“Epstein Çetesi” adıyla ortaya çıkan küresel elitlerin acınası halleri, gizli şantaj operasyonları ve derin devlet bağlantılarını çağrıştırma açısından uygun bir deyim gibi görünüyor. Sebep olduğu onca kepazeliğe paralel olarak bu çete, pedofilik günahlarına nedamet göstermek yerine dünyayı manipüle etmeye devam ediyor.
Bu suç ağını doğrudan İran ile ilişkilendirmek ve sadece bir magazin ya da suç haberi olmaktan çıkarıp bir “istihbarat savaşı” veya “uluslararası manipülasyon” seviyesine taşımak her insanoğlunun boynunun borcu olmalı.
Zira bu ağın sadece kişisel suçlar işlemediği, aynı zamanda devletlerin politikalarını ve küresel olayları yönlendirdiği konusunda gün geçtikçe zihinler daha da berraklaşıyor. Önce Gazze’de yaşanan insanlık dışı kıyım, Venezuela operasyonu ve ardından İran’a düzenlenen tek yanlı saldırılar Epstein dosyalarının etkilerinin hala canlı olduğunu kanıtlamaktadır.
Bu dosya içerisindeki kabarık suçları ile Trump ve Siyonazi yoldaşlarının dünyayı sürüklemek istediği felaketin boyutları, dosyanın içeriğinin etrafta uçuşmaya başladığı zamandan beri gittikçe genişlemektedir.
Epstein-İran-BOP Bağlantısı
Yayınlanan dosyalarda, Epstein’ın eski İran Cumhurbaşkanı Ahmadinejad ile görüştüğüne dair iddialar ve 1980’lerde İran’a silah satışı ile ilgili gizli operasyonlara karıştığına dair teoriler tartışılırken bazı analistler, ABD ve müttefiklerinin İran’a yönelik askeri hareketliliğini, Epstein dosyalarındaki isimlerin üzerini örtmek için bir “dikkat dağıtma” (distraction) yöntemi olarak nitelendiriyor.
Diğer yandan İran yönetimi, Epstein skandalını Batı’nın ahlaki çöküşünü ve “Siyonist projelerini” kanıtlamak için bir propaganda aracı olarak kullanmaya özen göstermiştir. İran’ın hedef tahtasına oturtulduğu bu projenin, üzerinden çok zaman geçmeden kırk yıllık ruhani lideri (Seyit Ali Hamaney) moloz yığınlarının altından çıkarmaya neden olacak biçimde dramatik bir biçim alacağı elbette kolay kestirilemezdi.
Saddam, Kaddafi ve Eset örneklerinde olduğu gibi lidere yönelik yapılacak bir suikastin İran’da da rejimi sallayacağı zehabına kapılan çetenin Siyonazi üyeleri şimdilik amaçlarına ulaşamadılar. Tersine İran halkı, rejim destekçileri ve en sert muhalifiyle birlikte bu çetenin güncel operasyonunun amacının sadece bir teokratik rejimin ortadan kaldırılması değil İslam Dünyasına bir daha doğrulmayacak biçimde darbe vurmak olduğunu anlamış görünüyor.
İran rejimini zayıflatmak için Kürt kartını sahaya sürmek isteyen Hitler bozuntusu Trump ve Siyonazi ortakları, devasa kaynakları yönetmelerine ve cılız bir kaç ses dışında açık bir muhalefetle karşılaşmamış olmalarına rağmen şimdilik amaçlarına ulaşmakta zorlanıyor.
Hatta gün geçtikçe yeni bir İran-Arap savaşı, daha ileri aşamada büyük bir Şii-Sunni çatışmasının fitilini ateşlemenin Siyonazi Epstein dosyası bağlamında temel amaç olarak kurgulandığı anlaşılıyor. Zira mevzu artık çeyrek yüzyıl önce kurgulandığı gibi bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olmanın da ötesine geçmiş görünüyor.
Irak’tan ve Suriye’den üç devlet çıkarmak isteyen bu çetenin organizatörleri İran’da ellerindeki kartları beşe çıkararak hedef büyütmek istiyor. BOP’a çevresindeki otoriter liderleri dikkate alıp halkların vereceği (ve verdiği) milyonlarca kayıp düşünülmeden hararetle destek verme gafletinde bulunan bölgesel liderler şimdi içine düştükleri bu girdapta sıranın ne zaman kendilerine geleceğinin hesabını yapmaya başladılar.
