Zümrüdüanka’nın hikâyesini çocukluğumdan beri dinlerim. Kaf Dağı’nın ardında yaşayan, kimsenin görmediği ama varlığına inanılan efsanevi bir kuştur. Gagasındaki binlerce delikten ayrı ayrı sesler çıktığı, bu seslerin birleşerek eşsiz bir armoni oluşturduğu söylenir. Her deliğin bir sesi, her sesin bir anlamı vardır. Bütün sesler bir araya geldiğinde ise insanın ancak hayal edebileceği bir ahenk ortaya çıkar.
Ne var ki Zümrüdüanka’nın hikâyesi yalnızca seslerden ve armoniden ibaret değildir. Onun asıl sırrı, ölümle hayat arasındaki esrarengiz geçişte saklıdır. Rivayete göre ömrünün sonuna yaklaştığında ağzından ateş çıkarır, kendisini yakar ve küllerinden yeniden doğar. Böylece ölüm, onun için bir son olmaktan çıkar; yeni bir başlangıcın kapısına dönüşür.
Fakat ben bu hikâyeyi dinlerken hep başka bir şey düşündüm. Acaba Zümrüdüanka, anlatıldığı gibi kendi nefesinden çıkan ateşle mi yanıyordu? Yoksa onun yanmasının başka bir sebebi mi vardı?
Mademki bu kuş Kaf Dağı’nın ardında yaşıyordu ve Kaf Dağı’nın nerede olduğunu kimse bilmiyordu, öyleyse neden onun hikâyesine gökyüzünün yükseklerinden bakmayalım? Belki de Zümrüdüanka kendi kendini yakmıyordu. Belki de güneşe yakın uçtuğu için yanıyordu.
Kaf Dağı’nı gözümde canlandırmaya çalıştım. Dağların ardında, insanın ulaşamadığı, haritaların gösteremediği, aklın sınırlarının ötesinde bir yer… Dağların ötesine geçtiğimizde karşımıza ne çıkar? Bir gökyüzü, bir güneş, bir ay ve sayısız yıldız… Belki de Kaf Dağı yalnızca yeryüzündeki dağlardan biri değil, insanın ulaşmakta zorlandığı yüksekliğin, erişilmezliğin sembolüdür. Belki de Zümrüdüanka, işte bu yüksekliğin kuşudur.
O hâlde onun yanışını yeniden düşünmek gerekmez mi?
Belki Zümrüdüanka, ömrünün sonuna geldiği için değil, güneşe yaklaşabildiği kadar yaklaştığı için yanıyordu. Kanatlarını gökyüzünün en yükseklerine açıyor, ışığın kaynağına doğru yükseliyor, başka kuşların cesaret edemediği mesafelere kadar uçuyordu. Fakat güneşe yaklaşmanın da bir bedeli vardı. Işık, onun kanatlarını yakıyordu. Tüyleri birer birer dökülüyor, gücü tükeniyor, nihayet gökyüzünün derinliklerinden yeryüzüne doğru düşüyordu.
İnsanlar aşağıdan bakıp onun kendi kendini yaktığını sanıyorlardı. Oysa belki de Zümrüdüanka, kendi ateşinin değil, ulaşmaya çalıştığı ışığın bedelini ödüyordu.
Ve sonra küllerinden yeniden doğuyordu.
İşte benim için hikâyenin en güzel tarafı burada başlıyor. Çünkü Zümrüdüanka’nın yeniden doğabilmesi, yalnızca ölümün yenilmesi değildir. Aynı zamanda yükseklerde yaşamanın, ışığa yaklaşmanın ve bunun bedelini ödemenin hikâyesidir. O, yanmamak için alçaklarda uçmayı seçseydi belki daha uzun yaşardı. Kanatlarını güneşten uzak tutsaydı tüyleri dökülmez, bedeni küle dönüşmezdi. Fakat o zaman da Zümrüdüanka olmazdı.
Çünkü onu Zümrüdüanka yapan, yalnızca gagasındaki binlerce delikten yükselen sesler veya küllerinden yeniden doğması değildir. Onu Zümrüdüanka yapan, başka kuşların ulaşamadığı yüksekliklere uçma cesaretidir.
