Akyürekli Bir Bülent Geçti Dünyadan

By Mehmet Dikkaya

Akyürekli Bir Bülent Geçti Dünyadan

By: Mehmet Dikkaya

On beş yıl kadar önce Ankara’da Şehir ve Medeniyet Derneği konuşmaları esnasında tanımıştım kendisini. Çok sıcak, içten ve John Stuart Mill’in ifadesiyle “eksantrik” bir birey olarak gelmişti bana. Hep bağlantımı sürdürmeye çalıştım sonra. Öğrenci kulübümüzün davetlisi olarak da geldi, kırmadı. Doğal olarak geldiğinde güldürmekten, güldürürken düşündürmekten kırdı geçirdi herkesi.

Nevi şahsına münhasır demek bu. Aksi halde bir insan, Sezai Karakoç‘un Mona Roza‘sını okuduktan sonra “o Geyve’de ki siyah gülleri görmeliyim” diyerek Elazığ‘dan İzmit’e giden ilk otobüse atlayıp bir kaç gün ortadan kaybolur muydu? Duygusaldı. Hepsinden öte kurgusaldı. Kimsenin düşünmediği konuları, dikkatli bir gözle fotoğraflayıp mizahi bir dille kaleme dökerdi.

Sürekli kurcaladığı ve kurguladığı için düşünen bir beyin olarak ömrünün 35 yılını hiç bir inanca tabi olmadan geçirdiğini ama sonunda Hakan Albayrak ve çevresiyle tanıştıktan sonra bu toprakların kökleriyle buluşmak için kolları sıvadığını söylerdi. Sanırım o günlerden vefatına kadar mümin duruşunu sürdürdü ve hayata öylece veda etti.

Bazı muhafazakar yayıncı çevrelerin, kitaplarını çokça basmalarına rağmen telif hakkını düzenli ödemekten kaçındıklarından şikayet ederdi. Esasında bu şikayeti, hak yeme ile hakkaniyete riayeti esas alma arasındaki paradoksa dair küçük bir sızlanma idi. Günümüzde bile aynı çevrelerde bu hak yeme konusuna pek çok örnek verilebilir kuşkusuz. İlk başlarda köylü açıkgözlük olarak değerlendirirdim bu vaziyeti ama bu kadar zamanda hala amatör olarak devam eden vaziyet genel insani ortalamamızın bir ürününden başka bir şey ifade etmiyor sanırım.

Bülent Akyürek özellikle Yılgın Türkler kitabında Türklerin aile yaşamında ve sosyal ilişkilerinde yaşanan paradokslara ilişkin keskin gözlemler sunar. Çılgın Türkler kitabındaki üforyaya dair bir tevazu çağrısı oldu adeta bu kitap ama onun kadar popüler olmadı.

Onun kitaplarını, lise yıllarımda heyecanla okuduğum Edip Yüksel kitaplarına ve onun ürettiği ilginç aforizmalara benzettiğimi hatırlıyorum. Edip Yüksel, 1980’lerde Sünniliğin pradoksal hallerini başarılı biçimde sorgular ve tiye alırken Bülent Akyürek toplumun hemen her tür paradoksal eğilimini gençliğinden beri mizahi ve siyasi kıvrak bir üslupla aktarmasını bilmiştir. Aslında toplumun geniş kitlelerinde kitapları beklendiği gibi bir karşılık bulamasa da edebiyatımızın önemli kalemlerinden birisi olarak kabul edilmeyi çoktan hak etmiştir.

Zira Bülent Akyürek, Türkiye’de sosyal bilimler, siyaset teorisi ve entelektüel tartışmalar alanında adı giderek daha fazla anılan, “akademi ile kamusal alan arasında köprü kuran” düşünür tipinin dikkat çekici örneklerinden biri olmuştur. Onun özgünlüğü yalnızca ortaya koyduğu kavramlardan değil, bu kavramları kurarken kullandığı yöntemden, disiplinler arası yaklaşımından ve yerel deneyimi küresel teorilerle birlikte okuma biçiminden kaynaklanmıştır. Onu çağdaşlarından ayıran temel özellik, Türkiye’yi sadece “incelenen bir vaka” olarak değil, aynı zamanda teori üretme potansiyeli olan bir düşünsel merkez olarak konumlandırması olmuştur.

Akyürek’in düşünsel dünyasının merkezinde üç ana eksen göze çarpmıştır. Bunlar modern yaşama ve ön kabullere dair eleştiriler, iktidar-toplum ilişkilerine dair değerlendirmeleri ve kültürel dönüşümle ilgili söyledikleridir. Analizlerinde klasik sosyal bilim kavramlarını (modernleşme, rasyonalite, sekülerleşme, devlet, hegemonya gibi) doğrudan tercüme etmek yerine bunları Türkiye’nin tarihsel ve sosyolojik bağlamına uyarlayan bir yeniden inşa süreci yürütmüştür. Bu yönüyle, yerli ama evrensel bir düşünce dili kurma çabası içinde olmuştur.

Bülent Akyürek’in özgün fikirlerinden ilki, modernleşmenin tekil ve doğrusal bir süreç olmadığı, aksine çoğul moderniteler üzerinden okunması gerektiği yönündeki vurgusudur. Ona göre Türkiye’nin yaşadığı modernleşme deneyimi, Batı Avrupa merkezli tarihsel şemalara sıkıştırılamaz. Devlet-toplum ilişkilerindeki kopukluk, bürokrasinin aşırı belirleyiciliği ve kültürel alanın sürekli olarak siyasal projelerin nesnesi haline gelmesi, Türkiye’de “gecikmiş” değil, “farklı” bir modernlik üretmiştir.

