Bir sonbahar akşamıydı. Üniversitenin büyük konferans salonunun önünde uzun bir kuyruk oluşmuştu. Kuyrukta bekleyenlerin çoğu öğrenci değildi. Aralarında öğretmenler, esnaf, memurlar, liseliler ve emekli insanlar vardı. Sanki bir ders değil de bir memleketin hafızası konuşacaktı.
Kapının yanında duran görevli merakla sordu:
“Evladım, siz hangi bölümden geliyorsunuz?”
Genç gülümseyerek cevap verdi:
“Ben tarih öğrencisi değilim. Mühendislik okuyorum.”
Arkasındaki orta yaşlı adam söze karıştı:
“Ben de üniversitede okumuyorum. Ama bugün hocayı dinlemeye geldik.”
Biraz ileride bastonuna dayanarak bekleyen yaşlı bir adam da gülümsedi:
“Tarih öğrenmenin yaşı olmaz evlat.”
Biraz sonra salonun kapıları açıldı ve herkes içeri doldu. Amfi kısa sürede doldu. Sanki yalnızca bir üniversitenin öğrencileri değil, bir şehrin merak eden insanları toplanmıştı.
Bir süre sonra kürsüye İlber Ortaylı geldi. Gözlüğünü düzeltti, kalabalığa baktı ve yüzünde o tanıdık yarım tebessüm belirdi. Bu gülüşte hem bir bilgenin sükûneti hem de ince bir zekânın kıvraklığı vardı.
“Anlaşılan burada sadece tarih öğrencileri yok,” dedi.
“İyi… Tarih zaten yalnız tarihçilerin işi değildir.”
Salon sessizleşti.
Konuşmaya başladığında ilk fark edilen şey diliydi. Türkçesi berrak ve kuvvetliydi. Ama kelimelerinin içinde hafif bir şive tatlılığı dolaşırdı. Bu şive kaba değil, konuşmasına sıcaklık katan bir tını gibiydi. Bazen bir cümle kurar, ardından ince bir ironi bırakırdı. Dinleyenler önce düşünür, sonra hafifçe gülümserdi.
Onun konuşması akademik bir ders gibi değil, derin bir sohbet gibiydi. Osmanlı şehirlerinden, medeniyetlerden, mimariden, dillerden bahsederken aslında yalnızca bir tarih anlatmıyor; bir medeniyetin ruhunu gösteriyordu.
Salondaki insanlar farklı hayatların içinden gelmiş olsalar da o anda aynı dersin öğrencileri gibiydiler.
Kimse o an belki de bu hocanın hayat hikâyesinin de bir tarih kadar ilginç olduğunu düşünmüyordu.
Çünkü onun hikâyesi yıllar önce, 1947’de Avusturya’nın Bregenz şehrinde başlamıştı. Savaş sonrası Avrupa’nın yorgun günlerinde dünyaya gelen bu çocuk, ileride Osmanlı tarihini anlatacak bir tarihçi olacaktı. Ailesi farklı kültürlerin içinden gelen bir göçmen ailesiydi. Türkiye’ye döndüklerinde çocukluk yılları Ankara’da geçti.
Daha küçük yaşlarda kitaplarla kurduğu ilişki farklıydı. Kütüphaneler onun için sessiz ama zengin dünyalardı. Tarih onun için bir ders değil, keşfedilecek bir âlem olmuştu.
Üniversite yıllarında tarih okudu, diller öğrendi, arşivlerin peşinden gitti. Zamanla akademisyen oldu, dersler verdi, kitaplar yazdı. Fakat onun hocalığı yalnızca üniversite amfileriyle sınırlı kalmadı. Konferansları, konuşmaları ve kitaplarıyla toplumun geniş kesimlerine ulaştı.
Türkiye’de tarih ilminin büyük ustaları vardı. Mesela Halil İnalcık tarih disiplininin en büyük mimarlarından biriydi. Onun ilmî titizliği ve metodik yaklaşımı tarih araştırmasının sağlam temelini temsil ediyordu.
Öte yandan Mehmet Genç daha sakin, daha derin ve ağırbaşlı bir üsluba sahipti. Kelimelerini tartarak kullanan, düşünceyi sabırla işleyen bir ilim adamıydı.
Fakat İlber Ortaylı’nın farkı biraz başka bir yerdeydi.
Onun farkı yalnız üslupta değildi.
Usulde değil, esastaydı.
Çünkü o tarihi yalnız belgelerle anlatmazdı; bir medeniyetin zihniyetini, şehirlerin ruhunu, dilin ve kültürün iç içe geçmiş dünyasını anlatırdı. Tarih onun dilinde yaşayan bir hafıza hâline gelirdi.
Üstelik bunu yaparken konuşmasındaki o kendine has tatlı şive, yüzündeki yarım gülüş ve sözlerine serpiştirdiği ince ironiler onu bambaşka bir yere taşırdı. Dinleyenler hem öğrenir hem düşünür hem de zaman zaman tebessüm ederdi.
İşte o yüzden o akşam konferans salonunda yalnızca öğrenciler yoktu.
Konuşma bittikten sonra insanlar yavaş yavaş salondan çıkmaya başladılar. Genç mühendislik öğrencisi, bastonlu yaşlı adama dönüp sordu:
“Amca, siz hocanın öğrencisi misiniz?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Hayır evlat,” dedi.
“Ben bu üniversitenin öğrencisi değilim.”
Genç şaşkınlıkla tekrar sordu:
“O zaman neden hocanız diyorsunuz?”
Yaşlı adam kapıya doğru yürürken cevap verdi:
“Bazı hocalar yalnız öğrencilerine ders verir. Ama bazıları vardır ki millete ders verir.”
Sonra bastonuna dayanarak ekledi:
“İşte o yüzden bu salondaki herkes onun talebesi sayılır.”
Yıllar geçecek, zaman akacak ve her insan gibi onun da hayatı bir gün son bulacaktır. Bir gün ders verdiği kürsüler susacak, konferans salonları onun sesini bir hatıra gibi saklayacaktır. Fakat o gün geldiğinde bile onun anlattığı şehirler, medeniyetler ve tarihe bakış tarzı yaşamaya devam edecektir.
Ve o gün geldiğinde, cenaze namazının kılınacağı avluda büyük bir kalabalık toplanacaktır. Belki üniversite hocaları, tarihçiler, öğrenciler, siyasetçiler orada olacaktır. Ama onların yanında başka insanlar da bulunacaktır: bir öğretmen, bir mühendis, bir esnaf, bir lise öğrencisi… Onu yalnız kitaplarından tanıyanlar, bir konferansını dinlemiş olanlar, bir cümlesiyle tarihe merak duymuş olanlar.
Cenaze kalabalığı bir üniversitenin değil, bir memleketin kalabalığına benzeyecektir.
Belki kalabalığın içinde biri sessizce şöyle diyecektir:
“Ben onun öğrencisi değildim… ama hocamdı.”
Ve insanlar o gün bir kez daha anlayacaktır:
Üniversitelerde birçok akademisyen vardır…
Ama bazıları vardır ki bir memleketin hocası olur.
İşte İlber Ortaylı böyle bir ömrün sahibidir. Doğumu bir şehirde başlamış, hayatı üniversitelerde geçmiş, hocalığı ise bir toplumun hafızasına yayılmıştır.
Çünkü gerçek hocalar yalnız ders anlatmaz, bir milletin hafızasını uyandırırlar.