Belki de her insanın içinde böyle bir kuş vardır. Kimi hayatını yanmamak üzerine kurar; kendisini tehlikelerden, acılardan ve hayal kırıklıklarından uzak tutmaya çalışır. Kimi ise ulaşmak istediği hakikat, uğruna yaşadığı ülkü veya peşinden koştuğu hayal için yükselmeyi göze alır. Yükseldikçe yalnızlaşır, yaklaştıkça yanar; bazen bütün bir ömrünü küle dönüştürür. Fakat geride bıraktığı küller her zaman bir sonun işareti değildir. Bazen yeni bir düşüncenin, yeni bir hayatın ve yeni bir başlangıcın ilk tohumlarıdır.
Zümrüdüanka’nın gagasındaki deliklerden çıkan sesleri de şimdi başka türlü anlıyorum. Belki de her delik, onun yaşadığı bir tecrübedir. Her ses bir acının, bir arayışın, bir yükselişin veya bir düşüşün hatırasıdır. Binlerce sesin birleşerek muhteşem bir armoni oluşturması, hayatın tüm çelişkilerinin sonunda bir anlam kazanabileceğini bana düşündürüyor. Acılar, sevinçler, kayıplar ve yeniden başlangıçlar… Her biri tek başına farklı bir sestir; fakat bir araya geldiklerinde insanın hayat dediği o büyük besteyi oluştururlar.
Belki de bu yüzden Zümrüdüanka’nın hikâyesini yeniden kurmak, onun değerini azaltmıyor; tam aksine, ona yeni bir anlam kazandırıyor. Çünkü kendi kendini yakmakla güneşe yakın uçtuğu için yanmak arasında önemli bir fark var. Birincisinde ateş kuşun kendi içinden çıkar; ikincisinde ise yanış, ulaşılmak istenen yüksekliğin bedelidir. Birinde kendi sonunu hazırlayan bir kuş vardır; diğerinde ışığa ulaşmak uğruna yanmayı göze alan bir yolcu.
Ben Zümrüdüanka’yı ikinci hâliyle düşünmeyi seviyorum.
Fakat şimdi bu hikâyeye insanın iç dünyasından da bakmak istiyorum. Çünkü insanın da aşması gereken bir Kaf Dağı, yaklaşması gereken bir güneş, yanması gereken eski bir benliği ve küllerinden doğurması gereken yeni bir varlığı vardır.
İnsanın hakikat yolculuğu, çoğu zaman kendisini tanıdığını sanmasıyla başlar. Makamını, rütbesini, bilgisini, kazandıklarını ve toplum içindeki yerini kendisine kimlik edinir. Kendi düşüncesini hakikatin kendisi, kendi iradesini ise her şeyin ölçüsü sayar. Sahip olduklarını benliğiyle birleştirir; elindekileri kendisi sanır. Kibri gururuna, gururu iddiasına, iddiası da itirazına dönüşür. Hırsı büyüdükçe kalbi daralır. Nefsi, kendisini hakikate götüren bir yol arkadaşı olmaktan çıkar; hakikatin önüne çekilmiş bir perdeye dönüşür.
İnsan, bütün bunların arasında kendisini özgür zanneder. Oysa çoğu zaman makamının esiridir, itibarının bekçisidir, hırsının hizmetkârıdır. Rantını kaybetmekten korkar, rütbesini yitirmekten çekinir, düşüncesinden dönmeyi yenilgi sayar. Her itirazında kendisini savunduğunu düşünür; fakat bazen savunduğu şey hakikat değil, hakikatin karşısında ayakta tutmaya çalıştığı kendi benliğidir.
İşte böyle bir insanın da bir gün Kaf Dağı’nın önüne gelmesi gerekir. Alıştığı yolların bittiği, kendi bilgisiyle aşamadığı, iradesiyle açamadığı bir eşikte durması… Çünkü insanın kendisini aşması, her zaman kendi kendisine daha fazla şey söylemesiyle mümkün değildir. Bazen kendi sesini susturup hakikatin sesini dinlemeyi öğrenmesi gerekir.
Tasavvufun mürşid-i kâmil dediği rehberle karşılaşma, işte bu eşikte anlam kazanır.