Bu yaklaşım, Akyürek’i klasik “merkez-çevre” tartışmasının ötesine taşımıştır. Buna göre, merkez ile çevre arasındaki gerilim artık sadece sosyolojik değil, epistemolojik bir sorundur.

İkinci önemli özgünlük, Akyürek’in iktidar kavramını dar anlamda siyasal iktidarla sınırlamaması oldu. Onun metinlerinde iktidar, yalnızca devlet aygıtında değil, gündelik hayatta, dilde, sembollerde ve kültürel kodlarda işleyen çok katmanlı bir yapı olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda Foucaultcu iktidar analizini Türkiye bağlamına uyarlayarak, iktidarın “görünmez” biçimlerine dikkat çekmiştir. Eğitim sistemindeki hiyerarşiler, medya söylemleri, akademik üretimin ideolojik çerçeveleri ve hatta entelektüel alanın kendi içindeki dışlayıcı mekanizmalar onun temel ilgi alanlarını oluşturmuştur.

Bu ilgi alanları, onu sadece siyaset bilimciler için değil, sosyologlar ve kültürel çalışmalar alanında çalışanlar için de önemli bir referans haline getirmiştir.

Üçüncü özgünlük alanı, Akyürek’in kültürel kimlik meselesine yaklaşımı olmuştur. O, kimliği sabit ve özsel bir yapı olarak değil, tarihsel süreç içinde sürekli yeniden üretilen bir anlatı olarak görür. Bu noktada milliyetçilik, muhafazakârlık ve modern bireycilik gibi ideolojik formları, “kimlik üretim rejimleri” olarak değerlendirmiştir.

Türkiye’de kimliğin çoğu zaman siyasetin temel mobilizasyon aracı haline gelmesi, Akyürek’e göre toplumsal düşüncenin en büyük tıkanma noktalarındandır. Çünkü kimlik tartışmaları, yapısal sorunları görünmez kılarak sembolik kutuplaşmaları derinleştirmektedir.

Bülent Akyürek hakkında yapılan yorumların önemli bir kısmı, onun “eleştirel ama mesafeli” duruşuna odaklanır. Destekleyenler, Akyürek’in en güçlü yanının ideolojik kamplaşmalara kapılmadan analiz yapabilmesi olduğunu vurgular. Ne tamamen Batıcı bir modernleşme savunucusudur ne de romantik bir gelenekçidir. Tam tersine her iki pozisyonu da tarihsel sınırları ve çelişkileriyle birlikte ele almıştır. Bu nedenle Akyürek, özellikle genç akademisyenler arasında “bağımsız düşüncenin sembolü” olarak anılır. İçinizdeki Öküze Oha Deyin adını verdiği kitaba Kişisel Gerileyiş Rehberi ekini vermesi bu yüzden olmalıdır.

Bazı akademisyenler, Akyürek’in kavramsal çerçevesinin zaman zaman aşırı soyutlaştığını, ampirik verilerle yeterince desteklenmediğini ileri sürer. Onlara göre Akyürek, güçlü teorik sezgilere sahip olmakla birlikte, bu sezgileri somut saha çalışmalarıyla derinleştirme konusunda sınırlı kalmaktadır. Ayrıca kimi çevrelerde, onun “herkese eşit mesafede” durma iddiasının, politik olarak “fazla temkinli” bir pozisyona yol açtığı da söylenir.

Buna karşılık Akyürek’i savunanlar, bu temkinli duruşun Türkiye gibi aşırı politize olmuş bir entelektüel ortamda büyük bir erdem olduğunu belirtmiştir. Akyürek’in amacı, bir ideolojinin sözcüsü olmak değil, düşünmenin kendisini yeniden kurmaktır. Bu bağlamda onun metinleri, okura hazır cevaplar sunmaktan çok, sorular üretir. Düşünce dünyasına gerçek katkı da bu soruların arkasında yatmaktadır.

Örneğin “devlet neden bu kadar merkezidir?” “Akademi gerçekten özgür müdür?” “Kimlik söylemleri hangi yapısal eşitsizlikleri gizler?” Modernlik gerçekten evrensel midir yoksa Batı’ya özgü bir tarihsel deneyim midir?” soruları, alışılmışın dışında bir zihin dünyasının varlığına işaret emtektedir.

Sonuç olarak Bülent Akyürek ismi, Türkiye’nin düşünce dünyasında “teori ithal eden” değil, “teori üreten” bir entelektüel olma iddiasıyla öne çıkan nadir yazarlardan biri olmayı hak etmiştir. Onun ekzantrik yönü, büyük ölçüde Türkiye’yi sadece bir nesne olarak değil, epistemolojik bir özne olarak ele alabilmesinden kaynaklanmıştır.

Onun hakkında söylenenler, kimi zaman aşırı soyutluk, kimi zaman politik mesafe eleştirisi etrafında yoğunlaşsa da genel kanaat hakşinas değerlendirmeler etrafında oluşmuştur.

Kısaca Akyürek, Türkiye’de sosyal bilimlerin entelektüel derinliğini artıran, kavram üretme cesareti gösteren ve akademi ile kamusal alan arasında gerçek bir düşünsel köprü kurabilen önemli bir figürdür.

Bu yönüyle onun katkısı, yalnızca bugünün tartışmaları için değil, gelecekteki kuşakların düşünebilme biçimleri için de kalıcı bir iz bırakma potansiyeli taşımaktadır.

Rahmet olsun.

Yorum yapın