Bişkek’te o gün dağlar çıplaktı ve güneşin hicap yüzü yamaçları örtmüştü. Ölüm yarası gibi duran mağaralar beni de yaralamıştı. Buna rağmen şerefli bir adam gibi dağların tepesi dikti. Oturduğu yerden başı bulutlara erişen dağlardan başka ne var ki? Bişkek’i yukardan seyir ediyor; dağlar.
Dağların aldığı nefesi Sovyetsky caddesinden duyuyordum. Bu cadde Bişkek’in en önemli caddesidir. Dağların eteğinden başlar taa Dordoy pazarına kadar gider. Dağlara yakın kısımlarda mikro reyonlardan oluşan siteler vardır. İşte bu sitelerden içerisinde bir ev kiralamak üzere gezerken küçük bir parçamın acıdığını his ettim. Çünkü sitedeki mis amber kokulu ve alev ateşli ağaçların bir gün kesileceği kafama takıldı. O an kalbim alacakaranlıkta, parıltısı solan ışığa döndü. Ruhumu, sevgimi ve heyecanımı ısırgan otları sarmaladı.
Aldığım adresteki kapı numarasını çaldım. Yaşlı bir Rus hanım kapıyı açtı. Ben daha bir şey söylemden onun gözlerinin içi güldü. Bir anda Bişkek’le aramda esen, tınısı hırıltı gibi çıkan rüzgar serinledi sanki. Bende bir ruh huzuru içerine girmiştim. ”Evini kiralamak için geldiğimi” söyledim o sakin ve derûnî bir ses tonu ile “yanlış geldiğimi, yandaki evin kiralık olduğunu” söyledi. ”Ben rahatsız ettiğim için özür dilerim” dedim. “O rahatsız olmadığını” belirttiği gibi ısrarla “beni içeri davet” etti. ”Ben teşekkür” ettim o ısrar etti, “ben tekrar teşekkür ettim” o yine ısrar edince bende saygısızlık olmasın diye davetini kabul ettim ve içeriye girdim.
Eve girince bir eve değil, bir hayata, bir hatıraya girdiğimi sonradan anladım. Dar bir koridordan geçtim ve bir odaya girdim. Oda da iki sandalye, bir masa birde kanepe vardı. Duvarlar mavi kağıtlarla kaplanmıştı. Oturduğum yerin tam karşısındaki duvarda bir erkek resmi, arkamdaki duvarda da Kabe tablosu vardı. Şaşkınlığım ve suskunluğumdan yaşlı teyze kalbimden geçenleri anlamıştı. “Oğul çay koysam içermisin? Biliyorum Türk’ler çaya hayır demez ama yine de ben sorayım” dedi. Ben Allah’ın gözde yansıttığını bu kulunun kalbinde taşıdığını gördüm ve heyecan ve yüreksi hezeyanım, yerini sükûnete bıraktı.
İçimden bu gün garip, garip olduğu kadar da rahmeti dolu bir gün olacak galiba dedim ve çay teklifini kabul ettim. Zaten, böyle bir uhrevi havada çay teklifini reddetmek hem çaya ihanet hem de bu teyzeye ihanet etmekti, ve oturduğum yere iyice yerleştim.
Teyze çay koymaya gidince, kederin, gamın, hâzanın ve hüznün olduğu hangi ev kutsal değil ki diye düşündüm. Teyze odaya geldi. Merak ve özlem dolu gözlerle beni süzdü. İlk cümlesi, “Yusuf’a ne kadar benziyorsun” oldu. Ben daha aklıma Yusuf kim? Sorusunu getirmeden o anlatmaya bende dinlemeye başladım.
19 yaşımdaydım. Dayısına misafir olarak bir çocuk gelmişti. Oda benimle aynı yaşlardaydı. Sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boylu oldukça yakışıklı bir delikanlıydı. Sokaktan o dayısının küçük dükkanına giderken ben camdan onu seyir ederdim. O Rusça, ben Türkçe bilmiyorduk. Kafamda nasıl anlaşacağımızı değil ama acaba ne zaman Türkiye’ye dönecek diye düşünüyordum. O dükkana gidince bende bir dondurma almak için dükkana giderdim. Bir gün böyle beş gün böyle derken o benim dondurma almaya değil kendisi için gittiğimi anlamıştı. Bende güzeldim o zamanlar. Boyum onun boyuna yakındı. Saçlarım lüle-lüleydi. Hatta bazı günler kahkül de bırakırdım.