Mürşid-i kâmil, insanın önünde kendisine tapılacak yeni bir makam kuran kişi değildir. Kendi benliğini büyütmek için başkasının benliğini küçülten biri de değildir. Hakikatin nuruna yönelmiş, nefsinin karanlıklarıyla yüzleşmiş, bildiğini yaşamanın ve yaşadığını ahlaka dönüştürmenin çilesinden geçmiş bir yol göstericidir. Onun asıl tesiri, sözlerinin gösterişinde değil, hâlinin doğruluğundadır. İnsana kendisini unutturmak için değil, kendi benliğini hakikat karşısında yeniden tanıtmak için vardır.
İnsan mürşid-i kâmilin huzuruna geldiğinde ilk karşılaştığı şey, belki de kendi içindeki gürültüdür. Gururu konuşur, kibri itiraz eder, nefsi mazeretler üretir. Hırsı makamını hatırlatır; benliği geçmiş başarılarını önüne koyar. Kendini savunmak için ne kadar çok sebep bulursa bulsun, hakikatin nuru karşısında bütün bu sebeplerin ardında gizlenen eski benliğini görmeye başlar.
İşte burada Zümrüdüanka’nın güneşe doğru uçuşu, insanın mürşid-i kâmilin rehberliğinde hakikate yönelişine dönüşür.
Mürşid-i kâmilin ateşi, insanı yakan bir öfkenin ateşi değildir. Onun ateşi, hakikatin ışığından doğan bir yüzleşme; nefsin karanlıklarını görünür kılan bir nurdur. İnsan bu ışığa yaklaştıkça kendi içindeki kibri görür. Gururunun hangi korkulardan beslendiğini, hırsının hangi eksiklikleri örtmeye çalıştığını, itirazlarının ne kadarının hakikati aramaktan, ne kadarının kendi benliğini korumaktan kaynaklandığını fark eder.
Bazen bir söz, insanın yıllarca sakladığı bir kusuru ortaya çıkarır. Bazen bir susuş, bütün savunmalarından daha güçlü olur. Bazen mürşidin hâli, insanın sahip olduğunu zannettiği bilgiden daha derin bir hakikati önüne koyar. İnsan, başkalarını değiştirmeye harcadığı çabanın bir kısmını kendisine yöneltmek zorunda kalır. O güne kadar başkalarının yanlışlarını sayan göz, yavaş yavaş kendi içindeki eğrilikleri görmeye başlar.
Ve insan yanmaya başlar.
Fakat yanan, insanın özü değildir. Yanan, özünün üzerini örten kibirdir. Yanan, hakikati kendisine göre eğip bükmek isteyen gururdur. Yanan, her şeyin sahibi olmak isteyen hırstır. Yanan, makamı insanlığın üstünde tutan anlayıştır. Yanan, rütbeyi değer, rantı kazanç, üstünlüğü hakikat zanneden nefstir. Yanan, sırf kendi düşüncesinden vazgeçmemek için hakikate karşı direnen benliktir.
İnsanın itirazları da bu ateşin önüne gelir. Çünkü tasavvuf yolunda her itiraz aynı değildir. Hakikati arayan soru insanı derinleştirebilir; nefsin kendisini korumak için ürettiği itiraz ise onu kendi dar dünyasına hapsedebilir. Mesele düşünmekten vazgeçmek değil, düşüncenin arkasına saklanan kibri fark etmektir. Mesele iradeyi terk etmek değil, iradeyi nefsin esaretinden kurtarmaktır. Mesele insan olmaktan çıkmak değil, kendi benliğini bütün varlığının merkezine yerleştirmekten vazgeçmektir.
İşte mürşid-i kâmilin nuruyla yanmak, böyle bir arınmadır.
Bu yanışta insanın her şeyi yok olmaz. Bilgisi, iradesi, kişiliği ve kabiliyetleri kalır. Fakat bunların üzerinde hüküm süren kibir çözülür; bilgi hikmete, irade hizmete, makam mesuliyete, kudret merhamete yönelir. İnsan, sahip olduğu şeylerle kendisini büyük göstermek yerine, onları hakikatin ve insanlığın hizmetine sunmayı öğrenir. Makamı varsa onu üstünlük vesilesi değil, sorumluluk alanı olarak görür. Rütbesini başkalarından üstün olmanın delili saymaz. İmkânlarını yalnızca kendi çıkarına tahsis etmez.
Çünkü artık kendisine şu soruyu sormaya başlamıştır: Sahip olduklarım mı bana değer kazandırıyor, yoksa ben onlara hangi ahlakla anlam kazandırıyorum?
