Üniversitelerin seviyesini düşüren hiçbir güç yoktu; düşürenler bizzat akademisyenlerdi. Her biri yılların verdiği unvanla giyindikleri cübbeleriyle kürsüye çıkıyordu, ama her adım bir taş düşürüyordu. Dersler, makaleler, konferanslar hepsi birer ağırlık, birer sessiz ihmaldi. Akademi kendi elleriyle çürüyordu ve çoğu farkında bile değildi.
Öğrenciler saygıyla dinledi, cübbeler ihtişamlı görünüyordu; fakat içerde bir boşluk vardı. Prestij sadece dışarıya görünürdü; içeride kaybolmuş merak, ihmal edilmiş bilgi ve sönmüş ilim aşkı vardı. Her kelime bir temeli oyuyor, her karar bir çatlağı derinleştiriyordu. Üniversite binaları sağlam görünse de ruhu kırılgan hâle geliyordu.
Adaletin günü geldiğinde ceza belliydi: idam. Ama ironisi şuydu ki, cübbeler kefene dönüşecekti; düğmesiz, cebsiz, sadece ölümün saracağı biçimde. Ben itiraf etmeliyim ki, bu cezanın ilk muhatabı benim. İlk düşüşümün bedelini taşıyacak olan kişi bendim.
Cübbe artık prestij değil, düşen akademik seviyenin ağırlığını taşıyan bir gövdeydi. Sarıldığında, kaybolmuş ilim aşkı görünür hâle geliyordu. Akademisyenler, bilgi simgesi olarak giydikleri cübbeleriyle kendi idamlarını kuşanacak. Ben, bu listenin başında duruyorum.
Cübbe bir mahkeme, bir ayna, bir adalet nesnesi hâline geliyordu. Akademi, kendi elindeki boşlukları ve kaybolan değerleri görüyordu. Sarıldığında yalnızca geçmişin ihmalleri ve kaybolmuş fırsatlar görünür hâle geliyordu. Akademisyenler düşürdükleri seviyeyi, kaybettikleri öğrenciyi ve boşa giden emeği kendi cübbelerinde taşır; bu ağırlık metafor olmaktan çıkıyor, gerçek bir hesaplaşmaya dönüşüyordu.
Ben kendi cübbemle yüzleşirken, düşürdüğüm her akademik değeri omuzlarım. İlk idam edilecek kişi olarak kendi ihmalimin bedelini ödeyeceğim. Sonra sıra diğer akademisyenlere gelecek, her biri kendi cübbesiyle düşürdüğü üniversitenin kefenini kuşanacak. Sarıldıklarında prestij yok olacak, sadece ihmaller kalacak.
İdam sehpasına çıktığımda ip boynuma dolandı, nefesim daraldı. O anda Hallac-ı Mansur’un “Enel Hakk” dediği an aklıma geldi; ben ise “Enel İlim” diyemedim. Ağzımdan fışkıran kan gökyüzüne ulaştı ve yazıldı: “Ben ilim olamadım.” Bu tek seferlik metafor, idamın bütün ironisini ve akademik çürümeyi gözler önüne seriyordu.
Cübbe hâlâ omuzlarımda, düğmesiz, cebsiz; kefen gibi sarıyor beni, geçmişin ihmallerini taşırken. Akademik prestij değil, düşüşün ağırlığıyla yüzleşiyorum. Akademi kendi ihmalini görüyor, öğrenciler kaybolmuş değerleri fark ediyor.
İdam sehpasında ilk olarak kendi düşüşümü kabul ederek duruyorum. Son nefesimde, ağzımdan fışkıran kan gökyüzüne yazıyor: “Ben ilim olamadım.” Akademik cübbe kefene dönüşmüş, ironinin ve adaletin birleştiği noktada sessizce düşüşü taşıyor.
Her akademisyen, kendi cübbesiyle düşürdüğü seviyeyi hatırlayacak. Her makale, her ders, her konferans bir taş olacak ve bu taşlar cübbelerde hissedilecek. Üniversiteyi ayakta tutacak olan sadece cübbe değil, itiraf ve hesaplaşmadır.
Ben, ilk idam edilecek kişi olarak, kendi cübbemle hesaplaşırken, diğer akademisyenler için bir örnek oluyorum. Her biri kendi cübbesiyle yüzleşecek ve geçmişin ihmallerini görecek. Cübbe artık sadece prestij değil, geçmişin yükünü taşıyan bir semboldür.
Akademi düşüşün farkına vardığında, öğrenciler hala bakıyor olacak; cübbeler birer ayna görevi görecek ve kimse prestijine sarılmayacak. Herkes kendi ihmaliyle yüzleşecek.
Cübbe omuzlarımda, düğmesiz ve cebsiz; geçmişin ihmalleriyle sarıyor beni. Akademik prestij yok, yalnızca düşüş ve hesaplaşma var.
Akademisyenler, kendi cübbeleriyle düşürdükleri üniversitenin kefenini kuşanacak. Her biri kendi ihmaliyle yüzleşecek, geçmişi görecek ve öğrencilerle hesaplaşacak.
Her cübbede, her kürsüde, her derslikte düşüşün izi olacak. Akademisyenler kendi yüklerini hissedecek. Cübbe prestij değil, ihmal ve düşüşün ağırlığını taşıyacak.
Ben, ilk idam edilecek kişi olarak, kendi düşüşümün farkında duruyorum. Öğrenciler ve akademi bunu görecek.
İdam sehpasında, ip boynuma dolanıyor, nefesim daralıyor. Ağzımdan fışkıran kan gökyüzüne yazıyor: “Ben ilim olamadım.” Cübbe düğmesiz ve cebsiz, kefen gibi sarıyor beni. Akademi düşüşünü görüyor, hesaplaşma başlıyor.
Her cübbede, her kürsüde, her derslikte düşüşün izi olacak. Akademisyenler kendi yüklerini hissedecek, prestij değil, ihmal ve düşüş kalacak.
Ben ilk idam edilecek kişi olarak duruyorum, kendi düşüşümü kabul ediyorum. Ağzımdan fışkıran kan gökyüzüne yazıyor: “Ben ilim olamadım.” Enel İlim metaforu birleşiyor; akademik cübbe kefene dönüşmüş, düşüş sessizce taşınıyor.