Biliyor musun, Yusuf lüleli saçlarımı daha çok severdi. Annemin kendi elleri ile diktiği Rus modeli elbiseler bana çok ama çok yakışırdı. Dahası güzelliğimi tamamlardı. Bir gün benden dondurmanın parasını almadı. İşte o an dünyalar benim oldu. Anladım ki o da benden hoşlanıyor. Artık göz göze geliyor ve hafif hafif tebessüm ediyorduk. Fakat ben Yusuf bir gün ülkesine gidecek diye korkuyordum. Artık bir bahane bulup bir sabah, bir öğlen bir ilkindi gidiyordum, Yusuf’un dayısının dükkanına. Annem de, köylüler de, Yusuf’un dayısı da bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başlamışlardı.
Annem “kızım bu delikanlı bir gün ülkesine gidecek sen üzüntünle başbaşa kalacaksın” diye beni vazgeçirmeye çalışsa da ben kendime ferman vermiştim artık. Sevmiştim Yusuf’u! Onun da beni sevdiğini anlamıştım. Birbirimizle konuşamıyorduk ama bakışlarımızla her şeyi anlatıyorduk. Kelimeler içimize dizildikçe aksi ruhumuza yansıyordu.
İki üç hafta geçti. Yusuf’un gideceği günlerin gelip çattığını düşünürken, “Rusya kapıları kapattı, ne dışarıdakiler içeri ne içeridekiler dışarı çıkmayacaktı artık”. Sevineyim mi üzüleyim mi? Bilemiyordum. Ve Yusuf artık dayısının yanında kalmıştı. Derken Yusuf Rusça öğrendi. Birbirimize sevgimizi sözlerle anlatıyorduk. ”Annem de, onun dayısı da evlenmemize karşı çıkmadılar ve evlendik” dedi ve odadan mutfağa giderek çay getirdi.
Seheri uyandıran bir kuş gibi konuşmaya devam etti. “Yusuf’la hayatımız, şafakta açan gül gibiydi. Mutluluğumuz göklere erişirdi. Ona sarılarak yattığım gecelerde karların ortasında gördüğüm her düş, sımsıcak ısıtırdı beni. O yanımdayken ben hiç üşümedim oğul. Anlatsam anlayan olmazdı beni, hep gülerlerdi bana oğul, gülerlerdi. Çok mutluyduk oğul, çok. Yusuf bir gün olsun üzmedi beni, kırmadı beni, incitmedi beni. İnanmıştım ve inanıyordum artık o da beni sevmişti. Çok sevmişti oğul, çok sevmişti. Benim onu sevdiğimde de çok o beni sevmişti oğul. Şimdi ne kaldı elde bu gün oğul, ne dağların rüzgarı, ne Yusuf sesi.Yusuf’un sesi de çok güzeldi oğul. Yusuf’un sesi fersûde’ydi oğul, fersûde. Bana her akşam ud çalardı, hayır hayır ud’la meşk ederdi.
Söylediği şarkılar halen aklımda, “söyle derdini kaç yıl çekecek bu dertli başım”, bunu bitirir, “yalnız benim ol el yüzüne bakma” en sonunda da “gel gitme kadın, rûhumahicrânını yakma” şarkısıyla bitirirdi. Oğul Alarca’ya gittiğimizde de o yanık sesiyle “kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” şarkısını söyler, bütün piknikçileri mest ederdi. Tam o an teyze bir an dinlensin diye, ismini sordum. Dedi ki, Yusuf’la evlenmeden önce Suzannay’dı. Yusuf’la evlendikten sonra Suzan oldu. O bana derdi ki, sana sevdiğimi gösterdiğim anlar Suzan diyeceğim, sinirlendiğim zamanda sazan diyeceğim.
Sonra kahkaha ile gülerdi. Ben sorardım, niçin gülüyorsun? O hiç cevap vermezdi. Bir gün, Sazan’ın bir balık türü olduğunu öğrendim. Peki Yusuf sen beni balık yaparsın ha dedim ve oda sen benim deniz kızı eftelyamsın demeye başlamıştı ama ben de artık öğrenmiştim ki Türkiye’de Yusufcuk isminde bir kuş varmış, bende ona Yusufcuk demeye başlamıştım. İkimizin de çok hoşumuza giderdi ve o bana bir daha “de” bir daha “de” diye ısrar ederdi.
Yusuf bana derdi ki, “bir gün seni Konya’ya, doğduğum topraklara götüreceğim. Sana sema yapanları izleteceğim”. O bunu söyledikten sonra oğul, ben her gece rüyamda Konya’ya gider, semâzenleri izlerdim. Onun etkisinden midir bilmiyorum, her Cuma akşamı Yusuf’un sesi aklıma gelir ve o an çok uzaklardan bir ney sesi duyarım. İşte o an odamın içinde beyazlara bürünmüş, insan sûretinde bulutlar çevremde döne döne raks ederler ey oğul, raks ederler. Oğul o Cuma gecelerinde mantığım galebe çalar ve ben Yusuf’un görüntüsüyle doyurduğum muhayyilem huzur bulur. Bu nedir oğul, bu nedir?