İnsanın küllerinden doğması tam da burada başlar.
Zümrüdüanka’nın yanmış kanatlarının yerinde nasıl yeni kanatlar oluşuyorsa, insanın içindeki eski benliğin çözülmesinden sonra da yeni bir ahlakın imkânı doğar. Fakat bu, bir gecede tamamlanan bir değişim değildir. Nefis insanın karşısına yeniden çıkar. Gurur başka bir kılığa bürünür. Hırs, bu defa manevî üstünlük iddiasıyla kendisini gösterebilir. İnsan, nefsini yendiğini düşünerek bile nefsine yeni bir makam verebilir. Hatta mürşide yakınlığını başkalarına üstünlük sebebi sayabilir.
İşte bu yüzden tasavvuf yolculuğu, bir kez yanıp küle dönüşmekten ibaret değildir. İnsan her gün kendi içini yoklamak, kendisini hakikat karşısında yeniden tartmak zorundadır. Çünkü nefsin en ince oyunu, insanı arındığına inandırarak onu yeniden kendi benliğine döndürmesidir.
Mürşid-i kâmilin rehberliği burada da anlamını korur. O, insanın yerine yürüyemez; onun yerine arınamaz. Fakat yolun işaretlerini gösterir, insanın kendisine karşı körleştiği yerde ona bir ayna tutar. Ateşin yakıcılığından ziyade nurun aydınlatıcılığını esas alır. İnsanın kendi iradesini yok etmesini değil, iradesini hakikatle terbiye etmesini ister. Çünkü asıl dönüşüm, insanın başkasının gölgesine sığınmasıyla değil, hakikatin ışığında kendi sorumluluğunu üstlenmesiyle gerçekleşir.
Zümrüdüanka’nın gagasındaki binlerce delikten yükselen sesler, bu noktada yeniden anlam kazanır. İnsan da hayatı boyunca içinde binlerce ses taşır: çocukluğunun korkuları, gençliğinin hırsları, bilgisinin iddiaları, kayıplarının acıları, makamlarının gururu, beklentilerinin itirazları… İnsan bu seslerin hepsini kendi benliğinin emrine verdiğinde iç dünyasında bir gürültü meydana gelir. Fakat hakikatin nuruyla arındıkça her ses kendi yerini bulmaya başlar. Hırs gayrete, itiraz muhakemeye, bilgi hikmete, makam hizmete, irade mesuliyete dönüşür.
Böylece insanın içinde başka bir armoni doğar. Bu armoni, bütün farklılıkların ortadan kalkması değil, her birinin hakikat ve ahlak ölçüsünde yerini bulmasıdır. İnsan artık kendi sesini duyurmak için yaşamaz; hakikatin sesini bastırmamayı öğrenir.
Belki de mürşid-i kâmilin nuruyla yeniden doğan insanın en belirgin özelliği budur: Kendisine ayrılan yeri büyütmeye çalışmak yerine bulunduğu yere anlam kazandırır. Başkalarının önüne geçmek için değil, başkalarının yükünü hafifletmek için gayret eder. Kendisine gösterilen hürmeti talep etmek yerine başkalarına hürmet etmeyi öğrenir. Bildiklerini üstünlük vesilesi yapmaz; bilmediğini kabul etmekten korkmaz. Yanıldığında kendisini savunmak için hakikati eğip bükmez.
Çünkü artık kendisini yalnızca makamıyla, rütbesiyle, servetiyle veya toplum içindeki yeriyle tarif etmez. Kendisine başka bir ölçü bulmuştur: Hangi insanı incittim, hangi haksızlığın karşısında sustum, hangi çıkar uğruna vicdanımdan uzaklaştım, hangi hakikati kendi nefsime uydurmak istedim?
Bu sorular, insanın içindeki eski dünyanın küllerini savurur. Ve o küllerin arasından daha mütevazı, daha merhametli, daha mesuliyet sahibi bir insan doğmaya başlar.
Ben Zümrüdüanka’yı şimdi böyle düşünmeyi seviyorum.
