. Dilim hâlâ anlatabiliyor. Kelimeler benden kaçmıyor. Kalbim ise gençlerle birlikte olduğu için kendini sürekli genç sanıyor; belki de haklı.
Aklımın, ruhumun ve kalbimin sentezi olan iç dünyam bugün çok hafif. Bir kuş tüyü kadar. Ama o hafiflik, taşımam gereken yükle örtüşmüyor. Devlet kadrosundan itilmenin ağırlığını kaldıracak bir ağırlık yok içimde. Bu çelişki, son on gündür damarlarımdaki kana da sirayet etti. Tansiyonum dalgalı. Bedenim, zihnin bildiğini henüz kabullenemiyor.
Eğer Haliç Üniversitesi’ne geçmemiş olsaydım, bugün itibarıyla işsiz güçsüz bir profesör olarak ortada kalacaktım. Evet, ticari ilişkilerim oldu. Yeminli mali müşavirlik yaptım. Ama beyin kırk yıl boyunca yaptığı bir işten koparıldığında, bunu sadece akılla değil, alt bilinçle de yaşar. İşte o alt metin, bugün tansiyonuma yazılıyor.
Sabah erkenden kalktım. Üzerime giyindim, abdestimi aldım. Her doğum günümde yaptığım gibi —Türkiye’de olduğum sürece hep yaptığım gibi— arabaya bindim ve Eyüp Sultan Hazretleri’ne gittim. Sabah namazımı kıldım. Türbenin başında Eyüp Sultan Hazretleri ile doğum günümü kutladım. Bu cümle kulağa tuhaf gelebilir ama benim için çok gerçekti. Metafizik bir tat vardı orada. Sessiz, derin, insanı içinden kavrayan bir hazla ayrıldım.
Ardından Beşiktaş’a geçtim. Yahya Efendi Dergâhı’na çıktım. Soğuk, sert bir kış günüydü ama orada zamanın soğuğu yoktu. Orada da doğum günümü kutladım. Sonra hiç oyalanmadan arabaya bindim. Saat ona yirmi kala hastanedeydim. Alt batın ultrasonu çektirdim. Hayat bazen insanı türbeden hastaneye, hastaneden tekrar türbeye taşıyor.
Ultrasondan çıkar çıkmaz Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin dergâhına gittim. Orada da doğum günümü kutladım. Ardından annemin ve babamın mezarına geçtim. Tüm bu süreç boyunca telefonumu kapattım. Bugün bana ait olsun istedim. Dünyadan biraz uzak, uhrevî ve ruhsal tadı olan bir gün olsun istedim.
Annemin ve babamın mezarının başında şunu söyledim:
“Benim annem ve babam siz olduğunuz için Allah’ıma şükrediyorum.”
Bana verdikleri her emek, her değer için teşekkür ettim. Helallik istedim. İçimden, sakince.
Sonra ablama gittim. Evinde iki bardak çay içtim mi, içmedim mi, hatırlamıyorum. Zaman orada da yumuşaktı. Öğleden sonra, ilk ikindiye doğru kardeşimin evine geldim. Yeğenlerimle birlikte doğum günümü kutladık. Gürültüsüz, sade ama sahici bir sevinçti bu.
Bugün hem mutluluk vardı içimde, hem sevinç, hem de ağır bir eşik hissi.
Bir kapı kapandı belki. Ama ben hâlâ yürüyebildiğimi, hâlâ düşünebildiğimi, hâlâ dua edebildiğimi gördüm.
Bugün doğdum.
Ve bugün, bir başka hayata doğru itilmiş olsam da, kendimi henüz bitmiş hissetmedim.
Bugün asıl zor olan, emeklilik kelimesinin kendisi değil; o kelimenin taşıdığı sessiz hükümdü. Devlet bana bağırmadı, çağırmadı, hesap sormadı. Sadece “artık gerek yok” dedi. İşte insanı yaralayan da bu oluyor. Yıllarca ihtiyaç duyulmuş olmanın ardından, bir sabah ihtiyaç fazlası sayılmak.
Kendime sordum: Ben gerçekten yaşlandım mı? Hayır. Yoruldum mu? Evet. Ama bu yorgunluk bitkinlikten değil; fazlalıkla mücadele etmekten geliyor. Bilginin, tecrübenin, birikimin fazlalık sayıldığı bir çağdayız. Hızlı olan makbul, derin olan ise ağır kabul ediliyor. Benim ağırlığım, yılların değil; anlamın ağırlığı.