Gelinen noktada, Epstein dosyalarının açıklanmasıyla eş zamanlı başlayan İran geriliminin arkasındaki “algı yönetimi” ayan beyan bir hal almış bulunuyor. Diğer yandan İran, bu dosyaları Batı’ya karşı bir koz olarak kullanma stratejisi güderken bölgesel işbirliğini ihmal etmek suretiyle yaşadığı yalnızlaşmanın şokunu yaşıyor.
Tarihsel Bağlam: İran ve Epstein
Bu konuda en güçlü tarihsel veri 1980’lere kadar uzanıyor. Jeffrey Epstein’in 1980’lerde, o dönemdeki patronu (ve Mossad ile ilişkisi olduğu iddia edilen) Leslie Wexner ve silah tüccarı Adnan Kaşıkçı ile olan bağları bu denklemdeki karanlık noktalardan birisini oluşturuyor.
Epstein’in servetinin kaynağının sadece “finansal danışmanlık” olmadığı, 1980’lerdeki İrangate skandalı (ABD’nin İran’a gizlice silah satıp gelirini Nikaragua’daki Kontgerillalara aktarması) gibi karanlık operasyonlarda bir “para kuryesi” veya “hesap yöneticisi” olarak kullanılmış olabileceği iddiası aradan geçen yarım yüzyıla yakın dönemde yeniden incelenmeye muhtaç.
Nitekim Eski Mossad ajanı Ari Ben-Menashe’nin iddiaları, bu noktadan bakıldığında önem kazanıyor. Ben-Menashe, Epstein ve ortağı Ghislaine Maxwell’in babası Robert Maxwell’in, dünya liderlerine şantaj yapmak için bu adaları bir “bal tuzağı” (honey trap) olarak kullandığını iddia etmişti.
Diğer yandan, İran gibi Batı ile sürekli çatışma halindeki ülkelerin bürokratlarının veya bu ülkelerle gizli iş birliği yapan Batılı siyasetçilerin bu ağa düşürülüp düşürülmediği meselesinin de masaya yatırılması gerekiyor. Epstein çetesinin sebep olduğu manipülasyon burada devreye giriyor: Siyasetçiler hür iradeleriyle mi karar veriyor, yoksa ellerindeki kasetler yüzünden mi bu kadar saldırganlaşmış görünüyorlar? Bu sorunun cevabı şimdiden milyarlarca dolara ulaşan saldırganlığın arka planını anlamaya yardımcı olabilir.
2024 başlarında Epstein dosyalarının (isim listelerinin) mahkeme kararıyla halka açıldığı tarihler ile Orta Doğu’da (İran ve vekilleri üzerinden) tırmanan gerilimlerin kronolojik olarak çakışması bu ülkeye yönelik acımasız saldırıların ardındaki görünmeyenleri anlamak bakımından önemli.
Küresel elitlerin, üzerlerindeki baskıyı azaltmak veya Epstein listesindeki isimleri unutturmak için medyada “İran tehdidi” veya “Büyük Savaş” senaryolarını körüklemek istediği sonucunu bu tartışmadan çıkarmak pekala mümkün. Dünya kamuoyunun dikkati bu noktada “Eptein adasındaki sapkınlıklardan” “Üçüncü Dünya Savaşı korkusuna” doğru kaydırılarak savaş lordlarının ekmeğine nasıl yağ sürülmek istendiği düşünülebilir.
Bu süreçte İran devlet medyası (Press TV vb.) Epstein davasını “Batı dünyasının ahlaki çöküşü ve Siyonizm tarafından kontrol edilmesi” olarak sürekli manşete taşımak suretiyle aradaki ilişkileri canlı tutmaya çalışarak hedef tahtasında yerini hazırladı.
Bu karmaşık denklemde İran, Epstein çetesinin neden olduğu manipülasyonun sadece kurbanı değil, ilginç biçimde aynı zamanda bir kullanıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Batı’nın yumuşak karnı olan bu skandalı, kendi iç kamuoyunu konsolide etmek ve Batı karşıtı retoriği güçlendirmek için bir propaganda aracına dönüştürmek isteyen İran, aynı zamanda bölgesel yalnızlığına da çareler aramış olsaydı bu denli sert bir kuşatma ile karşı karşıya kalmayabilirdi.
Her şeye rağmen, küresel bir çetenin açık bir kuşatması ile karşı karşıya kalan İran halkına ödetilmek istenen bu diyetin İslam dünyasına yükleyeceği maliyetler dikkate alındığında, bölgesel insiyatiflerin acil biçimde devreye girmesi ve yangını yeni bir İran-Arap savaşı ya da Şii-Sunni çatışması eksenine kaymadan önlemek için harekete geçmesinin ise zamanı gelmiş de geçmiş gibi görünüyor.