Fatih Ertugay*
Türkiye’de Alevilerle Sünniler arasındaki tarihsel-sosyolojik meseleler zaman zaman gündemin ön sırasına çıkmakta, hem sosyal medyada hem geleneksel medyada hem de akademik mahfillerde görünür olmakta ve konuşulmaktadır.
Benim açımdan birkaç gün önce sosyal medyada gündemin ön sıralarına çıkması bu konuyu bir kez daha ele almayı gerektirdi. Ancak öncelikle bu ele alışımı iki parçalı bir yazı çerçevesinde yapacağımı belirtmek isterim. İlk olarak konunun bugünü doğrudan ilgilendiren tarihsel boyutuna çok kısa da olsa temas etmek zaruri gözüküyor. Zira bugünü anlamak için düne bir göz atmak faydalı olacaktır.
Bir başlangıç olarak bazı itirazî noktalarla sınırlı olmak şartıyla şu tezi nazarı dikkate vermek gerekir. Türkiye’de Alevi–Sünni meselesi, günlük hayatın içinde, mahallede, sokakta, iki toplumsal grubun doğrudan karşı karşıya gelmesi biçimindeki bugünkü halini büyük ölçüde 20. yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle de1960’lardan sonra almıştır.
Buna karşılık tarihsel olarak bakıldığında Alevi toplulukların temel çatışma hattı, Sünni halktan ziyade devlet ve devlet destekli merkezî-dinî otoriteyle olmuştur. Dolayısıyla bu haliyle baskın bir şekilde halk arasında bir Alevi-Sünni çatışmasından bahsedebilmek olanaklı değildir. Temel olarak söz konusu olan bir mezhep çatışmasından ziyade, bir merkezî otorite ile onun heterodoks olarak tanımladığı ve Safevi tehlikesinden ötürü zaptu rapt altına almaya çalıştığı bir topluluk meselesiydi. Devletin merkezileşme çabalarının ve Safevilerle çekişmelerin şekillendirdiği bu ilişki, Alevilerin siyasi risk ve “sadakat sorunu” gibi gerekçelerle kontrol edilmesi politikalarına ağırlık verilmesine neden olmuştur.
Bu minvalden bakıldığında ortaya çıkan manzara bir “mahalle kavgası” olmaktan daha çok bir devlet-topluluk ilişkisi ve sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan Sünni halk kesimlerinin yaşanan olaylarda doğrudan bir failliği söz konusu değildir. Sünni halk çoğunlukla devlet söylemini taşıyan, çatışmanın zihinsel ve duygusal olarak bir tarafı olsa da parçası olmayan bir konumdadır. Ortaya çıkan şiddetin faili çoğu zaman devlet aygıtı, yerel güçler ve devletle bağlantılı dini-askerî aktörler olmuşlardır. Burada bu ayrımın akademik olarak çok önemli olduğunun altını çizmek gerekir.
Alevilerle toplumun ve devletin ilişkisinde yeni bir dönem sayılabilecek olan 1923-1950 arası dönemde ise Aleviliğin üzerindeki bir takım baskılar azalmakla beraber esasında genel olarak mezhep meseleleri konuşulmaz kılınarak kamusal alandan dışlandığı için ve dışlandığı nispette Alevilik de görünmezleştirilmiştir.
Bu dönemde devlet herkesi “eşit yurttaş” kabul ettiğini varsaymış ama bu eşitliği bir tanıma/kabul olarak kurgulamamıştır. Aksine toplumdaki bütün farklılıkları ve ayrıntıları “makbul yurttaş” kipine göre dönüştürmeyi, hatta zaman zaman asimilasyona uğratmayı tercih etmiştir ki Aleviler de bundan nasibini almıştır. Sonuç olarak çatışma çözülmemiş sadece bastırılmıştır. Bu da her yeni nesilde birikerek aktarılan bir kolektif hafızanın tevarüsüne yol açmıştır.
Asıl kırılma ise kırdan kente göçün yoğun bir şekilde yaşandığı 1950’li ve 1960’lı yıllarda olmuştur. Kentleşme ve göç ile beraber kırsalda görece ayrışık yaşayan topluluklar, kentte aynı mahallelere, aynı apartmanlara taşınmışlar ve bir arada yaşamak durumunda kalmışlardır. Bu da ilk kez Alevi ve Sünni kitleleri gündelik hayatın içinde yan yana getirmiştir.
