Ey çağımızın insanı! Ey benliğini yitirmiş, yabancılaşmış ruh! Bugün sana, duvarların arkasından değil, bizzat yaşadığın bu modern aldatmacanın kalbinden sesleniyorum. İçinde bulunduğumuz bu çağ, parlak vitrinlerin, baş döndürücü hızın ve sahte gülücüklerin çağıdır. Ancak bu parlaklığın ardında, derin bir boşluk, kahredici bir anlamsızlık ve en acısı, insanın kendi özüne karşı trajik bir yabancılaşması yatmaktadır.
Toplumumuz, iki sahte kurtarıcının arasında sıkışıp kalmıştır. Bir yanda, Batı’nın modernizm adı altında pazarladığı, ruhu alınmış bir materyalizm ve köksüz bir taklitçilik durmaktadır. Diğer yanda ise, geçmişin donmuş, statik ve hayatla bağını koparmış kalıplarını gelenek diye dayatan, sorgulamayı günah sayan bir teslimiyetçilik.
İlki, bizi tüketici olmaya indirger. Varlığımızı, sahip olduğumuz nesnelerle, giydiğimiz markalarla, bindiğimiz arabalarla ölçer. Bu, Batılılaşma değil, Batı’ya yabancılaşmadır. Kendi cevherimizi terk edip, başkasının posasını almaktır. İkincisi ise, bizi mürit olmaya zorlar; aklı, iradeyi ve vicdanı bir kenara bırakıp, atalardan kalma ritüelleri sorgusuzca tekrar eden bir otomat haline getirir. Bu, dine bağlılık değil, dinin afyonlaştırılmasıdır.
Her iki yol da aynı sonuca çıkar: İnsanın kendi bilincine, kendi tarihine ve en önemlisi kendi sorumluluğuna yabancılaşması. İşte toplumsal eleştirimiz, bu ikili kumpasın tam da merkezine yönelmelidir.
Bugünün en büyük ihaneti, aydın dediğimiz zümrenin ihanetidir. Ey kendini aydın sanan! Senin görevin, Batı’dan ithal ettiğin kafa karıştırıcı terminolojilerle, halktan kopuk fildişi kulelerde nutuk atmak değildir. Senin görevin, masa başında, sistemin sana lütfettiği payelerle övünmek, iktidarın sofrasında yer kapmak da değildir.
Aydın, halkının vicdanıdır. Kendi toplumunun acısını hisseden, tarihini bilen, kültürünün dilini konuşan ve en önemlisi, o topluma kendi benliğini hatırlatmakla yükümlü olandır. Aydın, sistemin değil, hakikatin sözcüsüdür.
Fakat bugünün aydınlarına bir bakın! Bir kısmı, kendi halkından utanır hale gelmiştir. Kendi dilini, kendi müziğini, kendi inancını ilkel bulur. Paris’teki bir kafede konuşulanı, kendi köyündeki bir bilgenin sözünden üstün tutar. Bu, köle ruhlu bir taklitçidir; halkına öncülük etmesi gerekirken, onu Batı’nın kültürel sömürgeciliğine peşkeş çekendir.
Diğer bir kısmı ise, alim kisvesi altındadır. Onlar, dini, devrimci ruhundan arındırıp, bir egemenlik aracı haline getirenlerdir. Onların işi, sorgulamak değil, itaat ettirmektir. Onlar, Ebuzer’in değil, Kârun’un mirasçısıdır. Onlar, Hüseyin’in adalet çığlığını değil, Muaviye’nin saltanat fetvalarını temsil ederler. Bu sahte alimler, dini, iktidarın zulmünü meşrulaştıran, halkı pasifize eden bir afyon olarak sunarlar.
İşte bu ikisi de aydın değildir. Biri Batı’nın, diğeri yerleşik düzenin paralı askeridir. Gerçek aydın ise, halkına dönen, onu bilinçlendiren, ona hayır deme iradesini aşılayan ve bu uğurda bedel ödemeyi göze alandır. Senin sorumluluğun, bu ihanet çemberini kırmaktır.
Toplumsal eleştirinin kalbi, dine karşı din mücadelesinin farkındalığıdır. Zira tarih boyunca iki tür din olmuştur ve bugün de bu mücadele sürmektedir.
Birincisi, iktidarın dinidir. Bu, Firavunların, Nemrutların, Sezarların ve onların çağdaş versiyonlarının dinidir. Bu din, statükoyu korur, eşitsizliği kutsar, zenginin malına Allah’ın lütfu, fakirin yoksulluğuna kader der. Bu din, şekilcidir; ritüellere, binaların görkemine, cübbelerin kibrine odaklanır. Adaleti, paylaşmayı, zulme isyanı unutturur. Bu, sömürünün, tahakkümün ve yabancılaşmanın dinidir. Bu, Saffavî Şiiliğinin, yani saltanatlaşmış, ruhu alınmış inancın ta kendisidir.
İkincisi ise, halkın dinidir, hakikatin dinidir. Bu, İbrahim’in putları kıran, Musa’nın denizi yaran, İsa’nın mabeddeki tefecileri kovalayan ve Hz Muhammed’in (s.a.v) yetimin hakkı için savaşan devrimci ruhudur. Bu, Ebuzer’in zenginliğe ve birikime karşı isyanı, Hüseyin’in zillet bizden uzaktır diyen onurlu kıyamıdır. Bu, Alevî Şiiliğinin, yani adaleti, özgürlüğü ve eşitliği temel alan, sürekli bir devrim ve sorumluluk bilinci olan inancıdır.
