Fatih Ertugay*
Bir önceki yazıda** özet mahiyetinde de olsa Türkiye’deki Alevi-Sünni ilişkilerinin tarihselliğine kısaca değinmiştik. Bu iki yazıyı kaleme almak istememin asıl nedeni son dönemlerde Türkiye’deki sosyo-politik iklimle de alâkalı olarak Alevi-Sünni ilişkilerindeki fark edilir bir frekans hareketliliğinin dikkat çekiyor olmasıdır.
Özellikle geçen günlerde Maraş olaylarının yıl dönümünde sosyal medya mecralarında yürütülen tartışma ve paylaşımlar “rutin olmayan” bir anmanın/durumun varlığına işaret eder nitelikteydi. Esasında Türkiye’de Maraş, Çorum, Sivas gibi olayların yıl dönümlerinde anma, yas ve hatırlatma dili uzun süredir var, ancak burada farklı olan bir şeyler hissediliyor.
Burada ilk göze çarpan şey kullanılan dilin değişimiydi. Bir kere “unutmayacağız”dan “hesap soracağız/intikam” tonuna kayan bir söylem vardı. İkinci olarak kayda değer oranda bir yoğunluk farkı söz konusuydu. Normalde sınırlı çevrelerde dönen içerikler, bu kez çok daha görünür, eşzamanlı ve ısrarlıydı. Olayı tarihsel-siyasal bağlamıyla anlatmaktan çok, ajitasyon düzeyi yükselmiş bir şekilde duygusal mobilizasyon hedefleniyordu.
Ben önceki anmalara göre ortaya çıkan bu farkın kendiliğinden oluşan ya da tesadüfen ortaya çıkan bir fark olduğunu düşünmüyorum. Organik olması zor bir ihtimal olan bu tür dalgalanmalar için tamamen “tek merkezden emir verilmiş ve yönlendirilmişlerdir” şeklinde kaba bir komplo teorisi üretmek de doğru olmaz. Kanaatimce daha incelikli işleyen bir mekanizma var. Zira hali hazırda ortada Alevi kolektif hafızası, örselenmiş adalet duygusu ve bastırılmış öfke vb.’den neşet eden ciddi boyutta bir kırılganlık var.
Bu kırılganlık belli zamanlarda bilerek uyarılabiliyor. Dolayısıyla bu zeminde politik, ideolojik ya da diaspora merkezli bazı aktörlerin bunu bilinçli biçimde kullanmış olabileceklerini akılda tutmak gerekir. Sonuç olarak bu yoğunluğu ve rutin dışına çıkışı bir “merkezi talimat”tan çok, eşgüdümlü ve amaçlı harekete geçiş olarak değerlendirmek gerekir.
Bunun dışında içerik ve nitelik olarak bakıldığında bu yoğunluğun bir anmadan öte sertleşme ve hesaplaşma çağrısı içeren intikamcı bir retorikle bezenmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu noktada asıl sorun teşkil eden hususun altını çizmek gerekir. Önceki yazıda da ifade etmiştim, tarihsel bir acının hafızada tutulması son derece meşrudur.
Buna rağmen bu hafıza bugünün insanlarına yöneltilen kolektif suçlamaya dönüşürse, hele de Sünniliği/Sünnileri potansiyel fail ve suçlu; Alevileri de sürekli kurban şeklinde gören donmuş kimlikler üretilirse, bu, hiç şüphesiz ki toplumsal fay hattını bilinçli biçimde derinleştirmek ve gerilimleri beslemek demek olacaktır. Dolayısıyla bu noktadan sonra mesele “hakikat” arayışı olmaktan çıkmakta, sosyo-politik fay hatlarında ve mücadelelerde kullanılan siyasi mühimmat meselesine dönüşmektedir.
Sürecin geneli değerlendirildiğinde mevzu bahis olan şey, toplumsal bir travmanın kimlik inşa edici bir öge olarak işlevselleşmesinin ötesinde, bu travmanın bir intikam diline evrilmesidir. Bu durumda görünürde bir “hakikat” talebi şeklinde işleyen mekanizma, hatırlamanın öfkeye, öfkenin kimliklenmeye ve bunun da sert ve intikamcı bir dile dönüşmesi biçiminde işlemeye başlamaktadır.
Son kertede bu sertlik, “biz haklıyız, o hâlde sert olabiliriz” ifadesinde tebarüz eden ahlaki bir üstünlük duygusuna dönüşür. Bu da artık mağduriyetin bir “kimlik sermayesi” halini aldığı bir vasata işaret eder. Ama bu mağduriyet aynı zamanda onarıcı değil, hesap sorucu; karşı tarafı insandışılaştıran bir forma bürünmektedir.