Akabinde 1960’lı yıllarda kesif bir hâl alan siyasal mobilizasyon da Alevilerin büyük oranda sol hareketlere, Sünnilerin de sağ-milliyetçi hareketlere yönelmelerini beraberinde getirmiştir. Bu süreçte henüz mezhepsel farkların siyasi etiketlere dönüştüğünü söylemek güç olsa da aradan geçen zamanla birlikte sol-sağ ayrımına eklemlenen bir şekilde günlük hayata akseden bir Alevi-Sünni ayrışması ve gerilimi kendisini göstermeye başlamıştır.
Bu süreçte devletin rolü de değişirken, devlet, bahse konu gelişmelerde doğrudan bastıran/müdahale eden bir aktör olmaktan çıkıp, dolaylı olarak yönlendiren bir aktöre dönüşmüştür. Bu bağlamda Maraş, Çorum gibi olaylar, bir bakıma halklar arasında yaşanan olaylarmış gibi görünürken, burada bu olayları devletin pasifliği veya örtük rolü olmadan açıklamak şüphesiz ki eksik bir açıklama olacaktır.
Devletin rolünün ya da failliğinin bu değişimine bağlı olarak tarihsel açıdan ilk kez çatışma yerelleşmiş ve kimlikler siyasileşmiştir. Yine ilk kez komşu komşuyla, aynı okulda okuyan çocuklar ve aynı mahallede yaşayan gruplar birbirleriyle karşı karşıya gelmiştir. Bu, tarihsel olarak yeni bir durumdur.
Son tahlilde tarihsel bakımdan uzun süre doğrudan iki toplumsal grubun gündelik ve simetrik çatışması şeklinde tezahür etmeyen Alevi-Sünni gerilimi, ilk kez devlet merkezli, asimetrik bir baskı ilişkisi olarak yaşanmıştır.
Burada şunu net olarak söylemek gerekir: Özellikle Maraş ve Çorum olayları ile başlayan olaylar silsilesinde, bu olaylara karışan ve şiddetin faili olan insanları masum göstermek ya da aklamak kesinlikle mümkün olmadığı gibi ahlaki ve insani bir tutum da değildir. Öte yandan bu süreçlerde devleti merkezden çıkardığımızda açıklama şablonu da tamamen çökecektir. Bu süreçlerde devlet tek fail değildir ama kesinlikle kilit faildir. Evet, belki şiddeti doğrudan devlet örgütlemedi ama ortaya çıkma alametleri gösteren şiddeti de önlemedi, zamanında müdahale etmedi, failleri etkili biçimde cezalandırmadı ve bazı yerlerde açıkça seyirci kaldı. Dolayısıyla devletin rolü burada, “doğrudan yapan”dan çok, “yapılmasına imkân tanıyan” bir konumdadır.
Ancak burada şunu da vurgulamak gerekir, Maraş’ta, Çorum’da saldıranlar hayalî aktörler değildi. Gerçek insanlar, gerçek mahalleler, gerçek failler vardı. Bu insanlar, son kertede dolaylı olarak devlet tarafından yönlendirilmiş ya da maniple edilmiş olabilirler, fakat neticede iradesiz robotlar da değillerdi. Dolayısıyla “devlet yaptı” deyip toplumsal failliği sıfırlamak, hem gerçeği çarpıtır hem de bir sonraki tekrarın önünü açar.
O halde bu yazıyı şu şekilde nihayete erdirelim. Bu olaylar saf mezhep çatışması değillerdir. Bunu böyle algılamak büyük bir yanlış olur. Maraş ve Çorum, kendiliğinden patlayan bir Alevi–Sünni kavgası değildir. Buradaki mezhep farklılığı salt bir mobilizasyon aracı olarak işlemiştir.
Asıl bağlam, 1970’lerin ideolojik kutuplaşması, sağ-sol çatışması, Soğuk Savaş atmosferi gibi değişkenlere göre şekil almıştır. Alevi-Sünni ayrımı, bir kimlik kartı olarak kullanılmış; var olan ideolojik keskinliğin ve kavganın harekete geçirici ve çatışma üretici bir katalizörü olmuştur. Diğer yazıda günümüz bağlamında bu gelişmeleri nereye koyacağımıza eğileceğiz.
*: Prof. Dr., Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, fertugay@cumhuriyet.edu.tr
“Alevilik ve Sünnilik: Mağduriyet ve Öfkenin Tarihselliği” üzerine bir yorum