Bugün toplumumuz, birinci tür dinin, yani iktidar dininin pençesindedir. Cami minareleri yükselirken, adalet binaları alçalmaktadır. İbadetler artarken, ahlak ve merhamet azalmaktadır. Bu, dinin en büyük tahrifidir. Bizim görevimiz, dini bu iktidar ve sermaye esaretinden kurtarıp, onu asıl devrimci, adaletçi ve özgürleştirici kimliğine, yani Hüseyin’in dinine kavuşturmaktır.
Modern toplumun tuzakları, sadece siyasi ve dini alanda değildir. Çağdaş insan, yeni putların kölesi haline getirilmiştir. Bu putlar taştan veya tahtadan değildir; bu putlar sistemin ta kendisidir.
İlk put, tüketim putudur. Kapitalizm, insanı homo economicusa, yani sadece tüketen bir varlığa indirgemiştir. Değerimiz, olmak ile değil, sahip olmak ile ölçülür. Reklamlar, modalar, sürekli yenilenen teknolojiler… Hepsi, bizde sahte bir ihtiyaç, dipsiz bir tatminsizlik yaratır. İnsan, daha fazlasına sahip olmak için ruhunu, zamanını ve onurunu satar. Bu, modern bir şirktir. Parayı, mülkü ve markayı hayatın merkezine koymak, Allah’ı unutup, Kârun’un hazinelerine tapmaktır. İnsan, tükettiği nesnelerin bir nesnesi haline gelmiştir. Özgür olduğunu sanır, oysa sadece hangi zinciri seçeceğine karar verme özgürlüğüne sahiptir.
İkinci put, uzmanlaşma ve teknokrasi putudur. Modern eğitim sistemi, bütün insanı değil, parça insanı yetiştirir. Herkes bir şeyin uzmanıdır. Biri ekonomiden anlar ama adaletten anlamaz. Biri mühendislikten anlar ama insan ruhundan anlamaz. Biri hukuktan anlar ama vicdandan anlamaz.
Bu uzmanlaşmış insan, sistem için mükemmel bir köledir. Çünkü bütünü göremez. Kendi küçük alanında çalışırken, hizmet ettiği devasa adaletsiz çarkın farkına varmaz. Bu, tehlikeli bir cehalettir. Bilgi artmış, ancak bilinç ve hikmet kaybolmuştur. İnsan, kendi yarattığı makinenin, kendi kurduğu bürokrasinin bir dişlisi haline gelmiştir. Bu, insansızlaşmadır. Bizim ihtiyacımız olan ise, sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda varoluşsal bir amaca, ahlaki bir duruşa ve toplumsal bir sorumluluğa sahip insan-ı kâmildir.
Peki, çıkış nerede? Çözüm nedir?
Çözüm, ne Batı’nın çürümüş materyalizmine körü körüne teslim olmak, ne de geçmişin donmuş kalıplarına şuursuzca geri dönmektir. Çözüm, öze dönüştür.
Ancak bu öze dönüş, pasif bir nostalji, folklorik bir geriye gidiş değildir. Bu, bilinçli bir öze dönüştür. Bu, kendi tarihimizi, kendi kültürümüzü, kendi inanç kaynaklarımızı, çağın ve iktidarın yüklediği tozlardan, yalanlardan ve tahrifatlardan arındırarak, onu devrimci ve hayat veren ruhuyla yeniden keşfetmektir.
Bu, İslam’ı, bir afyon ve kaçış olarak değil, bir bilinç, bir sorumluluk ve bir adalet kılıcı olarak yeniden kuşanmaktır.
Ey aydın! Ey öğrenci! Ey vicdanı henüz ölmemiş insan! Senin görevin, bu yabancılaşma düzenine dur demektir. Senin görevin, halkın arasına girmek, onunla aynı dili konuşmak ve ona unuttuğu kimliğini hatırlatmaktır. Senin görevin, taklitçi sahte aydını da, halkı uyutan sahte alimi de deşifre etmektir.
Bizler, tarihin en büyük adalet savaşçılarının varisleriyiz. Bizler, İbrahim’in, Musa’nın, Hüseyin’in ve Ebuzer’in yolunun takipçileri olmalıyız. Bu yol, rahat bir yol değildir. Bu yol, bedel ödemeyi gerektiren, çileli ama onurlu bir yoldur.
Toplumsal eleştiri, sadece sözle olmaz. Eleştiri, bir yaşam biçimidir; bir duruştur. Ya sistemin bir parçası olup, bu yabancılaşmaya ve zulme ortak olacaksın ya da sistemin karşısında durup, insan olmanın, bilinçli Müslüman olmanın sorumluluğunu üstleneceksin.
Seçim senindir. Ya tarihin nesnesi olacaksın ya da tarihin öznesi. Ya tüketim putlarına ve iktidar dinine boyun eğeceksin ya da kendi özüne dönerek, adalet ve bilinç için bir meşale olacaksın. Kalk! Silkelen ve kendi benliğine, kendi devrimci ruhuna geri dön!
Not: Bu yazı Ali Şeriatiden esinlenerek yazılmış ve özgün hale getirilmiştir.