Erzurum’un sert kış rüzgarları, sokaklarda yankılanırken, şehir bembeyaz bir örtüyle sarılmıştı. Kar taneleri, yerle buluşmadan önce havada süzüldü, sanki her biri farklı bir dile sahipti, bir sırrı taşıyor gibiydi. Kışın ortasında, baharın ilk umutları da yerin derinliklerinde gizlenmişti. Bu kasvetli havada, Metin ve Elif’in yolları kesiştiğinde, şehrin en soğuk günlerinden biri yaşanıyordu.
Metin, üniversitenin felsefe bölümünde okumaya yeni başlayan bir öğrenciydi. Soğuk Erzurum günlerinin ona kattığı bir yalnızlık vardı. Şehirdeki ideolojik kavgalara, yüksek sesle söylenen sloganlara, bir türlü bitmeyen tartışmalara uzak duruyor, yalnızca iç dünyasına dönüyordu. Birçoğu onun fazla sessiz olduğuna, hayatı anlamaya çalışan biri olduğuna inanıyordu. Ama Metin’in bakışlarında bir şey vardı—belki de bir kayıp, belki de bulunamamış bir huzur. Gözleri, yaşadığı her anın, her duygunun derinliğini taşıyor gibiydi.
Bir gün, ders arasında kampüsün dışına adım attığında, havada kar tanelerinin süzüldüğünü, sokak lambalarının loş ışığında karın beyazlığına dönüştüğünü fark etti. O an, bir ses duydu. Hafif, kibar bir ses… Bir kızın sesi.
“Merhaba,” dedi Elif, öylesine nazikçe.
Metin, biraz şaşkın ama sıcak bir gülümsemeyle cevap verdi: “Merhaba.”
Elif, tam karşısında duruyordu. Gözleri, ona doğru bakan bir yıldız gibi parlıyor, tıpkı karın altında kaybolmuş ama bir şekilde varlığını hissettiren bir çiçek gibiydi. Erzurum’un buz gibi havasına rağmen, Elif’in içinde bir sıcaklık vardı. Onun bakışlarında bir hüzün vardı; ama aynı zamanda bir umut da vardı. Bu umut, belki de kaybettiklerini geride bırakıp, yeni bir başlangıç yapmakla ilgiliydi. Metin, Elif’in gözlerinde tam olarak ne olduğunu çözmeye çalıştı ama bir şeylerin eksik olduğunu hissetti.
Elif, ideolojik kavgaların, sınıf tartışmalarının dışındaydı. Dış dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, o kendi yolunda ilerliyordu. Ailesinin kaybettiği maddi mirası anlatırken, gözlerinde bir hüzün olduğunu hissedebiliyordu Metin. Ama o hüzün, dışarıdan görülemeyecek kadar derindi. O kadar derindi ki, Metin, bir an sadece bakmakla yetindi.
Birkaç gün sonra, aynı sokakta, yine karşılaştılar. Bu sefer aralarındaki sessizlik, bir şeyleri anlatıyordu. Yavaşça yürürken, karın altında sıkışmış olan tüm kalp ağrıları, ideolojik çatışmalar ve kavga sesleri birer birer kayboluyordu. Sadece bir bakış vardı, bir anlayış vardı. Metin, Elif’in yanında hiç konuşmadan durmanın tuhaf bir huzur verdiğini fark etti. Bir şeyler söylüyordu ama sözler değildi. Gözleri, elleri ve kalpleri konuşuyordu. O an, her şey bir film gibi geçmişti gözlerinin önünden.
Ama Erzurum’un soğuk kışında, bu aşk her an kaybolma riski taşıyordu. İdeolojik çatışmalar, öğrenci hareketlerinin yarattığı gerginlikler, toplumsal baskılar… Hepsi bu sevdanın önünde birer engeldi. Metin’in içindeki sevda, bir sis gibi yoğunlaşıyor ama bir türlü şekil almıyordu. Elif’in kalbinde ise bir korku vardı; bu aşk, henüz büyümeden kaybolacak gibiydi.
Bir gün, okulun içindeki kavgalardan birinde Elif, Metin’in yanına gelerek biraz yalnız kalmak istediğini söyledi. Gözleri, ondan uzaklaşırken, bir şeyin eksik olduğunu anlatıyordu. Metin, sadece bakışlarıyla Elif’e cevap verdi. Zaten susmak, bazen her şeyden daha çok şey anlatıyordu. O gün, soğuk Erzurum akşamında, kar tanelerinin içinde bir boşluk vardı; ikisi de birbirinin kalbini anlamış ama bir adım daha atamamıştı.
Bir hafta sonra, yine kar yağıyordu. Erzurum’un beyaz örtüsü, Metin ve Elif’in arasında bir mesafe yaratmıştı. Ama o mesafe, duygusal bir boşluk yaratmamıştı. Her ikisi de, birbirlerini uzaktan izlerken, bir bağ kurduklarını hissediyordu. Aralarındaki duvar, dış dünyadan değil, iç dünyalarından geliyordu. Belki de aşk, her şeyin bu kadar zor olduğu bir şehirde, bir çiçek gibi kaybolmuştu.
Sonunda, Erzurum’un soğuk ve karla kaplı sokaklarında, bir aşk başlamadan son bulmuştu. Ama o aşk, metinler arasında yazılacak, sözlerle anlatılacak bir şey değildi. O, bir sevdanın, sadece zamanın ve mekânın içinde kaybolan, ama kalplerde kalan bir hatıra olarak vardı.