Bugün türbeleri dolaşırken fark ettim: Bu şehirde bana en çok yer açanlar, hayatta olmayanlardı. Eyüp Sultan, Yahya Efendi, Aziz Mahmud Hüdayi… Hiçbiri bana “kaç yaşındasın” diye sormadı. Hiçbiri “artık yeter” demedi. Hepsi sessizce “otur” dedi. Bu, devletin veremediği bir izindi.
Anne ve babamın mezarı başında anladım ki, insan aslında hayatta hep birilerinin emanetidir. Önce anne babaya, sonra devlete, sonra kuruma… Ama en sonunda yine Allah’a. Bugün emanet el değiştirdi sadece. Devlet bıraktı, kader aldı.
Telefonumu kapatmam boşuna değildi. Bugün alkış istemedim, teselli aramadım, tebrik beklemedim. Doğum günümü kalabalıktan kurtardım. Çünkü kalabalık bazen insanın yasını da sevincini de bozar. Bugün kendi iç sesimi duymak istedim.
Şunu açıkça yazıyorum: Kırgın değilim. Ama incindim. Kızgın değilim. Ama yorgunum. Yine de küskün değilim hayata. Çünkü hâlâ sabah namazına kalkabiliyorum. Hâlâ bir türbenin avlusunda içim genişleyebiliyor. Hâlâ bir çocuğun yüzüne bakınca kalbim yumuşuyorsa, demek ki ben bitmedim.
Bugün bir eşikti. Geçtim mi, üzerinden mi atladım, yoksa önünde mi durdum bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: Bundan sonrası mecburiyet değil, niyet meselesi. Devletin çizdiği yol bitti; insanın kendi yolu şimdi başlıyor.
5 Ocak 1959: Babamın Öldüğü Yaşa Girdiğim Gün
Bugün takvim, sıradan bir günü işaret etmiyor.
Bugün, babamın hayattan çekildiği yaşa girdiğim gün.
Zaman bugün sadece ilerlemiyor;
geri dönüyor, duruyor, yüzüme bakıyor.
Bazı yaşlara girilmez.
O yaşlar insanın içine girer.
Bugün içimde babamın sustuğu yaş var.
Bugün batın ultrasonuna giriyorum.
Bedenimin içi, şimdiye kadar benden sakladığı dili
bugün açacak belki.
Doktorun bakacağı şey yalnızca bir görüntü değil;
benim için bu, kaderin perdeyi araladığı bir an.
Şayet içeride bir şey varsa—
adı konacak bir gölge, ölçülecek bir sessizlik—
o zaman doğduğum gün ile öldüğüm gün
aynı tarihe yazılmış olacak.
Bu ihtimal beni ürkütmüyor.
Aksine, garip bir sükûneti var.
Sanki hayat, en sona sakladığı cümleyi
en anlamlı yerde kurmak istiyor.
Babamın öldüğü yaşta,
ben bugün kendi içime bakılıyorum.
Ultrason cihazı benim için bir makine değil;
bir ayna.
Ama yüzümü değil,
akıbetimi gösterecek.
Eğer hiçbir şey çıkmazsa,
hayat bana bir gün daha vermiş olacak.
Eğer bir şey çıkarsa,
o gün zaten bugündü.
İnsan her zaman yaşamak istemez.
Bazen yalnızca
tamamlanmak ister.
Bugün bunu biliyorum.
Bugün bunu taşıyorum.
Son Mısralar
Zaman zaman içinde, ben zaman içinde,
Yerin göğün bilmediği devran benim içimde.
Gönül gönül içinde, ben gönül içinde,
İnsin cinsin bilmediği, ben bir hasret içinde.
Yerimden ayrıldım, yurdumdan ayrıldım,
Cihanı yakan ateşle ben yurdumdan ayrıldım.
Son
Hadi bırak heybendeki bütün o yorgun yıllarını,
hayal kırıklıklarını..
Yepyeni bir pencereden bak bu gün hayata..
Geçmişe, yarınlara,
umutlarına gülümse…
Tutunmak ihtiyaçtır,
Gönül’e,
Ömür’e,
Umut’a…!!!
Tolstoy
NOT: Ultarasyon sonucumda olumsuz bir şey yoktur.