Ahmet Turan Alkan’ın cenaze namazı, hiçbir sloganın gölgesinde değildi. Yağmurun ince titremesi gibi, sessizlik herkesin omuzuna hafifçe konmuştu. Ahmet Turan Alkan’ın naşı, yaşadığı kadar yalnız, tabutunun tahtaları kadar gıcırtısızdı. Ve o sessizlikte, etrafını saran insanlar yalnızlığın diğer bir hâlini taşıyordu: kalemin, kelimenin, müziğin ve şiirin derinliğini.
Göz göze gelinen her bakış bir edebiyat dersi, bir şiirden alıntı, bir notanın titremesi gibiydi. Solcusu da vardı, sağcısı da, Türk milliyetçisi de vardı İslamcısı da… Ama hiçbir ideoloji onları bütünüyle tanımlayamıyordu; çünkü burada, her biri kendi düşüncesini bir kalemle ve sessiz bir duruşla taşıyordu.
Edebiyatın, şiirin ve müziğin bütün dallarından beslenmiş eller vardı; tüy kalemler, mürekkep lekeleri, müzikten arta kalan sessizlik… Her biri kendi iç yolculuğunun, kendi yalnızlığının tanığıydı.
Hiçbiri slogan çağının çocuğu değildi. Kimse “şurada dur, buraya katıl” demiyordu; kimse için kalabalık, baskı ya da takdir önemli değildi. Her biri kendi nefesini duyuyordu, Ahmet Turan Alkan’ın naşının etrafında bir düşünceye dönüşen sessizlikte.
Tabut, sanki bir mağaranın karanlığında bir ışık gibi duruyordu. Cenaze namazının kıyamı boyunca, kalem tutan eller, dua eder gibi ama aynı zamanda bir söz bırakır gibi namaza katıldı. Her bir bakış, her bir kıvrım, her bir sessiz fısıltı, Alkan’ın yaşamıyla son kez sohbet ediyordu. Sanki her kelime onunla birlikte gömülüyordu; ama kelimeler, tıpkı ruh gibi, orada durmaya devam ediyordu.
Bir siyasi parti taziye mesajı göndermemişti; ne de gerek vardı. Göndermiş olsaydı, sosyal medyanın kaosu içinde kelimeler kirlenir, sessizlik parçalanırdı. O zaman ağlayan, gerçekten üzülenler kalemlerini kırardı; asıl o zaman ruhun derinliği, edebiyatın ve edebiyatçının vicdanı kavrulurdu. Ama burada, namazın içinde, herkes kendi kaleminin, kendi kelimesinin ve kendi yalnızlığının başında duruyordu.
Mümtazer Türköne’nin “artık yazmayacağım” demesi de, bu sessizliğin bir parçasıydı. Ama burada bu ifade yalnızca bir söz değil, bir duruştu. Bir mafya lideri öldüğünde, diğer bir mafya lideri mezarının başında, bileğinde taşıdığı tespihini atar; tespih, bir veda, bir saygı, bir bağlılığın sessiz sembolüdür.
İşte Mümtazer Türköne’nin kararı da öyleydi: “artık yazmayacağım” derken, sadece kendi kalemini nadasa çekmiyor, bir fikir adamının onurunu, bir düşünce insanının duruşunu, bir yoldaşın sessizliğini, kendi içinde veda eden bir tespih gibi bırakıyordu. Her kelime, her sessizlik, her çizgi, onun fikrî bileğinde sessizce dönen bir tespih halkası gibi yankılanıyordu.
Ve öylece tabut taşındı; yalnız ama yalnızlığın içindeki zenginlik kadar dolu. Cenaze namazını kılan kalemler, artık sadece bir tören değil, bir sohbet, bir duruş ve bir edebiyat dersinin en sessiz ve en samimi halini icra ediyordu.
Ahmet Turan Alkan, yaşadığı kadar zindandaydı, tabutunda mağara kadar yalnızdı ama arkasında bıraktığı cemaat, kelimenin, kalemin ve edebiyatın sessiz bir ordusuydu. Ve herkes, o sessizliği, o derinliği, o yalnız ama dolu edebiyatı kendi kalbine kazıdı.
Ve o an, sessizliğin ta kendisi bir edebiyat hâline geldi. Kalemler titredi; kâğıtlar gözyaşı gibi akmadı belki ama ruhlarda derin bir mürekkep lekesi bıraktı. Her duruş bir dizeye, her bakış bir cümleye dönüştü. Cemaatin omuzları, sanki tabutla birlikte kaldırılmış, bir ağırlığı paylaşır gibi geriye çekildi.
Sessizlik konuştu; edebiyat nefes aldı; yalnızlık zenginleşti. Ve herkes, kelimelerin bir insanın ardından sessizce yürüyebileceğini, hayatın yalnızlığın içinde bile bir topluluk oluşturabileceğini gördü.
Ahmet Turan Alkan’ın cenazesi, artık sadece bir tabut değil, bir düşüncenin, bir kelimenin, bir kalemin ve bir edebiyatın hatırası olarak gömülmüştü.
Cenazeye katılan herkes, o hatırayı kendi kaleminde yaşatacak, sessizliğin edebiyatını sürdürmek için geri dönecekti.
Ve her bir kalem, her bir nefes, Mümtazer Türköne’nin tespih gibi sessizliğini ve fikir duruşunu anımsayarak, edebiyatın sessiz, ama derin nabzını hissetti.