Sabri Ülgener’e İthafen
Bazen tarih, devletlerin hazırladığı planlarla ilerler.
Bazen de insanın sonradan fark ettiği görünmez bir el, olayları sessizce birbirine bağlar.
İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen hadiseler, yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında aynı hikâyenin parçaları hâline gelir. Bir ülkede başlayan fırtına, başka bir ülkede açan bir çiçeğin habercisi olur. Bir sürgün, bir medeniyetin kaybı gibi görünürken başka bir medeniyetin kazancına dönüşür. İnsan buna tesadüf der, tarih tevafuk der; mümin ise kaderin ince tecellisi demeyi tercih eder.
1930’lu yılların Avrupa’sında kararan gökyüzü altında, Almanya’nın büyük üniversiteleri de sarsılıyordu. Nice hukukçu, nice iktisatçı, nice sosyal bilimci kendisini alıştığı kürsülerden uzaklaşmak zorunda buldu. Onlar ülkelerini terk ederken geride yalnız şehirlerini bırakmıyorlardı; birikimlerini, geleneklerini ve zihniyet dünyalarını da yanlarında taşıyorlardı.
İstanbul’a gelen gemilerde yalnız insanlar yoktu.
Kütüphaneler vardı.
Sorular vardı.
Asırların birikimi vardı.
Ve görünmez yolcular olarak fikirler vardı.
Belki de o gemilerle birlikte Boğaz’a yalnız bilim adamları değil, Alman düşüncesinin büyük isimleri de gelmişti. Hiç kimsenin göremediği bir şekilde, onların zihinlerinde yaşayan kavramlar da aynı yolculuğu yapıyordu. Limana ayak basan yalnız profesörler değildi; Weber’in soruları da geliyordu. Sombart’ın meseleleri de geliyordu. Avrupa’nın uzun düşünce geleneği de onlar aracılığıyla İstanbul’un sokaklarına karışıyordu.
Fakat kaderin hikâyeleri çoğu zaman görünenden farklıdır.
Herkes onların Türkiye’ye üniversiteleri kurmak için geldiğini düşündü.
Belki de haklıydılar.
Fakat kader bazen bir kurumu inşa ederken aynı anda bir insanı da inşa eder.
Bazen bir üniversitenin kuruluş hikâyesinin içinde bir düşünürün doğuş hikâyesi gizlidir.
Belki de onlar yalnız üniversiteyi kurmak için gelmemişlerdi.
Belki de farkında olmadan bir talebeyi yetiştirmek için gönderilmişlerdi.
O talebenin adı Sabri Ülgener’di.
Henüz gençti.
Henüz kendi büyük sentezini kurmamıştı.
Henüz Osmanlı iktisat zihniyetini dünyanın dikkatine sunacak eserlerini yazmamıştı.
Fakat kader, onun önüne görünmez öğretmenler çıkarmaya başlamıştı.
Almanya’dan gelen hocalar yalnız ders anlatmadılar.
Yalnız kitap tavsiye etmediler.
Yalnız metodoloji öğretmediler.
Onlar, farkında olmadan zihinlerinde taşıdıkları büyük mirası da aktardılar.
Weber’i taşıdılar.
Sombart’ı taşıdılar.
Tarihçi okulun sabrını taşıdılar.
İktisat sosyolojisinin derinliğini taşıdılar.
Ve bütün bunları genç bir zihnin toprağına bıraktılar.
Bir tohum gibi.
Fakat kaderin en ilginç tarafı burada başlar.
Çünkü büyük talebeler büyük hocaların kopyası olmazlar.
Onları aşarlar.
Sabri Ülgener de öyle yaptı.
Weber’i yalnız öğrenmedi.
Onunla konuştu.
Sombart’ı yalnız okumadı.
Onunla hesaplaştı.
Avrupa’dan gelen kavramları olduğu gibi tekrarlamadı.
Onları Osmanlı’nın uzun tarihiyle, Anadolu’nun toplumsal dokusuyla ve tasavvufun derin dünyasıyla yeniden yorumladı.
Bir noktadan sonra öğrenci olmaktan çıktı.
Muhatap oldu.
Ve sonunda kendi sesini kurdu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Eğer o Alman profesörler İstanbul’a gelmeseydi ne olurdu?
Belki Sabri Ülgener yine Sabri Ülgener olurdu.
Yine çalışkan olurdu.
Yine derinlikli olurdu.
Yine büyük bir ilim adamı olarak yetişirdi.
Fakat belki Weber’e bu kadar yaklaşamazdı.
Belki Sombart’la bu kadar uzun bir zihinsel yolculuğa çıkamazdı.
Belki onları aşacak kadar onların içine giremezdi.
Çünkü bazen bir düşünürü büyük yapan yalnız kendi kabiliyeti değildir; karşılaştığı büyük zihinlerdir.
Büyük dağlar olmadan büyük yankılar oluşmaz.
Büyük sorular olmadan büyük cevaplar doğmaz.
Belki de ilahî takdirin ince hikmeti burada saklıydı.
Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan o profesörler, tarihin görünen yüzünde Türkiye’nin üniversitelerini kuruyorlardı.
Fakat görünmeyen yüzünde, Sabri Ülgener’in zihninde kurulacak büyük düşünce mimarisinin taşlarını yerleştiriyorlardı.
Onlar üniversite binalarını inşa ettiler.
Fakat kader, onların eliyle bir düşünürü inşa etti.
Çünkü bazı insanlar kitaplardan öğrenir.
Bazıları hocalardan öğrenir.
Nadiren de olsa bazı insanlar, çağların birbirine değdiği noktalarda yetişir.
Sabri Ülgener böyle bir noktada yetişti.
Almanya’nın sürgünü ile İstanbul’un arayışı onun zihninde buluştu.
Ve bu buluşmadan yalnız bir akademisyen değil, bir düşünce ufku doğdu.
Belki de bu yüzden, Boğaz’a yanaşan o gemiler yalnız profesörleri taşımıyordu.
Onlar, farkında olmadan, geleceğin Sabri Ülgener’ini de taşıyorlardı.