Fakirlik, çoğunlukla ekonomik bir mesele olarak ele alınır. Gelir seviyeleri, açlık sınırları, satın alma gücü ve yaşam standartları üzerinden tanımlanır. Fakir olan, sahip olamayan ve ihtiyaç içinde kıvranan kişidir. Ancak fakirlik yalnızca ekonomik bir olgu değildir; insanın ruhuna, düşüncesine, hatta varoluşuna kadar uzanan çok boyutlu bir gerçektir.
Ekonomik Fakirlik ve Kapitalizmin Paradoksu
Modern dünyada fakirlik, gelir düzeyiyle ölçülür. Bir kişinin fakir olup olmadığı, kazandığı para ile belirlenir. Kapitalist sistem, refahı zenginlikle, mutluluğu tüketimle eş değer görür. İnsanlara sürekli daha fazlasına sahip olmaları gerektiği öğretilir. Sahip oldukça mutlu olacaklarını, tükettikçe hayatlarının anlam kazanacağını düşünürler. Ancak bu bir yanılsamadır. Bugün birçok kişi, eşyalar içinde boğulurken, ruhen fakirleşmiştir.
Ekonomik fakirlik, sadece paranın eksikliği değildir; fırsatlara erişimin olmaması, eğitim yoksunluğu, sağlık hizmetlerinden mahrum kalma gibi birçok boyuta sahiptir. Fakirlik, nesiller boyu aktarılan bir kısır döngüdür; bir aile fakirse, çocuklarının da fakir olma ihtimali yüksektir. Çünkü sistem, yoksulluğu kendi içinde yeniden üretir. Zenginler zenginleşirken, fakirler daha da fakirleşir. Fakirlik, bir ekonomik gösterge olmaktan çıkar ve toplumsal bir kader hâline gelir.
Ancak ilginç bir paradoks var: Sahip olmak ile fakirlik arasında derin bir ilişki… İnsanlar, daha çok kazandıkça daha çok tüketmeye başlar ve tüketim arttıkça tatminsizlik de artar. Yeni bir araba, yeni bir ev, en son teknoloji telefon… Tüm bunlar anlık bir mutluluk sağlasa da, kısa sürede yerini daha fazlasını istemeye bırakır. Kapitalizm, insanı sürekli bir eksiklik duygusuyla hareket ettirir. Zengin bile olsanız, hep daha fazlasına ihtiyacınız varmış gibi hissettirilir. Bu yüzden bugünün dünyasında, ekonomik olarak fakir olmayanlar bile ruhen fakirdir.
Tasavvufî Fakirlik: Hiçliğe Ulaşmak
Oysa fakirlik, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manevi bir durumdur. Tasavvuf, fakirliği bir eksiklik değil, bir erdem olarak görür. “Fakr” makamı, insanın Allah’tan başka hiçbir şeye muhtaç olmaması, sahip olduğu her şeyin geçici olduğunu idrak etmesi hâlidir. Sufi fakirdir, çünkü hiçbir şeye sahip olmak istemez; ama aynı zamanda zengindir, çünkü hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Yunus Emre’nin şu dizeleri, tasavvufî fakirliğin özünü anlatır:
“Bütün malın mülkün olsa ne fayda,
Gönlün fakir olmayınca?”
Buradaki fakirlik, sadece dünyadan el etek çekmek değildir. Asıl mesele, insanın içindeki sahip olma arzusunu yenebilmesidir. Bir şeylere sahip oldukça, onları kaybetme korkusu da artar. Malın mülkün arttıkça, insan hür olmaktan çıkar ve sahip olduklarının kölesi hâline gelir. Tasavvuf, insanın bu zincirleri kırmasını ve gerçek özgürlüğe ulaşmasını amaçlar.
Mevlânâ, fakirliği “Allah’a yakın olmak” olarak tarif eder. Maddî anlamda fakir olmasa bile, gönlünü dünyadan çekmeyen bir kişi gerçek anlamda fakir değildir. Fakr makamına ulaşan kişi ise, hiçbir şeye sahip olmamayı bir eksiklik değil, bir zenginlik olarak yaşar. Sahip olunan her şeyin geçici olduğunu bilen insan, hiçbir kayıptan korkmaz. Onun için dünya, bir han kapısıdır; gelip geçen yolcuların konakladığı, ama sonunda mutlaka terk edeceği bir yer…
Derin Fakirlik: Ruhun Çöküşü
Bugün insanlık, ekonomik fakirlikten çok daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya: Ruhsal fakirlik. İnsanlar, hızla büyüyen şehirlerde kaybolmuş, ekranların içine hapsolmuş, sanal dünyalara kaçmış, fakat kendini unutmuş durumda. Para kazanmanın, daha fazla tüketmenin, lüks içinde yaşamanın hırsı, ruhları fakirleştirdi.
Eskiden fakirlik, az yemek yemek, sade bir hayat sürmekti. Şimdi fakirlik, insanın ruhunu doyuramamasıdır. Eskiden insanlar yokluk içinde bile huzur bulabilirken, şimdi her şeye sahip olanlar bile mutsuz. Bu, derin fakirliktir. Maddi olanı kazanırken manevi olanı kaybetmek, insanın kendi varoluşunu unutmasıdır.
Bugünün dünyasında en büyük fakirlik, sevgisizliktir. İnsanlar birbirine uzak, yalnız ve bencil… Komşular birbirini tanımaz, dostluklar yüzeyselleşmiş, aile bağları zayıflamış. Herkes kendi küçük dünyasında, yalnızca kendi çıkarlarını düşünerek yaşıyor. Fakirlik artık sadece açlık değil; merhametin, şefkatin, paylaşmanın eksikliği…
Gerçek Zenginlik Nedir?
Peki, bu fakirlikten nasıl kurtulunur? Gerçek zenginlik nedir?
İbn Arabi şöyle der: “Fakirlik, zenginliğin ta kendisidir.” Yani insan, hiçbir şeye sahip olmadığında gerçekten her şeye sahip olur. Çünkü hiçbir şeye bağlanmadığında, her şey ona aittir. Malın kölesi değil, hâkimi olur.
Gerçek zenginlik, çok şeye sahip olmak değil; hiçbir şeye muhtaç olmamaktır. Bir insanın iç huzuru varsa, az ile yetinebiliyorsa, paylaşabiliyorsa, o gerçek anlamda zengindir. Tasavvuf, insanı bu bilince ulaştırmayı amaçlar.
Kapitalizmin sunduğu sahte zenginlik yerine, Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin, İbn Arabi’nin bahsettiği gerçek zenginliği bulmak gerek. Çünkü dünya malı geçicidir, fakat ruhun fakirliği kalıcı olabilir. Ve en büyük fakirlik, insanın kendi ruhunu yitirmesidir.