Bu noktada yapılması gereken şeylerden birisi hakikat ile kimlik propagandasını birbirinden ayırmaktır. Öte yandan Maraş, Çorum, Sivas gibi olaylar tarihsel, hukuki açılardan açık bir dil ile ele alınmalı, “kim yaptı?” sorusu, genelleştirilmeden cevaplanmalıdır. En az bunun kadar önemli bir başka husus da “herkes suçlu” şeklinde genelleyici ve toplumun geniş bir kesimini itham edici bir dilden de uzaklaşılması gerekliliğidir.
Her iki açıdan da bakıldığında “fail belirsizleştikçe” hem öfke genelleşir hem de masumlar ve olaylarla hiçbir şekilde ilgisi olmayanlar tersinden hedef haline getirilebilirler. Bu bağlamda Alevi hafızasının haklılığı, ne intikam çağrılarını ne de kolektif suçlamayı ve bugünkü insanları fail ilan etmeyi meşru kılabilir. Dikkate alınmasında fayda ittihaz ettiğim bir husus da bu ateşi yakanların bir kısmı gerçekten yaralı, bir kısmı ise bu yarayı siyasi ve ideolojik sermaye olarak kullanan aktörlerden oluştuğunun fark edilmesi gerekliliğidir.
Son olarak bu tartışmalar bağlamında Türkiye’de Sünniliğin ve özelde de “siyasal İslamcı” kullanımının ülkede olan her kötülüğün, her adaletsizliğin, her yozlaşmanın tek ve mutlak faili olarak gösterilmesinin sorunlu boyutuna işaret etmek isterim. Her şeyden önce bu tarz bir kullanım ilgili kavramları analitik olmaktan çıkarmakta ve bu kullanımlar şeytanlaştırıcı bir etikete dönüşmektedir.
Bu kullanımda ilgili aktörler, somut birer kişi/özne değil, muğlak, homojen, neredeyse antropolojik bir “kötülük kümesini” temsil ediyor hale getirilmektedir. Bunun oldukça problemli bir bakış açısı olduğu ortadadır. Çünkü fazlaca kolaycı ve basitleştirilmiş bir bakış açısı olarak bu kullanımlar, karmaşık tarihsel süreçleri kullananlar için sadeleştirmekte, sorumluluğu tek bir kümeye yüklemekte, “biz”i otomatik olarak masumlaştırmaktadır.
Ayrıca yine kullananlar açısından şu şeklide bir rahatlık sağlanmaktadır: “Sorun sistemde değil, bizde değil; onlarda.” O halde, “onlar” sorunu her ne şekilde olursa olsun çözülürse, bütün sorunlarımız da çözülür. Bu anlayışın varacağı noktaları tahmin etmek hiç de güç olmasa gerek.
Bu, esasında entelektüel olarak tembel ama psikolojik olarak çok tatmin edici bir pozisyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kullanımlar (Sünnilik/siyasal İslamcı) her kötülüğün kaynağı ilan edildiğinde, kaçınılmaz olarak şu oluyor: Alevi kimliği saf mağduriyet alanına yerleştiriliyor, bu mağduriyet siyasal bir özneye dönüştürülüyor ve nihayetinde Alevilik, inanç ve kültür olmaktan çıkıp ideolojik bir karşı-kimlik haline getiriliyor. Dahası Aleviliği çoğulluğundan koparıyor, onu bir “karşı-ideolojiye” hapsediyor, Alevi olmayan herkesi potansiyel olarak düşmanlaştırıyor. Bu da Aleviliği yaşanması gereken bir inanç olmaktan çıkarıp, çatışmanın tarafı haline getiriyor.
Sıradan insanların sembolik hedefe dönüştüğü, kimsenin kendini sorgulamak zorunda kalmadığı bu vasatta ve her ifratın kendi tefritini doğurduğu (ya da tam tersi) dinamikte, bu kez tersinden ama aynı içerikle “siyasal Alevicilik” şeklinde bir kullanım nüksedebiliyor. Dolayısıyla bu iki söylem, negatif anlamda birbirini besleyen iki hat halini alıyor. Bu da kazananı olmayan bir döngünün biteviye işlemesine sebebiyet veriyor.
Bu noktada çok kısa bir öneride bulunarak yazıyı tamamlayayım. Üç alan açısından bir geri çekilme ya da doğru zemine oturmanın gerçekleşmesi gerekir. Din inanç alanına; devlet, hukuk ve eşit yurttaşlık alanına; kimlik de siyasal silah olmaktan çıkarılıp hak temelli bir var oluş alanına/zeminine geri çekilmelidir.
Bu da ancak herkesin iştirak edeceği ve mutabık kalacağı bir üst ahlaki ve siyasi dilin/vasatın yeniden inşa edilmesi ile mümkün olabilecek bir şeydir. Son olarak sert, intikamcı ve çatışmacı bir retoriğe savrulmanın ve bu yöndeki rüzgârlara kapılmanın hakikatte kimseye faydası olmayacaktır.
*: Prof. Dr., Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, fertugay@cumhuriyet.edu.tr
**: https://akademiyet.com/alevilik-ve-sunnilik-magduriyet-ve-ofkenin-tarihselligi/