Kaf Dağı’nın ardında, güneşe yakın uçan bir kuş… Kanatları ışığa değdikçe yanan, her yanışında eski hâlinden uzaklaşan, sonunda küle dönüşen ve küllerinden yeniden doğan bir kuş… Onun hikâyesi bana, hakikate yaklaşmanın insanın kendi benliğini olduğu gibi koruyarak gerçekleşemeyeceğini düşündürüyor. Çünkü insan bazen kendisini bulabilmek için kendisi hakkında kurduğu yanlış hükümleri terk etmek zorundadır.
Tasavvufta arınma, insanın kendisini yok sayması değil, hakikat karşısında yeniden kurmasıdır. Fenâ, benliğin bütün iddialarıyla hakikatin önüne geçme alışkanlığının çözülmesidir; bekā ise insanın bu arınmanın ardından hayatın içine yeniden dönmesi, fakat artık başka bir ahlakla yaşamasıdır. İnsan mürşid-i kâmilin rehberliğinde nefsinin esaretinden kurtulmaya çalışırken dünyayı terk etmek zorunda değildir. Dünyanın içinde kalabilir; makam sahibi olabilir, ilim üretebilir, çalışabilir, kazanabilir. Fakat bütün bunların kendisini esir almasına izin vermemeyi öğrenir.
İşte yeniden doğuş budur.
Yanmış bir insanın küllerinden doğması, geçmişini unutması veya yaşadıklarından kaçması değildir. Geçmişinin yükünü hikmete, acılarını merhamete, bilgisini hizmete, iradesini mesuliyete dönüştürmesidir. Artık kendi nefsinin ateşiyle başkalarını yakmak yerine, hakikatin nuruyla kendisini aydınlatmaya çalışmasıdır.
Belki de bu yüzden Zümrüdüanka’nın hikâyesini yeniden kurmak, onun değerini azaltmıyor; tam aksine, ona yeni bir anlam kazandırıyor. Güneşe yaklaşmakla mürşid-i kâmilin rehberliğinde hakikate yaklaşmak arasında, insanın kendi benliğiyle yüzleşmesini hatırlatan derin bir benzerlik vardır. Güneşe yakın uçan kuşun kanatları yanar; hakikatin nuruna yaklaşan insanın ise nefsinin karanlıkları görünür hâle gelir. Kuş eski kanatlarını kaybeder; insan da eski iddialarından arınmaya başlar. Kuş küllerinden yeniden doğar; insan da kibirden tevazuya, hırstan hizmete, gösterişten ihlasa doğru yeniden şekillenir.
Ve belki de asıl soru şudur: İnsan, nefsini korumak için mi yaşamalıdır, yoksa hakikate yaklaşmak uğruna nefsinin esaretinden kurtulmayı mı göze almalıdır?
Zümrüdüanka’nın cevabını kimse bilmiyor. Onu gören yok, yaşadığı yeri bilen yok. Fakat ben onun Kaf Dağı’nın ardında, güneşe yakın bir yerde uçmaya devam ettiğini düşünmek istiyorum.
İnsanın içinde de böyle bir yolculuk devam ediyor. Kimi kendi benliğinin etrafında dönüp duruyor; kimi de bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde nefsinin karanlıklarından hakikatin nuruna doğru yükselmeye çalışıyor. Kimi makamını kaybetmemek için ruhunu daraltıyor; kimi makamın da, rütbenin de, servetin de insanın hakikat arayışından daha büyük olmadığını öğreniyor.
Çünkü bazı kuşların kanatları yalnızca gökyüzünde yükselmek için değil, ışığın bedelini ödemek için de vardır. Bazı insanların gönülleri de yalnızca yaşamak için değil, kendi içlerindeki karanlığı tanıyıp aydınlığa kavuşmak için vardır.
Zümrüdüanka’nın sırrı belki de şudur: Güneşe yaklaşan yanar; fakat her yanış yok oluş değildir. Bazen insanın küllerinden yeniden doğabilmesi için önce kibirden, gururdan, hırstan, makam tutkusundan ve nefsinin bitmeyen itirazlarından arınması gerekir.
Mürşid-i kâmilin rehberliğinde hakikatin nuruyla yanan insan, eski benliğinin küllerinden daha mütevazı, daha merhametli ve daha sahici bir insan olarak doğabilir.
Çünkü tasavvuf yolunda asıl mesele ateşten kurtulmak değil; o ateşte neyin yanması, neyin hakikatle yeniden hayat bulması gerektiğini öğrenmektir.