Zaman sessizce akıp giderken insanın kazancı nedir biliyor musun oğlum, sevgidir, sevgi ve bunu da bana Yusuf tam otuz yıl yaşattı oğul, tam otuz yıl yaşattı.
Günün birinde Yusuf çok ama çok hastalandı. Kanser dediler. İşte o an hayat durdu. İşte o an, bana can olmuş, canan olmuş, yâr olmuş Yusuf, yad oldu yaban oldu. Yusuf çok geçmedi. Öldü, dedi.
Yusuf ölünce babuşkanın kalbi bir çöl gibi olmuş ve dili o konuştukça beni çölde kaynayan bir kum gibi yaktı. Beklenmedik bu ziyaret benim hem gönlümü hem zihnimi allak bullak etmişti. Babuşkanın gönlü, “mezar-ı kalbi yâr” olmuştu.
“O ölünce ruhum susuz bir çöle dönmüştü yaktı yandırdı beni. Ve yalnız gecelerim, kara gecelerim, karanlık gecelerim başladı. Oğul gece hiç bakire olmamıştır. Karanlık, gecenin bekaretinde kara bir lekedir. Ay güneşi doğururken nasıl bakire kalsın? Beyaz geceler bizim Yusuf’la zamansal ve mekansal gecelerimizdi. Oğul sakın geceye ne gelinlik ne de kefen giyindirme. Geceye gelinlik giyindirirsen bekareti bozulmaya hazır gelin yaparsın, kefen giyindirirsen, gece mezar olur, kabir azâbı başlar. Geceye kıyafet dikmekten vazgeç e mi? Bırak, gece kendi karanlığındaki beyaz kalbiyle, parlak güneşi doğursun. İşte o zaman gecen, gece olur.
Babuşkanın fırtınalı sesi durmuyordu. Oğlum o öldükten sonra yüreğime düşen gamdan sadece ben ağlamadım, ay doğarken geceler, gün doğarken güneşler ağladı”. Gönlündeki yas, gözüme dolmuştu. Gözümün yaşı gönlüme aktı ve beni yıkandı. Bu günün böyle olacağı nereden bilebilirdim ki?
Artık anlamıştım. Duvardaki resim Yusuf’cuğundu. “Oğul o öldükten sonra inandım ki, gök sağır değil, yeryüzü kör değil, dünya dilsiz değil. Onlar konuştuklarımızı duydular, yaşadıklarımız gördüler, yağmur oldu, rüzgar oldu, söz oldular. Biliyorum geri gelmeyecek o tatlı uzun huzurlu günler fakat ben onları düşünerek hem onları hem de kendimi yaşatıyorum. Ben yaşadıkça Yusuf’ta, hatıralarımda yaşayacak. Şimdi sen de bu hikayeyi dinledin ya, hatıralarımız sen yaşadıkça senle yaşayacaklar.
Artık bu günden itibaren düşünmeyeceğim, çalınan zamanı, artık yıkanmayacağım akıp giden ırmakta. Sen düşün, sen yıkan oğul. Ruhum her hatırayı unuttu, Yusuf’u unutmadı. Biliyor musun oğul, gönül kırılır, beyin unutur. Yusuf, ne gönlümü kırdı ne aklımdan çıktı. Ben çaresiz ve yalnız zamanı aşındırıyorum. Zaman aşındıkça bende aşınıyorum. Ben Yusuf’a doymadım. Yusufcuk kuşum uçtu gitti” dedi.
Bişkek Bişkek olalı böyle bir ölüm hazzı yaşamış mıydı acaba? Yeryüzünde ki gurbetten muzdarip yaşlı Rus hanım sanki bir meczup gibi yaşıyordu. Yusuf’u görme ümidini, bende yaşamıştı. Yusuf’un hicranında yalnızlığını yenmiş fakat yaşadığı çağın ruhsuzluğuna kalbî yalnızlığa bürünmüştü. Yusuf’un odaya düşen gölgesi sessizce kayıp olurken ben teyzenin elini öpüp kendimi attım dışarı.
Merdivenleri inerken Yusuf’un kalbine mi yoksa kabrine mi iniyordum bilmiyorum. Dışarı çıkınca, etrafı, “Yusufcuk, Yusufcuk, Yusufcuk” sesinin doldurduğunu his ettim ve bu ses nereden geliyor diye başımı kaldırdım ki, babuşkanın balkonunda bir Yusufcuk kuşu ötüyor.
Kuş Yusufcuk diye diye gökleri gürletti, bulutların gözlerini doldurdu, şimşekleri çaktırdı.
Ben de ağlamaktan sırılsıklam…
03.08.2008 Bişkek